İslamda Zekat Nedir?

Question

Zekât Hakkında Bilgi
Zekat Nedir? İslamda Zekat İle İlgili Hükümler

Dinimizde Zekat ibadeti Dört (4) mezhebe göre
Zekat hakkında geniş bilgi (vaaz)

A- Zekâtın Tanımı Ve Mahiyeti
B- Zekâtın Önemi Ve Yararları
C- Zekât İle İlgili Temel Terimler
D- Zekâtın Şartları
E- Zekâta Tabi Mallar
F-Zekâtın Ödenme Zamanı Ve Şekli:
G- Zekâtın Verileceği Kişiler (Zekâtın Sarf Yerleri)
H- Zekâtın Dağıtımı
İ- Zekât Vermede Yanılma
J- Zekât Vermenin Âdabı

A- Zekâtın Tanımı Ve Mahiyeti

a- Zekâtın tanımı:

Zekât sözlükte artma, çoğalma, arıtma, övgü ve bereket gibi anlamlara gelir. Kur’ân’da ve hadislerde bütün bu anlamlar için kullanılmıştır.
İslâm hukukçuları zekâtın terim anlamı ile İlgili çeşitli tarifler vermişlerdir. Bunları da dikkate alarak zekâtın tanımı şu şekilde yapılabilir:
Zekât; Allah’ın, Kur’ân’da zikredilen sınıf­lara verilmek üzere farz kıldığı, dince zen­gin sayılan kişilerin mallarından alınan belirli paydır. Ayrıca, bu payın maldan çıkarılma işlemine de zekât denir.
Kur’ân’da ve hadislerde “sadaka” kelime­si de zekât anlamında kullanılmıştır. Doğru söylemek, sözünü tutmak gibi anlamlar taşıyan ve “sıdk” kökünden alınmış olan bu kelime, daha sonraki devirlerde gönüllü mali ödemeler için kullanılmaya başlanmış­tır.

b- Zekâtın tarihçesi:

Zekâtın kısa tarihini izleyebilmek için Kur’ân’ın hicretten önce ve hicretten sonra nazil olan ve mali yükümlülükleri konu alan âyet ve surelerini, iniş sırasına göre incele­mek gerekir. Böylece zekât kurumunun Önce Mekke devrinde temellerinin nasıl atıldığını, daha sonra Medine döneminde nasıl gelişip kurumlaştığını görmek müm­kün olacaktır.

Kur’ân’ın ilk nazil olan kısa ve özlü Mekkî sureleri incelendiğinde, bu surelerde içice Üç konunun işlenmiş olduğu görülür.
1- Allah birdir.
2- Mekke toplumunda korkunç sosyo ekonomik farklılıklar vardır. Giderilmelidir.
3- İnsan kendisinden olduğu kadar çev­resinden de sorumludur.

İslâmın ilk yıllarında nazil olan ve krono­lojik yönden 4. sırada yer alan Müddessir (74) sûresinin 42-44. âyetlerinde, cehennem ehlinin bu kötü sonuca, nama2 kılmadıkları ve yetimi doyurmadıkları için düştükleri belirtilmiş; Kalem sûresi (68) 24. ayette de yetime ikram etmeyen, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyenler kotülenmiştir. Duha (93) sûresinin 9-11. âyetlerinde Peygamberimi­ze ve dolayısıyla bütün müslümanlara hi­taben “Sakın yetimi hor görme, sakın bir şey isteyeni azarlama” şeklinde uyarıda bulunulmuş, bundan sonra Maun sûresinde (107/1-3) kıyameti yalanlayanların aynı za­manda yetimi İtip kakan, yoksulları do­yurmadıkları gibi başkalarını da bu yönde teşvik etmeyen kişiler oldukları bildirilmiş­tir.
Aynı ifade Hakka sûresi 34. âyette tek­rarlandıktan sonra artık müslümanlara Hz. Musa ve Hz. İsa’nın da kavimlerine nama­zın yanında zekâtı emrettikleri hatırlatıl­mış, böylece ileride Medine devrinde beli­recek olan namazın zekâtla birlikte zikre­dilmesi üslûbu başlamıştır.
Mekkî Zâriyât sûresinde {51/19) Allah Teâlâ’nm katında nimet ve cennetlere hak kazanan muttaki kulların mallarında “Sa’il (isteyen) ve mahrum olanlar için” bir hak olduğu dile getirilmiş, bu hak Meâric sûre­sinde (70/24) bir kelime ilavesiyle “malûm hak” şeklinde sözedilmiştir. En’am sûresin­de de (6/141) bu haktan başka, toprak ürün­lerinden hasat günü ödenmesi gereken bir hak bulunduğu belirtilmiştir.
İşte Kur’ân daha Mekke devrinin ilk yılla­rında vahdaniyet yani bir Allah inancı ile, sosyo-ekonomik dengenin kurulması ve korunması arasında çok sıkı bir bağ bulun­duğu düşüncesini müslümanların kafaları­na ve gönüllerine yerleştirmiş, mali yüküm­lülükler alanında herşeyden önce, toplu­mun bu yönde bilinçlendirilmesine ağırlık vermiştir. Bu arada 8 Mekkî âyette zekât kelimesi de kullanılmıştır.
Zekâtın Medine’de farz kılındığı dikkate alındığında, bu Mekkî âyetlerde geçen zekât kelimesi ile Medine’de farz kılınan, nisabı, nisbeti belirli, sarf yerleri gösteril­miş zekâtın kastedilmediği anlaşılmış olur.
Mekke devrinde sözü edilen zekât nisabı, nisbeti ve sarf yerleri belirlenmemiş mutlak zekâttır. Bunun nisbet ve miktarını mümin­ler durum ve şartlara göre belirliyorlardı.
Hz. Peygamber, Medine’ye hicreti sıra­sında ilk dinlenme yeri olan Küba’da oku­duğu hutbede “Yarım hurma ile de olsa Cehennem ateşinden korunun” {Buhârî, Zekât, ı; Müslim, Zekât, 68) buyurarak mali yükümlülük konusunu ele almış; Medine’ye vardığında ensarla muhacirin arasında mallarda ve elde edilecek kazançlarda ortaklığı sağlayacak şekilde bir kardeşlik anlaşması gerçekleştirmiştir.

Medine devrinde mâlî konular tekrar ele alınmış Medenî âyetler giderek artan bir ehemmiyetle mümin hayatının bu yönü üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu devirde zekât teriminden başka bir de, Mekke devrinde olmayan ve zekât ile eşanlamlı kullanılan “sadaka” terimi 12 ayrı Medenî âyette zikredilmiştir.
Medenî âyetlerde zekât kelimesinin İçe­riği “İhsan”, wbirr” gibi kelimelerle ifade edilen gönüllü ödemelerden açık bir şekil­de ayrılmış, bu’devirde doğrudan müminle­re yöneltilen “zekât veriniz” veya Hz. Pey-gamber’e yöneltilen “Onların mallarından sadaka al” (et-Tevbe 103) şeklindeki hitaplarla zekâtın cebrîlik unsuru taşıyan, yerine getirilmesi zorunlu, ilahî, dinî bir yükümlü­lük olduğu açık bir şekilde ortaya konmuş­tur.
Böylece zekât Kur’ân’da 8’i Mekkî surede olmak üzere 30 ayrı âyette mârife (belirli isim) olarak tekrarlanmıştır. Bunların 27 sinde namazla birlikte aynı âyette zikre­dilmiştir.
Kehf sûresi (18/81) ve Meryem sûresi (19/13) âyetlerde nekre (belirsiz isim) olarak zikre­dilen zekât kelimesi burada incelenen ze­kâttan başka anlamlarda kullanılmıştır.
Zekâtın Medine devrinin hangi yılında farz kılındığı hususunda İslâm bilginlerince farklı tarihler gösterilmiş, bazıları zekâtın hicri 2. yılda Ramazan orucundan önce, bazıları da aynı yıl Ramazan orucundan sonra farz kılındığını söylerken, Ibnü’l-Esîr (ö. 630/1292) zekâtın hicri 9. yılda farz kılındı­ğını İleri sürmüştür.
Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamberin zekât farz olmadan önce fıtır sadakasını vermeyi emrettiği, zekât farz kılındıktan sonra onu ne emrettiği ve ne de yasak ettiği, ancak müslümanların her Ramazan ayında bayram namazından önce fıtır sadakası vermeye devam ettikleri belirtilmektedir.
Fıtır sadakasının zekâtın farz olmasından önce emredildigini açıkça gösteren bu hadisten zekâtın Ramazan orucundan hemen sonra farz kılınmış olduğu sonucu da çıkmaktadır. Ramazan orucunun ise, hicretin ikinci yılında farz kılındığı husu­sunda bilginler görüş birliği içindedir. Buna göre zekâtın da hicrî ikinci yılın Ramazan ayından sonra farz kılındığı anlaşılmakta­dır. İbnü’l-Esîr’in görüşüne gelince, bunu zekâtın devlet tarafından düzenli bir şekil­de toplanıp dağıtılmaya başlanması tarihi olarak açıklamak mümkündür.

BENZER KONULAR:

About Dini Soru Cevap

Her soru cevap verilmeye değerdir, yeter ki aynı konu bize sorulmuş olmasın ve kurallara uygun sorulsun. Lütfen soru yollamadan önce aynı konu var mı diye \\\\"ARAMA\" yapınız. Konu altına yazılan sorulara öncelik tanıyoruz.. Bilginize

Follow Me

Answers ( 46 )

  1. 1
    1
    2020-08-10T18:30:31+03:00

    G- Zekâtın Verileceği Kişiler (Zekâtın Sarf Yerleri)

    Kur’ân’da “Zekât veriniz” emri -namazda olduğu gibi- pek çok âyette tekrarlanmış, hangi malların hangi şartlar altında zekâta tabi oldukları gibi “zekât hükümleri” ile ilgili hususların açıklanması hadislere bıra­kılmıştır. Hz. Peygamber de sözlü ve ameli sünneti ile zekât hükümlerini açıklamıştır. Ancak Kur’ân zekâtın kimlere verileceğini Özellikle belirtmiş ve hicri g. yılda inen Tevbe sûresi (9) 60. âyette bu kişileri, ayrı ayrı göstermiştir. Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, zekât işinde çalışanlara, kalpleri İslâm’a ısındırıla-caklara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara ve yolda kalmışlara aittir. Allah bilendir, hakîmdir.”
    Kur’ân’da zekâtın harcama yerlerinin ayrı ayrı belirtilmesinin sebebi, bir önceki âyet­lerde (et-Tevbe 6/58,59) açıklanmıştır.
    Hz. Peygamber zamanında mala düşkün bazı kişiler zekât mallarına göz dikmiş ve Hz. Peygamber’den kendilerine bunları vermesini istemişlerdir. Hz. Peygamber onların hak etmedikleri isteklerde bulun­malarını hoş karşılamamış, onlarda serze­nişte bulunmaya başlamışlardır. Bunun üzerine Yüce Allah hem onların bu davra­nışlarını kınayan âyetlerini indirmiş (bk. et-Tevbe 9/58-59) hem de zekâtın verileceği kimseleri kesin bir şekilde belirlemiştir.
    Böylece Yüce Allah zekâtın dağıtımını dar görüşlü, taraflı davranabilecek yapıdaki yöneticilerin insafına bırakmadığı gibi, onu almaya gerçekten hak kazanan fakir ve muhtaçlar dururken, onu hak etmeyen, fakat hırs ve tamahı yüzünden zekât malla­rına göz dikenlerin ümitlerini kırmıştır.
    Tarihin tanıdığı en eski devlet gelirlerin­den olan vergi, yine tarih boyu çeşitli ülke ve imparatorluklar tarafından değişik tür­lerde halktan toplanmış, ancak bu vergiler genelde kral veya imparatorların kişisel masraflarına veya onların akraba ve yar­dımcılarına harcanmak üzere hazineye konulmuştur.
    Tevbe sûresi {9) 60. âyette zekât verile­cek kişiler aşağıdaki sıra içinde zikredilmiş­tir:
    1, 2- Fakirler ve miskinler (el-Fukara ve’l-Mesâkin): İşaret edilen âyette, zekât veri­lecek kişileri belirtmek üzere Öncelikle zikredilen bu iki terim, şüphesiz tabii ve zaruri ihtiyaçlarını temin edemeyecek olanları ifade etmektedir. Ancak bu iki terimin aynı âyette ve birinin diğerine “vav” edatı ile atfedilerek zikredilmesini de dikkate alan fakihler bu iki terimin ayrı iki sınıfı mı yoksa aynı sınıfı mı ifade ettiğini, hangi ihtiyaç derecelerini gösterdiklerini tartışmışlardır.
    Hanefîler’e göre:
    Fakir; ev ve ev eşyası gibi asli ihtiyaçlarını karşılayan malı olsa da gelirleri ihtiyaçlarını karşılayamayan, nisab miktarından daha az malı bulunan kimsedir.
    Miskin; hiçbir geliri ve malı olmayan kim­sedir.
    Bu tanımlar Ebû Hanîfe’den rivayet edilmiş, Ebû Yusuf ve İmâm Muhammed hariç, diğer Hanefî fakihler tarafından da benimsenmiştir. Mâlikîler’in fakVye miskin tanımları da Ebû Hanîfe’nin tanımlarına yakındır.
    Buna göre miskin, fakirden daha muhtaç kimseye denmektedir. Hanefi fakihleri içinde tam bunun aksi tanımlar verenler de vardır. Ebû Yusuf ve İmâm Muhammed ile Malikîler’den İbnu’l-Kasım’a göre fakir ve miskin aynı sınıftır, aralarında bir fark yok­tur.
    Hanefîler’e göre zekât almaya hak kaza­nan fakir ve miskinler şu iki gurupta topla­nabilir.
    1- Hiç malı olmayan yoksul kişiler
    2- Zaruri ihtiyaçları dışında nisab mikta­rının altında malı olan kişiler
    Şafiî ve Hanbelîler’egöre:
    Fakir; kendisinin ve bakmakla mükellef olduğu kişilerin ihtiyaçlarını gidermeye yeterli malı ve kazancı olmayan kimsedir.
    Miskin ise kendisine ve geçimini sağlamakla yükümlü kişilere yeterli olmamakla beraber, sahip olduğu mal ve kazançla kıt kanaat geçinebilen kişidir. Bu iki mezhebe göre fakir, miskinden de fazla ihtiyaç içinde olan kimsedir.
    Bu iki mezhebe göre de zekât almayı hak eden muhtaçlar;
    1- Hiçbir malı ve geliri olmayanlar
    2- Malı ve geliri olup da bunlarla kendile­rinin ve bakmakla yükümlü olduklarının İhtiyaçlarını karşılayamayan kimselerdir.
    Bu görüşlerin dışında fakir ve miskin te­rimlerinin, özellikle sosyal güvenliğin temi­ni açısından önemli olan tanımları da ya­pılmıştır.
    Katade’ye göre fakir, devamlı hastalık çeken muhtaç kişi, miskin ise hasta olma­yan muhtaç kişidir.
    Hz. Ömer’e göre fakir, müslümanların, miskin de Gayr-i müslimlerin muhtaçlılarını ifade eder. Hz. Ömer’in yaşlı ve kör bir yahudiyi, maaş bağlanması için Beytül-mal’e gönderdiği ve görevliye “Bu adama ve benzerlerine bakın….’Sadakalar (zekât), ancak fakirler, miskinler….içindir’ âyetinde geçen fukaradan maksat, müslüman fakir­ler, mesakinden maksat ise Kitap ehlinin fakirleridir. Bu adam, kitap ehlinin miskin-lerindendir” (Ebû Yusuf, el-Harac 136) dediği nakledilir.
    Muhammed Hamidullah, Hz. Ömer’in fakir ve miskin terimlerini din farkına göre tanımlamasının dil yapısına da uygun ol­duğunu delilleri ile anlatmaya çalışır. Ancak tabiîn fakihlerinden İkrime ve Hanefî-ler’den İmâm Züfer dışında hiçbir fakih bu görüşe katılmamış, diğer bazı delillere dayanarak zekâtın sadece müslüman muh­taçlara verilebileceği görüşünde birleşmişlerdir.
    Tevbe sûresi (9) 60. âyeti ile Hz. Peygam-ber’in ilgili hadislerinde gösterildiği gibi zekât gelirleri ile öncelikle fakir ve miskin­ler korunmaktadır. Bu iki terimin kapsamı­na, belli varlık ve gelir seviyesinin altına düşen kimselerin tümü girmektedir. Bunlar iffetinden ötürü ihtiyaçlarını dile getireme­yenler olduğu gibi ezilerek dilenenler de olabilir. Bu itibarla zekâtı devlet topluyorsa devlet, yoksa mükellefler iffetinden ötürü isteyemeyen muhtaçları da araştırıp zekât borçlarını ödeyeceklerdir ve böylece zekâ­tın olabildiğince yoksullara aktarılması sağlanacaktır.
    Fakir ve miskinlere ne kadar zekât veri­lebilir?
    Fakirlik ve miskinlik ölçüsü olarak Hane-fıler “nisab”, fakihler çoğunluğu da “kifaye”yi (yeterliliği) esas almışlardır. Buna göre: Hanefîler fakir ve miskinlere bir defada nisab miktarı zekât vermek caizdir. Ancak, zekat verilecek yoksul, borçlu yahut aile reisi değilse bu miktarda verilmesi yine caizdir fakat mek­ruhtur. Herhalukârda yoksullara verilecek zekât daima nisab miktarından aşağıda tutulmalıdır.
    Hanefîler’e göre tabii ihtiyaçlarından başka -artıcı olsun olmasın- nisaba ulaşan malı olan kimseye zekât verilmez.
    Şâfiîler’e göre, fakirin fakirliğini ortadan kaldıracak, ona bir ömür boyu sürekli yete­cek ve bir daha zekât almaya muhtaç et­meyecek kadar zekât verilmesi caizdir. Çünkü fakirlik ve miskinlik “nisab”a değil, “kifaye”ye (yeterli mala) sahip olmamakla Bir fakire ne kadar malın yeterli olacağının kesin bir ölçüsü yoktur. Bu, kişinin mes­leğine, yaşadığı muhit ve şartlara göre değişir. Mesela mesleği terzilik, marangoz­luk, kasaplık vs. olanlara sanatlarını yürü­tebilecek ve meslektaşlarının bulundurdu­ğu alet ve tnakinaları satın alabilecek ka­dar, çiftçiye sürekli kendisine yetecek, tarla, bahçe alabilecek kadar zekât verile­bilir. Sanat ve mesleği olmayan muhtaçlara da yaşadıkları çevrenin şartlarına göre bir ömür boyu yetecek kadar zekât verilebilir.
    Mâlikî ve Hanbelîler’e göre ise fakir ve miskinlere, kendilerine ve ailelerine bir yıl yetecek kadar zekât verilebilir. Bir yıllık yeter mal kavramı da kişi, muhit ve şartlara göre değişebilir.
    Fakihler maddi imkansızlığından dolayı evlenemeyenlere “evlenme yardımını”, ilim tahsili için çalışanlara “kitap almaları için yapılacak yardımları” da kîfaye (yeterli­lik) kavramının kapsamına almışlardır. Ancak bunların fakirlik ve miskinlik vasıfları zikredilen özelliklerden önce gelmektedir.
    Fakihler, fakir ve miskin payından zengi­ne zekât verilemeyeceğinde ittifak etmiş­lerdir. Zira Hz. Peygamber “Sadaka (zekât) zengine helal olmaz” (Ebû Dâvud, zekât, 25) buyurmuştur. Ancak fakihler zekât almaya engel teşkil eden zenginliğin sınırını belir­lemede farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu itibarla fakir ve miskin terimlerinin daha İyi anlaşılabilmesi için bunların karşıtı olan zengin terimini ayrıca ele almak ve fakihle-rin bu konudaki görüşlerini tesbit etmek gerekmektedir.

  2. 1
    1
    2020-08-10T18:30:55+03:00

    Şafiî, Mâlikîve Hanbelîler’e göre ise zen­ginlik ölçüsü “kifayet” yani kişiye ve bak­makla yükümlü olduğu kimselere yetecek kadar mala sahip olmaktır.
    Zenginliğin belirli bir sınırı yoktur. İnsan imkan ve gücüne göre ya zengin olur ya da fakir olur. Kişiye sahip olduğu mal yetiyor­sa onun zekât alması haramdır. Malı ve kazancı yetmiyorsa zekât alması helaldir.
    Muhtaç olmak fakirlik, muhtaç olmamak zenginliktir. Muhtaç olan herkes zekât almayı hak eder.
    Bu görüşe göre:
    1- İster artıcı vasıfta olsun ister olmasın, kendisine ve bakmakla mükellef olduğu kişilere yetecek kadar mala sahip olan kimsenin zekât alması caiz değildir.
    2- Nisabın üstünde malı olduğu halde bu varlığı kendisinin ve aile fertlerinin geçimi­ni sağlayamıyorsa, o kişinin zekât alması caizdir. Mesela, nisabın çok üstünde ticari sermayesi olan bir kimse, ticari hayattaki durgunluk veya başka bir sebepten dolayı geçim sıkıntısına düşmüş ise onun zekât alması caizdir.
    Zekât almayı engelleyen ölçüyü “kifaye” (yeterlilik) olarak kabul eden fakihlerin çoğunluğu, vücudu sağlam, çalışma imkan ve gücüne sahip olduğu halde çalışmayan tenbel kişilere zekât vermenin caiz olmadı­ğı görüşünde de birleşmişlerdir.
    Bir de müslümanın başkalarından yardım dilenmemesi için konulmuş zenginlik Ölçü­sü vardır ki buna nisab-ı istiğna adı veril­mektedir.
    Hanefî mezhebine göre nisab-ı istiğna 200 dirhem gümüş veya bunun değeri her hangi tür bir maldır. Bu kadar mal veya paraya sahip olamayanların başkalarından yardım istemesinde bir sakınca yoktur.
    Fakihlerin çoğunluğu ise ihtiyaç sahibi olan kimselerin dilenmesinin caiz olduğu­nu, ihtiyacı olmayanların dilenmesinin ise haram olduğunu söylemişlerdir.
    Zaruret olmadıkça başkalarından iste­meme konusunda titizlikle duran fakihler 40 veya 50 dirhem parası bulunan kimsele­rin dilenmesini yasaklayıcı mahiyetteki hadisleri, bu durumda yardım istemenin mekruh olduğu şeklinde yorumlamışlardır.
    3- Amiller: Tevbe sûresi (9) 60. âyette ze­kât gelirlerinden pay alacakları belirtilen üçüncü gurup kişiler “zekât işlerinde çalıştı­rılan memurlar” anlamına gelen âmillerdir. Sözlükte bir iş yapan, işçi, zanaatkar gibi manalara gelen “âmil”; terim olarak, zekât gelirlerini toplamak ve dağıtmak için gö­revlendirilen kişiyi ifade eder.
    Âmil terimi hadislerde genel olarak ida­reci, her türlü devlet gelirlerini, özellikle zekât gelirlerini toplayıp dağıtan kişi anla­mında kullanılmaktadır. Bunun yanında hemen hemen aynı anlamda “arif, âşir, câbi, emîn, hâzin, sâîve musaddık” terim­lerinin kullanıldığı da görülmektedir.
    Kur’ân’ın, âmilleri, zekâttan pay almayı hak eden sekiz sınıftan biri olarak zikret­mesi, zekâtı toplama ve dağıtım işinin devletin kontrol ve İdaresi altında yapılma­sı gerektiğini ortaya koymaktadır. Nitekim Hz. Peygamber döneminden itibaren zekâ­tın âmiller vasıtasıyla toplandığı bilinmek­tedir. İslâm’ın ilk dönemlerindeki uygula­malardan anlaşıldığına göre zekât gelirleri­ni bir yere toplayan (haşir), muhafaza eden (hafız), hak sahiplerine dağıtan (kasım), hesap işlerini yürüten (hâsip), tartan (keyyâl), ölçen (vezzân), sayan (addâd) ve zekât idaresinin her kademesinde çalışan memurların tamamı âmiller sınıfına gir\ mektedir.
    el-Ahkâmu’s-Sultaniye isimli eserin ya­zarı ünlü bilgin el-Maverdî, zekât âmillerini geniş yetkili âmil (tefvîzî) ve sınırlı yetkili âmil (tenfîzî) olmak üzere ikiye ayırır. Geniş yetkili âmil zekâtla ilgili her türlü görevi yapmaya ve uygulamada çıkacak ihtilafları kendi içtihadına göre çözmeye yetkilidir. Sınırlı ve yetkili âmil ise sadece kendisine verilen yetki çerçevesinde görevini yürüt­mek, ihtilaftı konularda, kendi görüşünü değil devlet başkanının görüşünü uygula­mak zorundadır. Zekât uygulamasında biri zekâtı toplama diğeri de dağıtma olmak üzere iki esaslı işlem vardır. Buna göre zekât âmillerinin bir kısmı zekâtı toplama, diğerleri de dağıtma işini yüklenirler. Bir kısım zekât âmilleri de zekâtı hem topla­mak ve hem de dağıtmakla görevlidir.
    Zekât âmilliğine tayinde aranacak şartlar ve âmillerin ücrete İlişkin hakları konusu fıkıh bilginlerince etraflı bir biçimde ele
    alınmıştır. Bu konudaki ayrıntılar ve görüş ayrılıkları bir yana, bütün bilginlere göre, zekât âmillerinin ücrete veya zekâttan paya hak kazanabilmeleri için fakir olmaları şart değildir. Zira Hz. Peygamber zekâtın beş kişi müstesna zengine helal olmayaca­ğını belirtmiş ve bu beş kişi içinde zekât âmillerini de saymıştır (Ebû Dâvud, Zekât, 25).
    4- Müellefe-i Kulûb: Tevbe sûresi (9) 60. âyette zekât verilecek dördüncü gurup, “müellefe-i kulub” olarak nitelendirilmiştir. Müellefe-i kulûb; kalpleri kazanılmak, İs­lâm’a ısındırılmak veya kötülüklerinden emin olunmak istenen yahut müslümanlara faydalı olacakları umulan kişilerdir.
    Müellefe-i kulûb müslümanlar ve Gayr-i müslimler olmak üzere ikiye ayrılır. Bun­lardan:
    1- Gayr-i müslim olanların, kalplerinin kazanılması ile, kendilerinin veya onlara tabi olan fertlerin İslâm’a girmeleri umulur, yahut onlardan veya yakınlarından gelebi­lecek kötülüklerden korunulur.
    2- Müslüman olanların kalplerinin İs­lâm’a daha çok [sındırılmasında İse şu mak­satlar güdülür.
    a- İslâm’a yeni girmiş olanlar: Bunlara İs­lâm’da sebat etmeleri için yardım edilir.
    b- Çevresinde sözü geçen, İslâm’ı tam benimsememiş kimseler: Bunlara zekât verilerek, müslümanlarla daha iyi kaynaş­maları, böylece İslâm için ciddiyetle çalış­maları umulur.
    c- Sınır bölgelerinde görev yapan müslümanlar.
    d- Önemli mevkilerde olan ve kendilerine yapılan yardım başkalarının müslüman olmalarına tesir edecek kişiler.
    Fakihler müellefe-i kulûb payının, Hz. Peygamber’in vefatından sonra kalkıp kalkmadığını tartışmışlardır.
    Hanefî ve Malikî mezhebi fakihleri Hz. Peygamber’in vefatından sonra müellefe-i kulûb payının düştüğü görüşündedirler. İmâm Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’in de pren­sip olarak bu görüşü savundukları ancak İmâm Şafiî’nin müslümanlar savaş gibi felaketlerle karşılaştıklarında bu faslın tekrar kullanılabileceği kanaatında olduğu nakledilir.
    Hz. Peygamber gerek zekât ve gerekse fey ve ganimet gibi diğer devlet gelirlerin­den, kalpleri kazanılmak ve İslâm’a ısındı­rılmak istenen kişilere paylar vermiştir. Bunlardan bazılarına da bu fondan yararla­nacaklarını gösteren belgeler vermişti. Bu belge sahipleri Hz. Peygamber’in vefatın­dan sonra Hz. Ebubekir’e gelerek paylarını istediler O da, görüş almak üzere bu kişileri Hz. Ömer’e gönderdi. Hz. Ömer onlara:
    “Hz. Peygamber, İslâm’a ısındırmak için size veriyordu. Bugün Allah dinini güçlen­dirmiştir. Müslüman kalırsanız kalırsınız, aksi halde sizinle harbederiz” dedi.
    Hanefî’ler Hz. Ömer’in bu içtihadı üzerine artık Raşit Halifeler devrinde müellefe-i kulûb faslından hiçbir kimseye pay ayrıl­madığını, bu konuda sahabe icmaı oluştu­ğunu ileri sürerler.
    Fakihlerin çoğunluğu da bu habere isnad ederek İslâm’ın güçlenmesi ve yayılmasın­dan sonra müellefe-i kulûb payının kalktığı kanaatindedir.
    Müellefe-i kulûb fonundan yapılacak harcamalar siyasi niteliklidir. Şüphesiz kimlerin ve hangi şartlarda kalplerinin islâm’a ısındırılacağına devlet başkanı veya ona bağlı üst yetkililer karar verir. En son inen sureden bir önceki olan Tevbe sûre­sinde yer alan Kur’ân hükmünün Hz. Pey­gamber’in vefatından sonra nesh ve lağv edildiği düşünülemez. Mesele İslâm güç­lendikten sonra böyle bir harcama yapma­ya ihtiyaç olup olmadığı meselesidir.
    Zekâtın toplama ve dağıtımını üstlenmiş olan devlet, müslümanların yanında yer almalarında büyük fayda görülen bazı gayrı müslim devletlere ve uluslararası etkin kuruluşlara zekât dışı gelirlerden yardım yapılabileceği gibi, İslâm’ı duyurmak ve yaymak amacıyla müslümanlar tarafından yapılan her türlü tanıtım ve ikna faaliyetleri de bu fondan desteklenebilir. Aynı şekilde yeni müslüman olanlara yardım edilerek onların ülkelerindeki müslüman olmayan­lara İslâm sevdirilir.

  3. 1
    1
    2020-08-10T18:31:18+03:00

    5- Rikab: “Rvkab” boyun manasına gelen “rakabe” kelimesinin çoğuludur. Bu terim Kur’ân’da köle ve cariyeler için ve özellikle onların kölelikten kurtulmaları söz konusu olduklarında kullanılmıştır.
    Zekâtın verileceği kimseleri belirleyen âyette, beşinci sırada zekâttan köle ve cariyeleri kölelik boyunduruğundan kur­tarmak İçin harcama yapılacağı belirtilmiş­tir.
    İslâm’ın doğuş yıllarında kölelik bütün dünyada yaygın bir halde idi. İnsanlar zorla kaçırılıp köleleştiriliyor, borçlu borcundan, suçlu suçundan dolayı köle yapılıyordu.
    İslâm hür insanların bu ve benzeri yollar­la köle yapılmasını yasaklamıştır. Kölelik kaynaklarından biri de düşman esirlerinin köleleştirilmesidir. Ancak İslâm bu kaynağı da son derece daraltmış, haklı ve meşru bir savaşta alınan esirlerin önce fidye karşılığı veya karşılıksız salıverilmelerini emretmiş[7][101], devlet başkanına da, düşmanın esirleri köleleştirdigi öğrenildi­ğinde, müslümanlar için yarar gördüğünde alınan esirleri köleleştirme yetkisi vermiş­tir. Bu çok sınırlı cevaza karşın, İslâm, köle­lerin hürriyetlerine kavuşabilmeleri için birçok düzenleme ve Önlem getirmiştir. Bu çerçevede olmak üzere köleleri hürriyetle­rine kavuşturmak İçin zekâttan bir pay ayırmıştır.
    İlgili hadis ve ilk devir uygulamalarını de­ğerlendiren fakihler Tevbe sûresi-teMio. âyette geçen “rikab” teriminin kapsamına hangi çeşit kölelerin girdiği konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
    Hanefî ve Şâfiîler’e göre mükatep yani hür olabilmesi için efendisi ile bir bedel karşılığı anlaşan köleye zekât verilir. Bu yardımla onlar da hürriyetlerine kavuşurlar.
    Mâlikîlere göre mükâteb köleye zekât verilebildiği gibi, kişi malının zekâtı ile köle ve cariye satın alıp hürriyete kavuşturabilir. Eğer zekâtı devlet topluyorsa devlet baş­kanı da zekât gelirleriyle köleler satın alıp onları azad edebilir.
    Bugün kölelik kalkmıştır, ancak savaşlar devam etmektedir. Bu itibarla âyette yer alan “rikab” payından müslüman savaş esirlerinin kurtarılması için harcama yapı­labilir mi?
    Ahmed b. Hanbel’den rivayet edilen bir görüş bunun caiz olduğu yönündedir. Mâli-kî mezhebinden İbn Habib de “Müslüman köleyi efendisinin köleliğinden kurtarmak caiz olduğuna göre, müslüman esirleri Gayr-i müslimlerin esaretinden kurtarmak öncelikle caizdir” der.
    6- Gârimîn (Borçlular): Tevbe sûresi (9) 60. âyette zekât verilecek altıncı gurup kişi olarak zikredilen “el-gârimîn”, borçlu an­lamına gelen “gârim” kelimesinin çoğulu­dur.
    Fakihler “el-gârimîn”in terim manasını farklı anlamışlardır. En meşhur ve İlk akla gelen tanımı Hanefîler yapmıştır. Onlara göre “el-gârimîn”, borcu olan ve borcun­dan başka nisab miktarı malı bulunmayan kimselerdir.
    Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleri de “el-gârimîn”in tanımında “borçlu olma”yı esas alırlar ve borcun sebebinin borçluya zekât verme hükmüne etkisini dikkate alarak borçluları iki kısma ayırırlar:
    1- Kendi ihtiyacı için borçlananlar: Geçim masrafları, mesken edinme, tedavi masraf­ları, çocuğunu evlendirme gibi sebeplerle borçlanan kimselerle, yangın, sel, deprem, kaza ve israf dışında bir sebeple iflas eden kimseler bu guruba girer.
    2- Toplumun menfaati için borçlananlar: İki aile veya iki köy halkı arasında kan veya mal davalarından çatışma çıktığında, fitne alevini söndürmek için tarafları razı edecek malı vermeyi taahhüd edip hiçbir karşılık beklemeyen kimse bu sebeple borçlanırsa, bu borçluya zekât verilir. Bu itibarla âlimler “ara bulmak için borçlanan kişinin borcu zekât malından ödenir, İsterse bu kişi zim­met ehli iki toplumun arasını bulmak için borçlanmış olsun” demişlerdir.
    Hayır kurumlarına hizmetten dolayı; kimsesizler yurdu, hastahane, okul, cami yapımı gibi bir sosyal hizmeti gerçekleşti­rirken borçlananlar da, ara bulmak için borçlananlar gibidir. Bunların da borçları zekât malından karşılanır.
    Kabisa b. el-Muharik ara bulmak için ödediği diyetten dolayı borçlanır ve Hz. Peygamber’e gelerek yardım ister. Hz. Peygamber, o anda zekât geliri bulunma­dığı için, ona zekât gelinceye kadar bekle­mesini söylemiş ve bu münasebetle de şöyle buyurmuştur:
    “Ey Kabisa! İstemek sadece üç (sınıf) insan için helaldir: a) Ara bulmak için diyet verir veya kefil olur, borçlanır, borcunu ödeyene kadar onun istemesi helal olur, borcu kapa­tılınca artık isteyemez, b) Malı bir afet sonu­cu helak olur. O kimsenin de ihtiyacını karşı­layacak kadar istemesi helaldir, c) Fakir düşen ve fakirliği kavminden üç güvenilir şahitle doğrulanan kimsenin istemesi de helaldir. Bu üç (sınıf) insandan başkalarının dilenmeleri haramdır. Onlar dilenip aldıkla­rını haram olarakyerler” (Müslim, Zekât, 36).
    Şu halde “el-gârimîn” terimi;
    a- Toplum yararına borçlanan,
    b- İktisadî veya biyolojik bir tehlike ile kar­şı karşıya kalıp malını yitiren ve bu sebeple borçlanan,
    c- Bir dış etken söz konusu olmadan yok­sulluk nedeniyle borçlananlar, “el-gârimîn” terimi kapsamına girerler. Kabisa hadisi ve fakihlerin görüşleri bu hususu açıklamakta­dır.
    Kendi İhtiyaçları için borçlanan kişiye ze­kât verilebilmesi bazı şartlara bağlanmıştır. Bunlar:
    1- Nisab dışında borcunu ödeyecek serve­ti olmaması lazımdır. Elinde borcunun bir kısmını ödeyecek kadar nisab fazlası malı varsa, borcunun diğer kısmını ödeyecek kadar zekât verilir. Kazanma gücünün olma­sı borçluya zekât vermeye mani değildir.
    2- İçki, kumar ve zina gibi dince yasakla­nan bir haramı işlemek veya harcamaların­da israfa kaçmak suretiyle borçlanmış olmamak,
    3- Borcun süresi dolmuş olmak. Vadesi gelmemiş borcu olanlara zekât verilmez diyenler olduğu gibi verilir diyenler de vardır.
    4- Borcun kul hakkından doğan bir borç olması gerekir. Zekât ve keffâret gibi borcu olanlar “el-gârimîn” teriminin kapsamı dışındadır. Ancak fakihlerin hepsi bu şartı koşmamışlardır.
    Ölünün borçlarının “el-gârimîn” fonun­dan ödenip ödenemeyeceği de tartışma konusu olmuştur.
    Hanefî ve Hanbelî fakihleri ile bir görü­şünde İmâm Şafiî ölü borçlarının zekât verilerek ödenemeyeceğini ileri sürmüşler­dir.
    İmâm Malik ve İmâm Şafiî’nin diğer gö­rüşüne göre ölünün borcu “el-gârimîn’ fonundan ödenebilir.
    Borçluya ihtiyacı kadar zekât verilir. Bı ihtiyaç da borcun ödenmesidir. Borçlı borcunu kendisine verilen zekâtla ödeme; başkasının ödemesi, alacaklılarının bağış laması gibi yollarla borcu ödenirse verile zekât kendisinden alınır. Çünkü bu fonda verilen zekât borcu kapatmak içindir. B verilen zekâtla değil, şu veya bu seki başka yollarla ödenmiş ise, o kişiye ze borcu sebebiyle verildiğinden artık ne b ne de borçlu vardır, verilen zekât da g alınarak gerçek borçlulara verilmelidir.
    5- Fî Sebilillah: Tevbe sûresi (9) 60. ây te zekât verilecek yedinci gurup için sebilillah” terimi zikredilmektedir. Sözl te “Allah yolunda” anlamına gelen sebilillah” in biri dar diğeri geniş olmak üzere iki terim manası vardır:
    1- Allah Teâlâ’nın rızasına uygun ve O’na yaklaşmak amacıyla yapılan her türlü ha­yırlı işte çalışan,
    2- İslâm’ın yücelmesi için bilfiil cihadda (sıcak harp) bulunan.
    11 Fî sebilillah” terimi iki mana taşıdığın­dan, bu terimle ne kasdedildiği konusunda fakihler arasında görüş ayrılığı çıkmıştır. Ancak ittifakla kabul edilen bir konu vardır ki, o da “fî sebilillah” cihadda bulunan müslümandır. Terim mutlak kullanıldığında genelde anlaşılan manası budur. Hatta bu anlamda çokça kullanıldığından sanki ona hasredilmiştir.
    Bu sebeple fakihlerin tamamı âyette zik­redilen “fî sebilillah” terimini “Allah yolun­da savaşanlar (gaziler)” şeklinde anlamış­lar, ancak bunların hangi nitelikte olanları­na zekât verileceğini tartışmışlardır.
    İmâm Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’a göre “fî sebilillah” munkatı mücahitler, yani fakir­lik, teçhizat yokluğu gibi sebeplerle savaşa katılamayan kişilerdir. Bunlara savaş için gerekli araç ve gereçleri alabilmeleri, azık masraflarını karşılayabilmeleri için zekât­tan pay verilir.
    İmâm Muhammed’e göre ise terimden kasdedilen munkatı hacılar; yani hacca gitmek isteyen fakirlerdir.
    Hanefî mezhebinde fetva verilen görüş Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’un görüşüdür. Buna göre zengin savaşçılara zekât veril­mez.
    Şafiî, Malikîve Hanbelîler’e göre ise ister zengin ister fakir olsun savaşa katılan gazi­lere bu fondan zekât verilir. Ancak Şafiî ve Hanbelîler’e göre savaşa iştirak eden gazi­lerin zekât alabilmeleri için devletten maaş almamaları, gönüllü savaşa iştirak eden­lerden olmaları veya aldıkları maaşın yeter­li olmaması gerekir.
    Görüldüğü gibi, fakihlerin çoğunluğu “fî sebilillah” terimini -küçük ayrılıklarla— “Allah yolunda savaşan gaziler” olarak anlamışlardır. Bazı fakihler bu fondan hac ve umre yapanlara, ilim tahsil edenlere zekât verilebileceğini, hatta cami, okul, hastahane yapımı gibi işleri üstlenmiş her türlü hayır kurumuna da bu fondan ödenek ayrılabileceğini söylerler.
    Cemaluddîn el-Kasımî, Şeyh Mahmud Şeltût, Hasaneyn Muhammed Mahluf ve Muhammed Hamidullah gibi muasır düşü­nürler “fî sebilillah” terimini geniş anlamda müslümanların yararına olan her türlü faaliyet olarak anlamışlardır.
    Günümüzde devletler gelirlerinin büyük bir kısmını savunma giderlerine ayırmak­tadır. İslâm dini tebliği, yani kendisini du­yurmak ve tanıtmayı hem kendisine ina­nanlara bir borç olarak yüklemiş, hem de İslâm devletinin başta gelen görevlerinden saymıştır. Ayrıca müslümanların dış saldırı ve tehlikelere karşı korunması da bu devle­tin görevlerindendir. Öyle ise zekâtın bir kısmının tebliğ ve savunma giderlerine ayrılması pek tabiidir.

  4. 1
    1
    2020-08-10T18:31:52+03:00

    8- İbnu’s-Sebîl (Yolcu): Sözlükte “yol oğ­lu” anlamına gelen “ibnu’s-sebîl”, yolcu, yola çıkmış kimse demektir. Araplar bir şeye uzun müddet devam eden kimseye onun adını verirler.
    Tevbe sûresi (g) 6o. âyette zekât verile­cek sekizinci ve sonuncu gurup olarak zik­redilen ibnu’s sebil’in terim anlamı;
    Hanefî, Malikîve Hanbelî fakihlerine gö­re; memleketinde malı olan, fakat bulun­duğu yerde bir şeyi olmayan kimsedir.
    Şafiîler’e göre ise “ibnu’s-sebîl” hem gurbette kalmış yolcu, hem de yolculuk yapmayı düşünen fakat bunun için maddi imkan bulamayan kimsedir.
    Fakihlerin çoğunluğuna göre memleke­tinde ve evinde olduğu sürece, yolculuğa niyet de etse, yolcu sayılmaz, yolcu hük­müne de girmez. “İbnu’s-sebîl” terimi yola koyulan, yola giden demektir. O halde bu terim gurbette kalan anlamında alınmalı­dır. Gurbette, herhangi bir sebeple muhtaç duruma düşen kişi memleketinde malı da olsa, o maldan yararlanamadığı sürece, fakir gibidir ve ona zekâtın bu fonundan pay verilir.
    Şâfiîter’e göre ise yolda kalan kimse, yol masrafına ihtiyaç duyduğu için “ibnu’s-sebîl” fonundan pay alır. Aynı şekilde yol­culuğa niyet eden kimse de, yol masrafına muhtaçsa, o da “ibnu’s-sebîl” kapsamına girmelidir.
    Yolcuya zekât verilebilmesi için onun memleketine gidecek kadar parası ve malı bulunmaması ve yolculuğa meşru amaçlar­la çıkmış olması gerekir. Adam öldürme, hırsızlık, zina gibi (ma’sıyet) suç işleme veya dinen haram sayılan malların ticareti­ni yapmak için seyahat edenlere “ibnu’s-sebî!” fonundan zekât ödenmez. Zira zekât müslümanların malıdır. Bu malla Allah’a isyana yardımcı olunmaz. Şüphesiz tevbe eden ve zaruret halinde kalanlar bu hük­mün dışındadır.
    Dince suç ve günah sayılan fiilleri yap­mak amacı dışında her türlü yolculukta, muhtaç durumda İse yolcuya zekât verilir.
    Şafiî ve Malikî mezhebi fakihlerinden ba­zıları muhtaç duruma düşen yolculara ze­kât verilebilmesi için onların kaldıkları yerde borç verecek kimse bulamamış ol­malarını da şart koşarlar.
    Hanefîler’le Hanbelîler bu görüşe katıl­mazlar, ancak Hanefiler yolda kalmış kim­senin ihtiyacı olan parayı bulabilirlerse borç olarak almasının daha iyi olacağını söyler­ler. Onu borç almaya zorlamazlar.
    Yolda kalmış, yanında yoluna devam etmek veya memleketine dönmek için maddi imkanı bulunmayan kimseye yolcu­luğuna devam etmesi veya malının bulun­duğu yere dönmesine yetecek kadar zekât verilir. Memleketine dönüp malına kavuş­tuğu zaman verilen zekâttan artan miktar varsa; Hanefîler’e göre bu artan zekât ma­lını geri vermeye zorlanmaz. Şafiîler’e göre verilen zekâttan ne artarsa geri alınır.
    Ülkelerinde mal ve mülkleri olduğu hal­de, çeşitli baskılarla ülkelerini terk etmek zorunda kalan mültecilerle, kalacak yeri, oturacak evi olmadığı için yollarda yatanlara “İbnu’s-sebîl” fonundan zekât verilebilir.
    Zekât verilecek kimselerin Tevbe sûresi (9) 60. âyette belirtilen ve buraya kadar nitelikleri açıklanan, “tabii ihtiyaçlarını karşılayamayan” ve sonuçta fakir düşen­lerden teşekkül ettiği görülmektedir. An­cak bunlar içinde fakirlik bakımından farklı­lıklar olduğu düşünülebilir. Bu sebeble zekâtın verileceği kimseleri üç gurupta ele alabiliriz:
    1- Kendi iradelerinin dışında çok çeşitli sebeblerte tabii ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelen ve muhtaç duruma düşen kim­seler. Bunlar ne kadar tedbir almış olsalar, hatta devlet de bunlar için tedbirler alsa, önlenmesi, kaçınılması imkansız olan olay­lar sebebiyle fakir düşenlerdir. Babası ölen yetim, ihtiyarlayıp iş tutamaz hale gelen yaşlı, doğuştan sakat olan ve para kaza­namayan kimse, herhangi bir kazaya uğra­yan ve çalışma gücünü kaybeden sakat veya malul, hastalanıp para kazanamayan kimse, erkeği Ölen dul kadın gibi.
    İşte zekât verilmesi gerekenlerin ilk sıra­sında yer alan fakir ve miskinler, böyle olaylar sonucu muhtaç hale düşmüş kimse­lerdir. Bunlardan bir kısmının fakirliği geçi­cidir, bir kısmının ise ölünceye kadar de­vam eder. Mesela yetim bir çocuk büyüyüp iş buluncaya veya iş kuruncaya kadar, yaşlı ölünceye kadar, hasta iyileşinceye kadar ihtiyaç içinde olabilir. O halde fakirlik ve miskinlik insanın elinde olan bir sonuç değildir. Bunun için, onların ihtiyaçlarını giderecek maddi yardımlar yapılması gere­kir. Çünkü bunların sosyal güvenliğe ihti­yaçları vardır. Başka bir deyişle toplum bu insanları açlık ve sefaletle yüz yüze bırak­mamak zorundadır. Bu sebeble zekât veri­lecek kimseler arasında ilk sırada fakir ve miskinler zikredilmiş ve onların ihtiyaçları­nın giderilmesi istenmiştir.
    2- İnsanlar bazen çalışma güçleri olduğu halde muhtaç duruma düşebilirler. Bunlar biyolojik değil fakat ekonomik sıkıntılara uğramış kişilerdir. Bunlar içine işsizler, borçlular, gaziler, yolda kalmışlar ve köleler girebilir. Şu veya bu şekilde işini kaybet­miş, çalışma gücü mevcut olduğu halde geliri kesilmiş ve muhtaç hale düşmüş kimsenin İş buluncaya kadar ihtiyaçlarının esiri olmaktan yani fakirlikten kurtarılması gerekir. Böyle olmazsa bu kişiler geçimle­rini borçla sürdürmek mecburiyetinde kalırlar. İki halde de bunların; ya fakirlik
    veya borçluluk sebebiyle sosyal güvenlik hakları korunmuştur. Aynı şekilde yolda kalmış kimse de sosyal güvenliğe kavuştu­rulmuştur.
    3- Bu gurupta zekâtın tahsisinin müm­kün olduğu kimseler yer almaktadır ki bunlar zekât işlerinde çalışanlarla, müellefe-i kulûbdur. Zekât işlerinde çalıştı­rılanlara emeklerinin karşılığı ücretin zekât gelirlerinden Ödenmesi tabiidir. Müellefe-i kulûb ise, zekâtın asli amacı dışında, fakat İslâm toplumunun birinci görevi olan teb­liğ; yani İslâm’ı yaymak ve duyurmak gaye­siyle harcanacak fona dahildir. Bunun ya­nında İslâm’a saldırıların yalnız askeri yol­dan olmadığı hatırlanırsa, bu fondan yapı­lacak harcamaların önemi daha çok anlaşı­lacaktır.
    Görüldüğü gibi zekât, sosyal güvenliğin finansmanında ister biyolojik, ister eko­nomik olsun her türlü tehlike ve sıkıntılara uğrayan İnsanların bu tehlike ve sıkıntıların zararlarından kurtarılmasında uygulanabi­lecek mükemmel bir müessesedir. Zekât aslında gelir ve varlığı yeniden dağıtıma tabi tutmaktadır. Bu yeniden dağıtımda, yukarıdan aşağıya, yani belirli bir çizginin (nisab) üstünde varlığı ve geliri olanlardan, bu çizginin altında gelir ve varlığı olanlara bir aktarım yapılmaktadır. Bu arada zekât alan kadar zekât verenin de duyacakları manevi tatminlerle, din kardeşliği, dostluk, arkadaşlık, akrabalık, insanlık gibi duygular İnsanlar arasında gelişecek, zekât sayesin­de birbirini seven, sayan, birbiriyle anlaşan, paylaşan, dertleşen, birbirinin derdine ortak olan gerçek bir toplum, huzurlu, istikrarlı, içinde insanca yaşanan bir toplum ortaya çıkacaktır.

  5. Muhammed Samir
    1
    2024-12-09T14:06:56+03:00

    Zekât, İslam dininde, varlıklı Müslümanların mallarının belirli bir kısmını ihtiyaç sahiplerine ve hak eden kimselere vermesini emreden bir ibadettir. Zekât, Kur’an’da sıkça namazla birlikte anılmış ve İslam’ın beş şartından biri olarak kabul edilmiştir. Bu ibadet, hem ekonomik bir dayanışma sağlar hem de bireyin malını temizleyip bereketlendirdiğine inanılır.

    Zekâtın Tanımı:
    Dil açısından: Temizlik, artış ve bereket anlamına gelir.
    Dini açıdan: Belirli şartlara sahip olan Müslümanların, zenginliklerinin bir kısmını Allah rızası için belirlenen kimselere vermesidir.
    Zekât Kimlere Farzdır?
    Zekât vermek için aşağıdaki şartların sağlanması gerekir:

    Müslüman olmak: Zekât, yalnızca Müslümanlara farzdır.
    Akıllı ve ergenlik çağına ulaşmış olmak.
    Nisap miktarına sahip olmak: Nisap, temel ihtiyaçlar dışında, belirli bir mal veya paraya sahip olmaktır. Bu miktar, yaklaşık 85 gram altın veya bunun karşılığı olan mal ya da paradır.
    Malın üzerinden bir yıl geçmiş olmak: Zekâta tabi malların (örneğin ticaret malları veya nakit para) elde bulundurulma süresi bir yılı aşmalıdır.
    Zekât Kimlere Verilir?
    Zekâtın verilebileceği kişiler Kur’an’da belirtilmiştir (Tevbe Suresi, 60. ayet). Bunlar:

    Fakirler (yeterli malı olmayanlar),
    Miskinler (hiç malı olmayanlar),
    Zekât toplayanlar (zekât işleriyle uğraşan görevliler),
    Kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar,
    Köleler (özgürlüklerini kazanması için),
    Borçlular (borcunu ödeyemeyenler),
    Allah yolunda olanlar (cihat veya ilim yolunda çalışanlar),
    Yolda kalmışlar (yolculuk sırasında yardıma muhtaç hale gelenler).
    Zekâtın Amaçları:
    Maddi ve manevi arınma: Zekât veren kişi, malını temizler ve nefsini cimrilikten arındırır.
    Toplumsal dayanışma: Fakir ve zengin arasındaki uçurumu azaltarak toplumda adalet ve kardeşlik duygusunu güçlendirir.
    Ekonomik denge: Malın dolaşımını sağlayarak ekonomiye canlılık kazandırır.
    Zekâtın Oranı:
    Zekât oranı, malın türüne göre değişir. Örneğin:

    Nakit para, altın ve gümüş için: %2,5 (40’ta 1),
    Tarım ürünleri için: Sulama türüne göre %5 veya %10,
    Ticaret malları için: Yine %2,5.
    Zekât, kişinin hem Allah ile olan ilişkisini güçlendiren bir ibadet hem de topluma yönelik bir sorumluluk olarak görülmektedir.

Leave an answer