İlim ve Zikir Meclislerinin Fazileti

Question

Zikir ve İlim Meclisinin Fazileti Ayet ve Hadislerle

ALLAH’I ZİKRETME İLE VAAZ MECLİSLERİNİN FAZİLETİ

İmam Ahmed ile Tirmizî’nin naklettiği ve İbn Hibban’ın da Sahih’inde bildirdiğine göre, Ebû Hureyre radiyallahu anhu şöyle anlatıyor:

“Ya Rasûlullah! Senin yanındayken kalplerimiz inceliyor, dünya ile alakamız kesiliyor ve ahiret ehli oluyoruz. Yanından ayrılıp ailemize karışıp çocuklarımızı kokladık mı, bu hâlimiz değişiyor. Bunun sebebi nedir, diye sorduk.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Eğer siz, yanımdan ayrıldıktan sonra da aynı hâli devam ettirseydiniz, melekler sizi evlerinizde ziyaret ederdi. Eğer siz, hiç günah işlemeseydiniz, Allah günah işleyip istiğfar edecek yeni bir mahluk yaratır ve onlara mağfiret ederdi.”

Dedim ki: Ya Rasûlullah, yaratılanlar hangi şeyden yaratıldı? O da: “Sudan yaratıldı.” diye cevap verdi. Dedim ki: Cennet hangi şeyden inşa edildi? Buyurdu ki:

“Altın ve gümüş tuğladan… Harcı da kokulu misktir. Cennetin çakılları inci ve yakuttan, toprağı da zaferandır. Ona giren, nimet ve emniyete kavuşur, endişelenmez; ebediyet kazanır, ölmez. Elbisesi eskimez, gençliği yok olmaz.”

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabıyla olan bütün toplantıları, Allah’ı zikretme, hayra teşvik ve kötülükten sakındırma meclisleriydi. Bu meclislerde ya Kur’an tilavet edilir ya da Allah subhanehu ve teala’dan gelen hikmet, güzel öğüt ile din için faydalı eğitim söz konusu olurdu. Bu toplantıların konusu, Allah subhanehu ve teala’nın kitabında Nebi’sine emrettiği gibi hatırlatma, öğüt ve tebliğdi. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna davet ederdi. Bunu müjdeleme ve uyarma metodu ile yapardı. Allah subhanehu ve teala Nebi’si sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle isimlendirdi: Mübeşşir/müjdeleyen ve nezir/uyaran… Allah’a davet eden.

Müjdeleme “terğib” ve uyarma da “terhib” demektir. İşte bu meclisler, Ebû Hureyre radiyallahu anhu’nun bu hadiste zikrettiği gibi, sahabenin kalplerinin incelmesi, dünya ile alakalarının kesilmesi ve ahirete rağbet etmelerini sağlıyordu. Zikirden kalp inceliği neşet eder. Hiç şüphesiz Allah’ı zikretmek, kalp huşusunu, sıhhatini ve inceliğini icap ettirir; kalpten gafleti de giderir.

Allah subhanehu ve teala şöyle buyuruyor:

“Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin bulur.”

Allah azze ve celle şöyle buyuruyor:

“Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, O’nun âyetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler.”

Allah subhanehu ve teala şöyle buyuruyor:

“Allah zikredildiği zaman kalpleri ürperen mütevazileri müjdele.”

“İman edenlerin Allah’ı zikretme ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu fasık kimselerdir.”
Allah subhanehu ve teala şöyle buyuruyor:

“Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ikişerli ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitabın etkisinden derileri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar.”

İrbad bin Sariye radiyallahu anhu şöyle demiştir:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize öyle etkileyici vazetti ki, onun tesirinden kalpler ürperdi, gözler yaşardı.”

İbn Mes’ud radiyallahu anhu: “Hikmetin neşredildiği, rahmetin umulup istendiği zikir meclisleri ne güzel toplantılardır” demiştir.

Bir adam, Hasan’a kalbinin katılığından yakınır. O da: “Onu zikre yaklaştır.” der ve sözlerine şöyle devam eder:

“Zikir meclisleri ilmi canlandırır ve kalpte huşu meydana getirir. Ölü toprağın yağmurla canlandığı gibi, ölü kalpler de zikirle dirilir.”

Allah’ı zikir ile kalpler rahatlar O’nun zikri ile dünyamız hoş kokar

Dünyadan ilginin kesilmesi ve ahirete rağbet hâlinin oluşması, ancak zikir meclisleriyle gerçekleşir. Bu meclislerde dünyanın kusurları, onun kötülüğü ile ondan uzaklaşmanın gerekliliğinden bahsedilir. Ayrıca cennetin faziletinin methedilmesi, onu arzu etme ve cehennem ateşi, onun azabı ile korkutma buralarda gerçekleşir.

Zikir meclislerine rahmet iner, orayı huzur kaplar, melekler orayı sarıp çevreler ve Allah subhanehu ve teala orada bulunanları katındakiler içinde anar. Onlar öyle bir topluluktur ki, onlarla beraber olan onlara zarar veremez. Belki de o meclise gelen kişiye, günahkâr bile olsa, onlarla beraber mağfiret edilir. Umulur ki, onların yanında biri, Allah korkusuyla ağlar da ondan dolayı meclistekilerin tamamı bağışlanır. Zikir meclisleri, cennet bahçeleridir.

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem: “Cennet bahçelerine uğradığınız zaman onlardan yeyiniz/istifade ediniz” buyurur. Ashab: “Cennet bahçeleri ne demektir?” diye sorar. Onlara: “Zikir meclisleridir” diyerek cevap verir.

İlim meclisine gelen kişiler birkaç kısma ayrılır:

Birinci Kısım: Bunlar zikir meclisinden sonra hevålarına döner, orada duydukları ile ilgilenmezler. İlim halkaları, onları helakten vazgeçirmez ve hidayetlerini arttırmaz. İşte bunlar, bu meclislere gelenlerin en şerli olanlarıdır. Duydukları aleyhlerine delil olur. Bundan dolayı cezaları artar. Bunlar, kendi nefislerine zulmedenlerdir.

“İşte onlar, Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar gafillerin ta kendileridir.”

İkinci Kısım: Bunlar zikir meclislerinde duyduklarından istifade edenlerdir ki, birkaç gruptur:

  1. a) Muktesidler: Bu gruptan olanlar, ilim meclislerinde duydukları haramlardan kaçınır, vaciplerin gereklerini de yerine getirirler. Bu muktesid olanlar, ashab-ı yemindir.
  2. b) Sabikunlar: Nafile ibadetleri titizlikle yerine getirmeleri, mekruhlardan itina ile sakınmaları bunların derecelerini yükseltir. Selefin seçkinlerinin yoluna şevk ve iştiyakla ittiba ederler. İşte bunlar yakınlaşmış, hayırda öne geçmiş (mukarreb sabikun) olanlardır.

Zikir meclisinde duyduklarından istifade edenler de birbirinden farklıdır; duydukları konusunda uyanık olma ve gaflette bulunma hâllerine göre bunlar üç gruba ayrılırlar:

Birinci Grup: Bunlar mubah olan dünyevi menfaatlerine yönelir ve onlarla meşgul olurlar. Böylece zikir meclislerinde bulduklarına karşı kalpleri hassasiyetini kaybeder. Derken, Allah’ın azameti, celali ve  kibriyası, vaadi, vaidi, sevabı ve cezası konusunda gaflete düşerler.

Sahabe, işte bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e şikâyette bulundu. Marifetlerinin kemali ve Allah korkularının şiddetinden dolayı bu halin nifak olmasından korktular. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ise bu hâlin nifak olmadığını onlara bildirdi.

Sahih-i Müslim’de yer alan bir hadise göre, Hanzala radiyallahu anhu şöyle anlatır:

“Ya Rasûlullah, Hanzala münafık oldu! dedim. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “O ne demek?” diye sordu. Ben de: Ya Rasûlullah, senin huzurundayken bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyorsun. Sanki gözlerimizle o ikisini görür gibi oluyoruz. Fakat huzurundan çıkınca, eşlerimizle meşgul oluyor, mesleğimizi icra ediyoruz. Anlattıklarını çoğunlukla unutuyoruz. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Eğer yanımda bulunduğunuz hâl üzere devam etseydiniz, melekler oturduğunuz yerlerde ve bulunduğunuz yollarda sizinle musafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala, bazen öyle, bazen böyle olur” diye üç defa tekrarladı.”

Şu rivayet de aynı konuyu anlatır:

“Eğer kalpleriniz zikir esnasındaki hâl üzere kalabilseydi, melekler sizinle musâfaha eder, hatta yollarda sizinle selâmlaşırdı.”

Bu hadis, ahiret zikrinin her durumda kalpte bulunmasının çok zor olduğu manasındadır. Buna da insanların birçoğu muktedir olamaz, belki de çoğunluğu… Bundan dolayı o çoğunluk, zaman zaman zikir ile meşgul olmayla yetinir. Ancak mümin, eğer mubah olan dünya maslahatları ile meşguliyetinden dolayı gaflete düşerse; kendisi buna razı olmaz, aksine nefsini kınar ve nefsinin bu durumuna üzülür. Arif, keder vaktinde sefa ile geçen zamana üzülen ve cefa durumunda kurbet ve vesile zamanına özlem duyandır.
Geçmiş hayatımızdan her ne gelirse hatırıma

Sadece kalbi daraltır, nice sıkıntılar getirir hatırıma

Eyvah derim sefa ile geçen zamanımıza

Çok yazık, tekrar geri gelir mi geçtikten sonra

İkinci Grup: Bunlar, zikri dinledikleri meclislerdeki hållerini daha sonra da aynen sürdürürler. Onlardaki tezekkür hâli sona ermez. Bu hâl, kalplerinin ayrılmaz bir parçası olur. Bunlar da iki sınıftır:

O iki sınıfın birincisi, mubah olan dünyevi maslahatlarla meşgul olmaktan yüz çevirirler. Mahlukat ile bağlarını keser, hatta onlarla haşır neşir olmaya bile güç yetiremezler ve onların haklarını ifa edemezler. Seleften bu hâl üzere olanlar çoktur. Onların kimisi gülmezdi. Onlardan biri şöyle demiştir: “Eğer kalbim bir saat ölüm zikrinden ayrı kalırsa ifsad olur.”

Bunların diğer sınıfı ise Allah’ın zikrinin, azametinin, sevabının ve azabınının zikrini kalplerinde canlı tutarlar. Ailelerinin geçimi ve helal kazanç gibi dünyevi hayırlara ise bedenleriyle müdahil olurlar. Bunlara vesile olan mahlukatla münasebet kurarlar. Zaten bu faydaları temin etmek de onlar için; ilim tahsili, cihad, emri bi’l-ma’rûf ve nehyi an’il-münker gibi bir ibâdettir. Bu iki grubun en şerefli olanları bunlardır.

Onlar peygamberlerin halifeleri, Ali radiyallahu anhu’nun haklarında şöyle dediği kimselerdir: “Ruhları en yüce makama bağımlı olduğu hâlde, bedenleri ile dünyaya sahip oldular.” Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in zikir esnasında hâli değişirdi; bu hâl sona erince insanlarla haşır neşir olmaya ve onların hukuklarını icra etmeye dönerdi.

Bezzar’ın Müsned’i ile Taberanî’nin Mu’cem’inde nakledildiğine göre Cabir radiyallahu anhu şöyle anlatır:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e vahiy indiği zaman derdim ki: “Bu, gelecek olan bir azaba karşı kaumini uyaran biridir.” Bu hâl geçip rahatladığında insanların en çok güleni olurdu. Ancak onların en güzel ahlâka sahip olanıydı. ”

İmam Ahmed’in Müsned’inde yer alan bir hadise göre, Ali veya Zübeyr radiyallahu anhuma şöyle der:

“Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bize hutbe verir ve Allah’ın günlerini hatırlatırdı. Onu bu durumda, sabah ya da akşam gelecek bir tehlikeyi askerlere haber veren bir (komutan) gibi yüzü değişmiş olarak görürdük. Cibril kendisinden ayrıldığı sırada, bu hâl üzerinden geçinceye kadar, tebessüm edip gülmezdi. ”

Sahih-i Müslim’de nakledildiğine göre, Cabir radiyallahu anhu şöyle der:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hutbe irad edip kıyamet saatini hatırlattığı zaman sanki, “düşman sabah ve akşam size saldıracak” diye orduyu uyaran biri gibi, öfkesi artar ve sesi yükselirdi.”

Sahihayn’da Adiy bin Hatem’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Ateşten korununuz!” buyurup yüzünü çevirdi. Sonra yine: “Ateşten korununuz!” buyurdu. Sonra yine yüzünü çevirdi ve bunu üç defa tekrar etti. Öyle ki, biz onun ateşi gördüğünü zannettik. Sonra buyurdular ki: “Bir parça hurma ile dahi olsa cehennem ateşinden kendinizi koruyun. Eğer onu bulamazsanız güzel bir sözle kendinizi muhafaza edin.”

Aişe radiyallahu anha’ya, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımlarıyla yalnız kaldığı zamanki hâlinin nasıl olduğu sorulur. O da: “Sizin erkeklerinizden herhangi biri gibiydi. Ancak insanların en kerimi ve ahlâkı en iyi olanıydı. Güler yüzlü ve mütebessimdi.” der. Allah bu yaratılış hasletini, peygamberlerin haleflerinin kalplerine yerleştirmiştir. Bundan dolayı mahlukat ile iyi iliş kiler kurarlar. Bütün Rasûller böyledir; kalpleriyle Allah ile bedenleriyle de mahlukatla muaşeret hâlinde olurlar. Rabia rahmetullahi aleyha’nın şu beyitlerde dediği gibi:

Sen, kalpte konuşan temsilcim

Dostluğumu isteyene, açık bedenim

Arkadaştır bedenim dosta

Kalbimin sevdiği, dostumun kalbinde

İlim Meclisleri Eğitim Mektepleridir

Vaaz ve öğüt, kalbe vurulan ve onu etkileyip harekete geçiren bir kamçıdır. Aynen kamçının bedende bıraktığı tesir gibi bir etki oluşturur. Bu, darbenin vurulmasından sonra bedende vurulma anı gibi bir tesir bırakmaz; ama elemin tesiri, ancak darbenin kuvveti ve şiddeti ölçüsünce kalıcı olur. Zira darbenin kuvveti oranında elemin kalıcılığı artar.

Seleften, gittikleri zikir meclislerinden ayrıldıktan sonra, sekinet ve vakar hâlini devam ettiren kişiler çoktu. Öyle ki, bunlardan kimi yemek yiyemez duruma gelir, kimisi de zikir meclisinde duyduklarının gereğince uzun bir müddet amel ederdi.

Sadakanın en efdali, cahilin eğitilmesi ya da gafilin uyandırılmasıdır. Kişiyi uyandırmak amacıyla gaflet uykusunun ağırlaşmasına sebep olana, uyarı kamçısını vurmak faziletin en büyüğüdür. Öğüt, kalplerin bağımlılığı üzerinde etkili olan kamçı gibidir. Bir kimsenin gafile eziyet etmesi caizdir ve günahı da yoktur. Eğitmek amacıyla fazla elem verir ve bundan dolayı gafil ölse bile kanı mubahtır.
Allah öldürmede kanların kısası hükmünü verdial Ancak aşıkların kanları heder edildi

Abdulvahid bin Zeyd, bir gün vaaz ederken adamın biri ona seslenerek: “Ey Ebû Ubeyde, dur! Konuyu açıkladın, kalbim mutmain oldu!” der. Bunun akabinde Abdulvahid de vaazını hemen sonlandırır. Adam da oracıkta ölür.

Adamın biri, Şibli’nin ders halkasında yüksek bir sesle bağırır ve hemen bunun ardından ölür. Adamın ailesi, Şiblî’yi halifeye şikâyet eder. Şibli de şöyle kendisini savunur:

“Adamın biri bağırıp çağırarak dua etti ve duasına da icabet edildi. Bunda Şiblinin ne suçu var?”

Yaptıklarını düşünüp sonra etti nida

Sevgide hayır yoktur, sırrın ortaya çıkmasından başka

Size eman dileyen biri olarak geldim, merhamet edin

Silahları attım, beni sakın öldürmeyin

Doğrusu, kamçı ile verilen eğitim, bedenin sıhhatine, kalbin sabit durmasına, kolların güçlenmesine fayda sağlar ve onun darbesinin elemi kişiyi disipline eder. Ancak bedeni hasta ve zayıf olan takatsiz birine darbeyle tedibin ne faydası olur ki?

Hasan, insanların yanına çıktığı zaman sanki ahireti gözüyle gören biri gibi onlara ahireti anlatırdı. İnsanlar ise onun yanından çıktıkları zaman dünyaya hiç değer vermez olurlardı. Süfyân-ı Sevri,st Hasan’ın ilim meclisini dünyadan üstün tutardı. Ahmed ise ders halkasında dünyayı anmazdı. Onun yanında da dünya anılmazdı.

Bazıları şöyle demiştir:

“Öğüt kalpten gelmedikçe fayda sağlamaz. Kalpten çıkan ancak, kalbe ulaşır. Eğer öğüt dilden gelirse bir kulağa girer öbüründen de çıkar.”

Seleften bazıları da şöyle demiştir:

“Alimin, Allah’ın rızasını dilemeden verdiği öğüt kalbe ulaşmaz, taşlık yere düşen yağmurun oraya fayda sağlayamaması gibi.”

Yahya bin Muaz zikir meclislerinde şu şiiri okurdu:

Karşılık bulmayacak, vaizin vaazı Öncelikle şuurunda olmayınca nefsi

Ey kaumim vaizlerin en zâlimi Açıkta söylediğine kendi muhalefet edeni İnsanların içinde anlatan iyiliğini Yalnızken Allah’a isyan edeni İlmiyle amel etmeyen âlim, insanları aydınlatıp kendisini yakan kandil gibidir. Ebû Atahiye der ki:

Başkalarını körlükten kurtardın eyledin gören

Körlüğünü iyice pekiştirdin sen
Kandilin fitili de senin gibi

Aydınlatır göremeyenin önünü, yakar kendisini

Öğüt, günahların panzehiridir. Onu, işinin ehli ve uzman olan doktordan başkası içirmeye yetkili değildir. Fakat yılan sokmuş birine panzehiri içirmeye doktordan başkası mecbur kalabilir.

Bazı eski kitaplarda (kutub-u salife) şöyle geçer:

“İnsanlara öğüt vermek istediğinde, önce kendi nefsine öğüt ver. Eğer bu öğüdün gereğini yapacaksan sadece benden utan.”

Takvası olmayan, emreder insanlara takvayı Hasta doktor tedaviye kalkar insanları

Ey başkasını doğrultmaya çalışan kişi Haydi önce doğrult kendi nefsini

Kendi nefsinden başla, sapıklıktan alıkoy onu Hikmet ehlisin, eğer başarırsan bunu

O zaman söylediğin kabul görür, yapılır gereği Senin sözün eğitim için sağlar faydayı

Başkasını nehyetme sende olan huydan Büyük ar olur senin için o zaman

Abdulvahid bin Zeyd vaaz vermek üzere oturduğu sırada, sâliha bir kadın ona gelip şu şiiri okur:

Ey vaiz, sevabını elde etmek için İnsanları günahtan men edersin

Nehyedersin ama güvenilmezsin Çok acayip bir münker bu işlediğin
Bu ayıbından önce ıslah olsaydın keşke Ya da hemen etseydin tevbe

Niçin dedin ey sevgili Kalpler doğruluğun yeri

Hep günah işler, başkasına yasaklarsın Başkasına yol gösteren şaşkın gibisin

Muttakiler, vaaz ve öğüdün getireceği akibeti düşünüp nefislerini muhasebe ettiklerinde korkarlar. Adamın biri İbn Abbas’a: “İyiliği emredip kötülükten sakındırmak istiyorum” der. İbn Abbas da ona: “Eğer şu üç âyetin ağırlığı seni korkutmuyorsa hemen istediğini yap, ancak ilk önce nefsinden başla” deyip sonra âyetleri okur:

“İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?”

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir öfkeye sebep olur.”

“Sizi nehiy ettiğim şeylerde size muhalefet etmek istemem.”

İbrahim en-Nehaî: “Onlar (selef) kıssa anlatmayı, bu üç âyetten dolayı kerih görüyorlardı.” demiştir.

Müverrih el-İcli’ye”: “Arkadaşlarına niçin hiç öğüt vermiyorsun?” denildi. O da: “Yapmadığım şeyi söylemeyi çirkin görürüm” diye cevap verdi.

Tâbiinden biri, namaz kıldırmak için imamlığa geçtiğinde, cemaate yöneldi ve onların saflarını düzeltti. “Saflarınızı düzeltin!” dediğinde bayıldı.
Bunun sebebi kendisine sorulunca: “Cemaate dosdoğru olun dediğim zaman nefsimi düşünüp ona: “Sen bir an Allah’ın huzurunda istikamet üzere olabildin mi!” dediğimden dolayı bayıldım.” dedi.

Ne devayı övenler onu kullanır Ne de takvayı övenler takva sahibidir

Sanki takvalıymışım gibi övdüm takvayı Hatalarımın esintisidir elbiselerimin kokusu

Bütün bunlarla beraber; nasihat, vaaz, hatırlatma, emri bi’l-ma’rûf ve nehyi an’il-münkerin yapılması zorunludur. Eğer hatasız masum insanlardan başkası vaaz ve nasihatte bulunamayacak olsaydı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra hiç kimse nasihat edemezdi. Çünkü O’ndan sallallahu aleyhi ve sellem sonra hiç kimse için masumiyet söz konusu olamaz.

Günahkâr, öğüt veremezse asilere eğer Muhammed’den sonra kim asilere vaaz eder

İbn Ebi Dünya’nın Ebû Hureyre radiyallahu anhu’dan rivayet ettiği, isnadı zayıf bir rivayete göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Kendiniz tamamını yapmasanız bile iyiliği emredin; tamamen sakınmasanız da kötülükten sakındırınız.” buyurdu. Hasan’a denildi ki:

“Falan kes öğüt ve nasihatte bulunmuyor ve yapmadığımı söylemekten korkuyorum, diyor.” Hasan şu karşılığı verdi: “Hangimiz söylediğinin hepsini yapıyor! Şeytan, bu şekilde galip gelmek ister ki, kimse marufu emretmesin ve münkerden de sakındırmasın.”

Malik’in Rabia’dan naklettiğine göre, Said İbn Cübeyr: “Eğer kişi, amel etmediği konuda, iyiliği emretmez ve kötülükten de sakındırmazsa, hiç kimse iyiliği emretmez, kötülükten de sakındırmazdı.” Malik dedi ki: “Doğru demiş. Kendisinde hata bulunmayan kimdir!”
Kimdir hiç kusuru olmayan Sadece iyilikleri olan

Ömer bin Abdulaziz bir gün hutbe vererek şu nasihatlerde bulundu:

“Bu sözleri söylüyorum ama günahı günahlarımdan daha çok olan hiç kimseyi bilmiyorum. Allah’tan mağfiret diliyorum ve O’na teube ediyorum.”

Ve bazı beldelerdeki valilerine, öğütte bulunduğu bir yazı yazdı. Yazının son kısmı şöyleydi:

“Ben sana bu şekilde öğüt veriyorum ama gerçekten nefsime karşı aşırılığım çok, isabetli olmayan emirlerim fazladır. Eğer kişi nefsine hâkim kılmadığı konuda kardeşine öğüt vermezse insanlar hayra karşı ilgisiz kalır. Bunun sonucunda muhakkak emri bil-ma’rûf ve nehyi ani’l-münker ortadan kalkar. Neticede haramlar helalleşir ve yeryüzünde Allah rızası için öğüt veren ve çalışan nasihatçiler azalır. Şeytan ve avânesi iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran hiçbir kimsenin bulunmasını istemez. Böyle bir durumda biri onlara iyiliği emreder veya onları kötülükten sakındırdığında, onda olan ya da olmayan şeylerle onu ayıplarlar.” Şu şiirde dendiği gibi:

Kötülükler alenileşti badiyelerde İnsanlar destekçi oldu şüphelilere

Onları ayıpladığımda sözlerimi kınadılar Niçin toplumda var bu kusurlar

İsterler ki, uyarmayalım onları, olalım eşit Ayıplı eşya gibi oldu insanlar

Hastalandığımızda tedavi olduk Helâkımız doktorun eliyle oldu

Vaaz meclisi olan meşhur âlimlerden biri, bir gün meclisinde oturdu ve etrafındaki insanlara şöyle bir göz attı. Sayıları çoktu. Onların içinde kalbi incelmemiş veya gözü yaş akıtmamış hiç kimse yoktu. Hemen iç dünyasında nefsine şöyle hitap etti:

“Eğer bu insanlar kurtuluşa erse ve sen de helak olsan o zaman hâlin nice olur?” Sonra içinden: “Allah’ım, eğer yarın bana azap edeceğini taktir etmişsen onları bundan haberdar etme, Bunu keremin için muhafaza etmeni isterim, benim için değil. Öyle ki, dünyada kendi yoluna ileten kimseye azap etti, diyemesinler, İlâhi! Senin Nebî’ne sallallahu aleyhi ve sellen: “Münafık İbn Ubey’i öldür” denildi. O da: “İnsanlar, Muhammed ashabını öldürüyor demesinler” buyurdu. Madem onu zahirine nisbet ederek cezalandırmaktan imtina etti. Ben de her hâlükarda kendimi sana nispet eden biriyim.’

Bir adam, bazı melikler nezdinde bazı devlet büyüklerini taklit edip onlar adına aracı oldu. Kendi adına iş yapılan, bu durumu haber aldı. Melik nezdinde, bu mesele hakkında yargılama yapılması için gayret etti. Hüküm verilinceye kadar çabasını sürdürdü. Adına iş yapan sahtekara: “Bize umut bağlayanı hayal kırıklığına uğratanlardan değiliz. Bizden sana bir fayda dokunsun isterim.” dedi.

İlâhi! Sen cömertlerin en cömerdi, merhametlilerin en merhametlisin, beklenti ve umutlarını sana bağlayan, sana yönelmiş, kullarını sana davet eden kimseyi boş çevirme. O ki, davetsizce kereminden istese de, senin ve kulların arasındaki göreve ehil olmasa da geniş cömertliğine ve keremine büyük bir arzu duyuyor. Sen cömert ve kerimsin. Belki, kerim olan, isteyeni reddetmekten ve kereminin sofrasına davetsiz geleni geri çevirmekten haya eder…

Size yakın olmaya layık olmasam da Şanınızdandır kusuru bağışlama

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah subhanehu ve teala günah işleyen ve kendisinin de onları mağfiret edeceği yeni bir toplum getirirdi.”
Müslim’in Ebû Hureyre’den rivayet ettiğine göre, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder sonra günah işleyen, ardından tevbe eden ve Allah’ın da kendilerini affettiği bir kavim getirirdi.”

Ebi Eyyüb’ün rivayet ettiği hadiste ise Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:

“Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah muhakkak bir halk yaratırdı. Onlar günah işler, sonra Allah da onları bağışlardı” buyurmuştur. Onun diğer bir rivayeti de şöyledir:

“Allah’ın mağfiret edeceği günahlarınız olmasaydı, şüphesiz Allah günahları olan ve kendisinin de onları affedeceği bir kavim getirirdi. ”

Bu hadislerin muradı, zaman zaman kulların kalplerine gafletin bırakılması Allah’ın bir hikmetidir ki, onlardan bazı günahlar vaki olsun. Böylece umulur ki, işledikleri günahlardan dolayı zikir meclislerinde elde ettikleri o şuur hâli devam eder.

İnsanların zaman zaman günah işlemesinin iki büyük faydası vardır:

Birinci Fayda: Günahkârlar, mevlâlarının hakları konusundaki günah ve kusurlarını itiraf ederler, böylece gururları baş aşağı olur. Bu durum Allah katında tâat olan birçok fiilden daha sevimlidir.

İbâdette devamlı olmak, sahibini kibre düşürebilir. Hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Eğer günah işlemeseydiniz, sizin için bundan daha tehlikeli olan kendini beğenmişlikten (ucb) korkardım.”

Hasan der ki:
“İnsanoğlunun, her durumda en isabetli sözü söylemesi ve daima en iyiyi yapması, onu kibirden dolayı cinnet geçirmenin kıyısına götürürdü. Ваzıları: “Kişiyi Allah’a muhtaç hâle getiren günah, onu böbürlenmeye götüren tâatten daha sevimlidir” demiştir.”

Günahkârın iniltisi, tesbih çekenin yüksek sesinden daha hoştur. Çünkü tesbih edenin yüksek sesi, kişiyi kendini beğenmişliğe götürebilir. Günahkârın inlemesi, onun kalp kırıklığını ve Allah’a en muhtaç kişi oluşunu tezyin eder. Hadiste şöyle geçer:

“Allah günahkâr kulu, işlediği günahlarından faydalandırır.”

Hasan dedi ki:

“Kul günah işler ama onu hiç unutmaz, hep onun korkusu ile yaşar ve böylece cennete girer.”

Bu sözden kastedilen, müminin hatasından pişman olması, gevşekliğine üzülmesi, sapmasından doğrulması ve geriye bıraktığını öncelemesiden dolayı elinden tutularak kendisinin ayağını kaydıran hevâsının uçurumundan kurtarılıp alınması ve güvenli sığınağa götürülmesidir. Bu konu hakkında şiirde denmiştir ki:

Kusurumdan dolayı aramıza mesafe girse de Ey gözümün nuru vazgeçilmezimsin sen

Ey gözümün nuru boğuluyorum ben Sana güveneni boğulmaktan kurtar sen

İkinci Fayda: Bu da Allah subhanehu ve teala’nın kulunun günahlarını affedip bağışlamasıdır. Şüphesiz Allah subhanehu ve teala affetmeyi ve bağışlamayı sever. Gaffar (mağfireti çok olan), Afuvv (affeden), Tevvab (tevbeleri kabul eden) Allah’ın isimlerindendir. Eğer kullar günahtan korunmuş olsaydı af ve mağfiret kim için olurdu?
Seleften bazıları demişlerdir ki:

“Allah ilk önce kalemi yarattı ve: “Elbette ben Teuvab’ım, teubekârın tevbesini kabul ederim” diye yazdı.”

Ebû Celd’in naklettiğine göre, Allah’a ibadetle meşgul olan bir adam şöyle dua etti:

“Allah’ım beni öyle ıslah et ki, ondan sonra bozulmayayım.” Allah ona şöyle ilham etti: “Senin istediğini bütün mümin kullarım benden ister. Bütün kullarımı ıslah ettiğim zaman kime mağfiretimle lütfedip ihsanda bulunurum?”

Seleften biri: “Eğer amelin Allah’a en sevimli olanını bilseydim nefsimi onun için çok yorardım” demiştir. Rüyasında kendisine: “Sen olmayacak şeyi istedin, Allah mağfiret etmeyi sever” dendiğini gördü.

Yahya bin Muaz dedi ki: “Eğer affetmek, Allah’a her şeyden daha sevimli olmasaydı, en sevdiği kullarını günahla imtihan etmezdi.”

Ey Rabbim, sensin umudum İyileştirdim hakkındaki zannımı

Ey Rabbim bağışla günahlarımı Afiyet ver bana, affet günahlarımı

İlâhi, sendendir af Benden sadır oldu günah

Hakkındaki zannım güzeldir Hakkın için zannımı doğru çıkar

BENZER KONULAR:

About Dini Soru Cevap

Her soru cevap verilmeye değerdir, yeter ki aynı konu bize sorulmuş olmasın ve kurallara uygun sorulsun. Lütfen soru yollamadan önce aynı konu var mı diye \\\\"ARAMA\" yapınız. Konu altına yazılan sorulara öncelik tanıyoruz.. Bilginize

Follow Me

Answers ( 3 )

  1. Dini soru sor
    2
    2024-06-26T13:47:57+03:00

    İlim ve zikir meclislerinin fazileti, İslam dininde büyük bir öneme sahiptir ve bu konuda pek çok hadis bulunmaktadır. İşte bazı hadislerle bu meclislerin faziletine dair bilgiler:

    1. **İlim Meclislerinin Fazileti:**

    – **Abdullah bin Amr bin el-Âs’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:**
    “İlim öğrenmek için bir yola giren kimseye, Allah cennetin yolunu kolaylaştırır. Melekler, ilim talebesinden hoşnut oldukları için kanatlarını onun üzerine gererler. Göklerde ve yerde olanlar, hatta su içindeki balıklar bile, ilim talebesi için Allah’tan mağfiret dilerler. Âlimin, abid üzerindeki üstünlüğü, ayın diğer yıldızlar üzerindeki üstünlüğü gibidir. Şüphesiz âlimler, peygamberlerin vârisleridirler. Peygamberler ne altın ne de gümüş miras bırakmışlardır. Onlar, sadece ilmi miras bırakmışlardır. Kim bu ilmi alırsa, büyük bir nasip almış olur.” (Tirmizî, İlim, 19)

    – **Ebu’d-Derdâ’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:**
    “Kim ilim talep etmek için bir yola girerse, Allah ona cennetin yolunu kolaylaştırır. Şüphesiz melekler, ilim talebesinden hoşnut oldukları için kanatlarını onun üzerine gererler. Göklerde ve yerde olanlar, hatta su içindeki balıklar bile, âlim için Allah’tan mağfiret dilerler.” (Ebû Dâvud, İlim, 1)

    2. **Zikir Meclislerinin Fazileti:**

    – **Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:**
    “Bir grup insan Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekinet iner ve Allah onları yanında bulunanlara anar.” (Müslim, Zikir, 39)

    – **Ebu Hureyre ve Ebu Said el-Hudrî’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:**
    “Bir topluluk Allah’ı zikretmek için bir araya geldiğinde, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekinet iner ve Allah onları yanında bulunanlara anar.” (Tirmizî, Daavât, 130)

    Bu hadisler, ilim ve zikir meclislerinin İslam dinindeki büyük faziletini ve önemini açıkça göstermektedir. Hem ilim öğrenmek hem de Allah’ı zikretmek, Müslümanlar için büyük sevap ve manevi kazançlara vesile olur.

    Best answer
    1
    2024-06-26T13:49:05+03:00

    İlim ve zikir meclislerinin faziletini anlatan birçok hadis bulunmaktadır. İşte bunlardan bazıları:

    “Allah’ın melekleri, ilim meclislerine kanatlarını gererler. Onlar rahmetlerine nail olmak için dünya semasına inerler.” (Ebu Davud)
    “Kim ilim öğrenmek için bir yola girerse, Allah ona cennete giden yolu kolaylaştırır.” (Müslim)
    “İlim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır.” (İbn Mace)
    “Hiçbir kavim bir mescitte toplanıp Allah’ın kitabını okumaz ve onu aralarında müzakere etmezlerse, üzerlerine zillet iner, kalpleri katılaşır ve Allah onları başkalarının boyunduruğu altına koyar.” (Ebu Davud)
    “Bir topluluk Allah’ı zikretmek için bir araya gelirse, melekler onları kuşatır, Allah’ın rahmeti onları kaplar, üzerlerine sekine iner ve Allah onları katında bulunanlara anar.” (Müslim)
    Bu hadisler, ilim ve zikir meclislerinin önemini ve değerini vurgulamaktadır. İlim meclisleri, insanların bilgi ve anlayışlarını artırmalarına, Allah’ın rızasını kazanmalarına ve cennete giden yolu bulmalarına yardımcı olur. Zikir meclisleri ise, insanların kalplerini Allah’a bağlamalarına, manevi huzur bulmalarına ve günahlardan korunmalarına vesile olur.

    İlim ve zikir meclisleri, Müslümanların birlik ve beraberliklerini güçlendiren, toplumsal dayanışmayı artıran ve İslam’ın yayılmasına katkı sağlayan önemli platformlardır. Bu nedenle, Müslümanların bu meclislere katılmaları, ilim ve zikirle meşgul olmaları teşvik edilmektedir.

    0
    2025-10-16T13:57:12+03:00

    İlim ve Zikir Meclislerinin Fazileti üzerine çok derin ve zengin bir konu var. İslam kültüründe ilim ve zikir meclislerinin büyük bir önemi vardır. Bu meclisler, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde birçok fazilete sahiptir. Şimdi bunları daha detaylı inceleyelim:

    1. İlim Meclislerinin Fazileti

    İlim meclisleri, insanların Allah’ın rızasına uygun olarak bilgi edinmelerini sağlayan, doğruyu ve güzeli öğretmeye yönelik bir ortam sunar. İlim, İslam’da çok yüksek bir mertebeye sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de, ilim sahiplerinin çok özel bir yeri olduğu birçok ayette vurgulanmıştır:

    Kur’an’da İlim:

    “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9)

    “Allah, içinizden iman edip salih ameller işleyenlere, sizden öncekilere verdiği gibi, mutlaka yönetim yetkisini verecektir.” (Nur, 55)

    İlim meclislerinde bulunan insanlar, Allah’ın kelamını öğrenir, doğru bilgileri edinir ve bu bilgilerle hem kendilerini hem de çevrelerini aydınlatır.

    İlim Meclisinin Faziletleri:

    Kurtuluş ve Hayrın Kapısıdır: İlim meclisleri, insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarır, kalbi ve ruhu arındırır.

    Meleklerin Sevgisini Kazanmak: İlim meclislerinde bulunanlar, meleklerin himayesine girer ve onların duasını alırlar.

    Allah’ın Rızasına Ulaşmak: İlim öğrenmek, Allah’ın hoşnutluğuna ulaşmanın yollarından biridir.

    Dünya ve Ahiret İçin Faydadır: Dünya işlerini düzgün yapmak için bilgi sahibi olmak, aynı zamanda ahiret için de sevap kazanmanın bir yoludur.

    2. Zikir Meclislerinin Fazileti

    Zikir, Allah’ı anmak ve hatırlamaktır. Zikir meclisleri de birer ibadet alanıdır. İnsan, zikirle kalbini arındırır, ruhunu besler ve nefsini terbiye eder. Resulullah (sav) zikir meclislerinin önemini vurgulayarak şöyle buyurmuştur:

    Hadis-i Şerif:

    “Bir topluluk Allah’ı anmak için bir araya gelirse, rahmet onları sarar, huzur onları kuşatır, melekler onları kuşatır ve Allah onları kendi katında zikreder.” (Sahih Muslim)

    Zikir meclisleri, insanlar için bir rahmet ortamıdır. Zikirle gönüller huzura erer, ruhlar sakinleşir ve insanlar, dünya ve ahiret dertlerinden bir nebze olsun uzaklaşır.

    Zikir Meclisinin Faziletleri:

    Rahmet ve Huzur Bulma: Zikir, kalbin huzur bulmasını sağlar, insanın psikolojik rahatlamasına yardımcı olur.

    İman Güçlenmesi: Sürekli olarak Allah’ı anmak, kişinin imanını pekiştirir ve kalbini arındırır.

    Günahların Affı: Zikir, kişinin günahlarının bağışlanmasına vesile olabilir.

    Meleklerin Şefaatini Kazanma: Zikir meclisinde bulunanlar, melekler tarafından korunur ve onlardan dua alırlar.

    3. İlim ve Zikir Meclislerinin Birlikte Fazileti

    İlim ve zikir meclislerinin birlikte bulunması, kişinin hem dünya hem de ahiret hayatı için çok değerli bir fırsat sunar. Zikirle kalp temizlenirken, ilimle akıl ve zihni güçlendirilir. Bu iki meclis, birbirini tamamlar ve insana gerçek huzuru sağlar.

    Birlikte Bulunduğunda İki Kat Fazilet: İlim öğrenilen ve zikirle beslenen bir meclis, kat kat daha faziletli hale gelir. İnsan, hem aklını hem de kalbini geliştirir.

    Toplumsal Bir Fayda Sağlar: Bu meclisler, toplumda huzuru ve barışı sağlar. İnsanlar arasında birlik ve beraberlik oluşur.

    Sürekli Bir Ruhsal Arınma: İlim ve zikir, birbirine paralel olarak insanı sürekli olarak arındıran, geliştiren ve ilahi rahmete girmesini sağlayan iki önemli unsurdur.

    4. İlim ve Zikir Meclislerinin Toplumsal Yararları

    Bu meclisler, sadece bireyler için değil, toplumlar için de büyük faydalar sağlar:

    Toplumun Ahlaki Değerlerini Yükseltir: İlim ve zikir, toplumu daha erdemli ve vicdanlı kılar.

    İnsanlar Arasındaki Bağları Kuvvetlendirir: Bu meclislerde insanlar birbirlerini dinler, sorular sorar ve tecrübelerini paylaşır. Bu, toplumsal dayanışmayı artırır.

    Bilginin ve Duygusal Zenginliğin Paylaşılması: İnsanlar birbirinden öğrendikleriyle büyür, hem manevi hem de maddi değerleri daha iyi kavrar.

    Sonuç olarak, ilim ve zikir meclisleri, hem bireylerin hem de toplumların kalbini ve aklını temizleyen, onları ruhsal ve akılsal anlamda olgunlaştıran önemli ibadet yerleridir. Bu meclislere katılmak, kişiye Allah’ın rahmetini, bereketini ve huzurunu getirir.

Leave an answer