Kader

Question

Kader القدر

Kader القدر

“Gücü yetmek; planlamak, ölçü ile yapmak; hüküm vermek, kararlaştırmak; bir şeyin şeklini, niteliğini, miktarını belirlemek; bir şeyi diğeriyle karşılaştırıp onun ölçüsünde yapmak; kıymetini bilmek, değer vermek, yüceltmek” anlamındaki kadr kökünden türemiş olup “bir şey için belirlenen hal ve miktar, plan, hüküm/ yargı” demektir.

Kelan terimi olarak Allah’ın bütün nesne ve olayları ezeli ilmiyle bilip belirlemesi; nesneleri ve olayları, özellikle insanların sorumluluk doğuran iradi fiillerini ezelde planlayıp zamanı gelince yaratması.

Bir işin düzenlenip gerçekleştirilmesi üzerine düşünmek, hazırlık yapmak; bir şeyin miktarını belirlemek, diğeriyle karşılaştırıp onun ölçüsünde yapmak; hüküm vermek, kararlaştırmak; bir kimseyi bir işe güç yetirmek; bir işi yapmaya kesin olarak yönelmek, niyet etmek anlamlarına gelen takdir de kaderle eş anlamlı olup bazan onun yerine kullanılır.

Allah’ın yaratıklarına ilişkin planını ve evrendeki düzen ve işleyişi gerçekleştirmesi kader ve kazů kelimeleriyle birlikte ifade edilir. “Hüküm/karar vermek, anlaşmazlığı sona erdirmek; ihtiyacı gidermek, yerine getirmek, eda etmek, yapmak; emretmek, bildirmek; takdir etmek (kader)” gibi anlamlara gelen kază terim olarak “Allah’ın takdir ettiği şeyi gerçekleş tirmesi” şeklinde tanımlanır.

Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın insanı ve evreni belli bir amaçla, bir plan ve düzene göre yarattığı defalarca dile getirilmiş, bu çerçevede ilim, irade, kudret, tekvin (var etme, yaratma) gibi sıfatlarına vurgu yapılmış; bazı hadislerde hayrı ve şerriyle birlikte kadere iman etmenin gerektiği belirtilmiştir (Müslim. “İmân”. 1: Tirmizi. ). “Iman”.)

İslam tarihinde ilk dönemlerden itibaren kadere dair tartışmalar da daha çok Allah’ın ilim, kudret, irade ve tekvin gibi sıfatları etrafında ortaya çıkmış ve kadere iman genel olarak Allah’ın nesne ve olayları önceden bilmesi, bunları dilemesi ve yaratması açılarından ele alınmıştır. Allah’ın nesneleri ve olayları önceden bilmesi konusunda ileri sürülen üç görüşten ilkine göre Allah’ın ezeli ilmi insanların ihtiyari fiillerine, ileride yapacaklarına değil sadece sahip bulundukları nitelikle re (ateşin yakması/ısıtması gibi) taalluk eder, yani iman ve inkâr, itaat ve isyan konusunda dilediklerini tercih özgürlüğüne sahip bulunduklarını, bu fiilleri özgürce yapmış olduklarını bilir; tercihleri doğrultusunda yapacakları seçimi ve bu doğrultuda fiilen yapacaklarını ise ancak gerçekleştikten sonra bilebilir. Allah, onların ne yapacağını önceden bilseydi peygamberler gönderip buyruklarını bildirmesinin anlamı kalmazdı. Nitekim Kur’an’da sözlerinde duranlar ile yalancıların, sabır gösteren ve cihat edenlerin kimler olduğunu bilmesi için Allah’ın insanları deneyip imtihana tabi tuttuğu belirtilmiştir (mesela bk el-Bakara 2/143: Al-i İmrân 3/140-142; el-Kehf 18/12: Muhammed 47/31: el-Mülk 67/2). Şii alimlerden Hişâm b. Hakem, Mu’tezile’den Muhammed b. Nu’mân ile bazı çağdaş araştırmacılar bu görüştedir. Farabt ve İbn Sina da Allah’ın sadece küllfleri (tümel) bildiğini, cüz’leri (tikel) ve dolayısıyla tek tek insanların ne yaptığını bilmediğini belirtmişlerdir.

Cebriyye firkası ile Fahreddin er-Razi gibi Eş’ari alimlerin savunduğu ikinci görüşe göre, Allah meydana gelecek her şeyi ezelde bilir, bu da bütün nesne ve olayların ilaht ilme uygun bir şekilde meydana gelmesini zorunlu kılar. Dolayısıyla kullar fiillerinde mecbur olup ilahi ilme aykırı bir eylem yapma irade ve gücüne sahip değildirler. Mu’tezile, Selefiyye ve Ehl-i sünnet kelam âlimlerinin ileri sürdüğü üçüncü yaklaşıma göre, Allah bütün nesneleri ve olayları meydana gelmeden önce ezeli ilmiyle bilir. Ancak Allah’ın her şeyi önceden bilmesi insanların buna göre davranmak zorunda oldukları anlamına gelmez, ilahî ilim, kulların irade ve kudretlerini ortadan kaldırmaz. Allah’ın nesnelere ve olaylara taalluk eden ilminin yazılması ve bunun değişip değişmeyeceği konusunda da farklı görüşler ileri sürülmüştür (bk. ilim; kalem; levh-i mahfuz).

Cebriyye’nin yanı sıra Eş’ariyye, Mâtüridiyye ve Selefiyye âlimlerinin çoğunluğu, iman-inkar, itaat-isyan, hidayetdalalet gibi fiiller de dahil olmak üzere bütün varlık ve olayların doğrudan Allah tarafından yaratıldığı görüşündedir. Ancak Cebriyye’ye göre Allah insanı kâfir veya mümin olarak dünyaya getirir, fiillerinin meydana gelişinde kulun hiçbir etkisi yoktur. Diğerlerine göre ise insanlara ait fiillerin aslını yaratan Allah’tır, ancak irade ve kudretiyle fiillere vasıf kazandıran insandır. Eş’ariler, insanı fail değil sadece hadis (sonradan olan) irade ve kudretiyle fiili kesbeden (kazanan, elde eden) niteliğe sahip kabul ederken Matüridíler, insanın hem kasib hem fail olduğu ve fiilin meydana gelmesine tesir eden cüzi iradesinin Allah tarafından yaratılmadığı görüşündedir. Mu’tezile ve Şia kelarncılarının çoğunluğuna göre ise insanın sorumlu olduğu fiiller hariç bütün varlık ve olaylar Allah tarafından yaratılmıştır, sorumlu olduğu fiilleri yaratan ise insanın kendisidir (bk. fiil, kesp).

Kader ve kazanın değişip değişmeyeceği de tartışma konusu olmuştur. Bazı Sünni âlimler ile Şit âlimlere göre, Allah’ın zati ilminden ibaret olan kader değişmez, fiill ilminden ibaret olan kader ise değişebilir, bu da levh-i mahfuzda veya meleklerin ellerinde bulunan sayfalarda insanların işledikleri amellere göre meydana gelen değişikliktir. Mesela insan kafirken iman etmek ve iyi amel işlemek suretiyle kaderini değiştirebilir. Bazı âlimlere göre, esasını ilahi ilim teşkil ettiğinden kader değişmez; değişikliğe uğrayan şey kazadır. Kaza da herhangi bir şart ve sebebe bağlı olmayan kază-yı mübrem ile şart ve sebebe bağlı kılınan kazâ-yı muallak olmak üzere iki çeşittir. “Falan şöyle olsun” tarzında kesin olarak verilmiş bir hükmü ifade eden kazá-yı mübrem değişmez. Ancak şart ve sebebe bağlanan kazâ-yı muallak bunlara paralel olarak değişebilir. Mu’tezile âlimlerine göre, kader ve kaza ilahi ilim açısından sabit olup değişmez.

Kader kelimesinin nispet şekli kaderinin topluluk ismi olarak da kullanılan dişil şekli olup “kadere mensup olanlar, kader taraftarları” demektir.

Kelam terimi olarak sorumluluk doğuran fiillerin ilahi takdirle değil insan iradesiyle gerçekleştiğini ileri süren itikadi mezhep.

Kaderiyye teriminin sözlük anlamının aksine, sorumluluk doğuran fiillerle ilgili ilahi kaderi reddedenleri ifade etmek üzere kullanılışı çeşitli şekillerde açıklanmıştır. Bazı âlimler, ilahi kaderi inkâr eden bu grubun her şeyi insanın irade ve kudretine bağlayarak bir bakıma kaderi kula nispet ettiği için bu isimle anıldıklarını, bazıları bunun, dildeki kullanımlarda bazı şeylerin karşıtı ile adlandırılmasıyla, bir kısmı da söz konusu grubun kader
meselesini merkeze alıp üzerine çok yo ğunlaşması, kendini bu hususta tek doğ ruya ulaşmış görüp diğerlerini yanlış bulmasıyla ilişkili olduğunu belirtmiştir.

Kaderiyye başlangıçta ayrı bir fırka iken daha sonra mensuplarının kader meselesine yaklaşımlarında paralellik bulunan Mu’tezile’ye katılmasından dolayı bazı müellifler ikisini ayrı gruplar olarak anarken bazılan ikisini özdeştirip Kaderiyye’nin Mu’tezile, Mu’tezile’nin de Kaderiyye adıyla anıldığını belirtmiş, yahut Kaderiyye’yi Mu’tezile’nin diğer bir adı olarak kaydetmiştir. Bazı müellifler ise aradaki farkı belirtmek amacıyla Kaderiyye için “halis Kaderiyye” nitelemesini yapmıştır. Ancak Mu’tezile âlimleri, Ehl-i sünnet kelamcılarının kendilerini Kaderiyye diye adlandırmasına karşı çıkmış; bazılan bu isimle asıl anılması gerekenlerin insan iradesinin önemini görmezlikten gelerek her şeyi ilahi kadere dayandıranlar (Ehl-i sünnet) olduğunu ileri sürmüştür.

Kaderiyye’nin ortaya çıkışı İslam’ın ilk dönemlerinde meydana gelen Cemel Vakası ve Sıffin Savaşı gibi iç mücadelelerle ilişkilendirilir. Müslümanların birbirinin kanını akıttığı bu olayları ilahi takdirle açıklayan hakim anlayışa karşı çıkıp özellikle olumsuz fiilleri tamamen insan iradesine dayandıran görüşler ileri sürülmeye başlanmıştır. Emevi idarecilerinin, haksız bazı uygulamalarını kaderle ilişkilendirerek kendilerini aklamaya çalışmaları muhalif çevrelerde tepki doğurmuş, Ma’bed el-Cüheni (o. 83/702?) ve Gaylân ed-Dımaşki (ö. 120/738 civarı) gibi bazı kişiler zulüm niteliği taşıyan uygulamaların kaderle değil insan iradesiyle gerçekleştiğini dile getirmiştir.

İnsan sorumluluğu çerçevesinde kötü fiillerin ilahi kaderle değil kişinin kendi hür iradesiyle gerçekleştiği esasına dayanan bu hareket Emevi aleyhtarlığıyla da beslenerek önceleri belli oranda yayılma imkânı bulmuş, özellikle Suriye ve Basra’da önemli sayıda taraftar toplamıştır. Emevi yönetiminin son yıllarında gerek hakim anlayışı temsil eden alimlerin ortaya koydukları ilmi gerekçeler, gerekse gelişen siyası olaylar dolayısıyla Kaderiyye hareketi zayıflamaya başlamış, Halife II. Velid’in (ö. 126/744) öldürülmesinden Kaderiyye’yi sorumlu tutan son halife II. Mervăn’ın onlara karşı uyguladığı şiddet üzerine bir kısmı kaçıp Basra’ya giderek Abbasi hareketine katılmıştır. Abbasiler’in iktidara gelmesinden sonra artık siyasi muhalefet devam etmemiş, en geç 3. (9.) yüzyıldan sonra Kaderiyye görüşünü benimseyen birçok kimse benzer anlayışta olan Mu’tezile mezhebine yönelmiştir. Bu tarihten itibaren kaderle ilgili fikirler Mu’tezile tarafından sistemleştirilerek bir süre daha sürdürülmüştür.

Dini Siteler

BENZER KONULAR:

Dini Soru Cevap

Her soru cevap verilmeye değerdir, yeter ki aynı konu bize sorulmuş olmasın ve kurallara uygun sorulsun. Lütfen soru yollamadan önce aynı konu var mı diye \\\\"ARAMA\" yapınız. Konu altına yazılan sorulara öncelik tanıyoruz.. Bilginize

Takip Et

Cevapla