Share
İslamda Zekat Nedir?
Question
Zekât Hakkında Bilgi
Zekat Nedir? İslamda Zekat İle İlgili Hükümler

Dinimizde Zekat ibadeti Dört (4) mezhebe göre
Zekat hakkında geniş bilgi (vaaz)
A- Zekâtın Tanımı Ve Mahiyeti
B- Zekâtın Önemi Ve Yararları
C- Zekât İle İlgili Temel Terimler
D- Zekâtın Şartları
E- Zekâta Tabi Mallar
F-Zekâtın Ödenme Zamanı Ve Şekli:
G- Zekâtın Verileceği Kişiler (Zekâtın Sarf Yerleri)
H- Zekâtın Dağıtımı
İ- Zekât Vermede Yanılma
J- Zekât Vermenin Âdabı
A- Zekâtın Tanımı Ve Mahiyeti
a- Zekâtın tanımı:
Zekât sözlükte artma, çoğalma, arıtma, övgü ve bereket gibi anlamlara gelir. Kur’ân’da ve hadislerde bütün bu anlamlar için kullanılmıştır.
İslâm hukukçuları zekâtın terim anlamı ile İlgili çeşitli tarifler vermişlerdir. Bunları da dikkate alarak zekâtın tanımı şu şekilde yapılabilir:
Zekât; Allah’ın, Kur’ân’da zikredilen sınıflara verilmek üzere farz kıldığı, dince zengin sayılan kişilerin mallarından alınan belirli paydır. Ayrıca, bu payın maldan çıkarılma işlemine de zekât denir.
Kur’ân’da ve hadislerde “sadaka” kelimesi de zekât anlamında kullanılmıştır. Doğru söylemek, sözünü tutmak gibi anlamlar taşıyan ve “sıdk” kökünden alınmış olan bu kelime, daha sonraki devirlerde gönüllü mali ödemeler için kullanılmaya başlanmıştır.
b- Zekâtın tarihçesi:
Zekâtın kısa tarihini izleyebilmek için Kur’ân’ın hicretten önce ve hicretten sonra nazil olan ve mali yükümlülükleri konu alan âyet ve surelerini, iniş sırasına göre incelemek gerekir. Böylece zekât kurumunun Önce Mekke devrinde temellerinin nasıl atıldığını, daha sonra Medine döneminde nasıl gelişip kurumlaştığını görmek mümkün olacaktır.
Kur’ân’ın ilk nazil olan kısa ve özlü Mekkî sureleri incelendiğinde, bu surelerde içice Üç konunun işlenmiş olduğu görülür.
1- Allah birdir.
2- Mekke toplumunda korkunç sosyo ekonomik farklılıklar vardır. Giderilmelidir.
3- İnsan kendisinden olduğu kadar çevresinden de sorumludur.
İslâmın ilk yıllarında nazil olan ve kronolojik yönden 4. sırada yer alan Müddessir (74) sûresinin 42-44. âyetlerinde, cehennem ehlinin bu kötü sonuca, nama2 kılmadıkları ve yetimi doyurmadıkları için düştükleri belirtilmiş; Kalem sûresi (68) 24. ayette de yetime ikram etmeyen, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyenler kotülenmiştir. Duha (93) sûresinin 9-11. âyetlerinde Peygamberimize ve dolayısıyla bütün müslümanlara hitaben “Sakın yetimi hor görme, sakın bir şey isteyeni azarlama” şeklinde uyarıda bulunulmuş, bundan sonra Maun sûresinde (107/1-3) kıyameti yalanlayanların aynı zamanda yetimi İtip kakan, yoksulları doyurmadıkları gibi başkalarını da bu yönde teşvik etmeyen kişiler oldukları bildirilmiştir.
Aynı ifade Hakka sûresi 34. âyette tekrarlandıktan sonra artık müslümanlara Hz. Musa ve Hz. İsa’nın da kavimlerine namazın yanında zekâtı emrettikleri hatırlatılmış, böylece ileride Medine devrinde belirecek olan namazın zekâtla birlikte zikredilmesi üslûbu başlamıştır.
Mekkî Zâriyât sûresinde {51/19) Allah Teâlâ’nm katında nimet ve cennetlere hak kazanan muttaki kulların mallarında “Sa’il (isteyen) ve mahrum olanlar için” bir hak olduğu dile getirilmiş, bu hak Meâric sûresinde (70/24) bir kelime ilavesiyle “malûm hak” şeklinde sözedilmiştir. En’am sûresinde de (6/141) bu haktan başka, toprak ürünlerinden hasat günü ödenmesi gereken bir hak bulunduğu belirtilmiştir.
İşte Kur’ân daha Mekke devrinin ilk yıllarında vahdaniyet yani bir Allah inancı ile, sosyo-ekonomik dengenin kurulması ve korunması arasında çok sıkı bir bağ bulunduğu düşüncesini müslümanların kafalarına ve gönüllerine yerleştirmiş, mali yükümlülükler alanında herşeyden önce, toplumun bu yönde bilinçlendirilmesine ağırlık vermiştir. Bu arada 8 Mekkî âyette zekât kelimesi de kullanılmıştır.
Zekâtın Medine’de farz kılındığı dikkate alındığında, bu Mekkî âyetlerde geçen zekât kelimesi ile Medine’de farz kılınan, nisabı, nisbeti belirli, sarf yerleri gösterilmiş zekâtın kastedilmediği anlaşılmış olur.
Mekke devrinde sözü edilen zekât nisabı, nisbeti ve sarf yerleri belirlenmemiş mutlak zekâttır. Bunun nisbet ve miktarını müminler durum ve şartlara göre belirliyorlardı.
Hz. Peygamber, Medine’ye hicreti sırasında ilk dinlenme yeri olan Küba’da okuduğu hutbede “Yarım hurma ile de olsa Cehennem ateşinden korunun” {Buhârî, Zekât, ı; Müslim, Zekât, 68) buyurarak mali yükümlülük konusunu ele almış; Medine’ye vardığında ensarla muhacirin arasında mallarda ve elde edilecek kazançlarda ortaklığı sağlayacak şekilde bir kardeşlik anlaşması gerçekleştirmiştir.
Medine devrinde mâlî konular tekrar ele alınmış Medenî âyetler giderek artan bir ehemmiyetle mümin hayatının bu yönü üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu devirde zekât teriminden başka bir de, Mekke devrinde olmayan ve zekât ile eşanlamlı kullanılan “sadaka” terimi 12 ayrı Medenî âyette zikredilmiştir.
Medenî âyetlerde zekât kelimesinin İçeriği “İhsan”, wbirr” gibi kelimelerle ifade edilen gönüllü ödemelerden açık bir şekilde ayrılmış, bu’devirde doğrudan müminlere yöneltilen “zekât veriniz” veya Hz. Pey-gamber’e yöneltilen “Onların mallarından sadaka al” (et-Tevbe 103) şeklindeki hitaplarla zekâtın cebrîlik unsuru taşıyan, yerine getirilmesi zorunlu, ilahî, dinî bir yükümlülük olduğu açık bir şekilde ortaya konmuştur.
Böylece zekât Kur’ân’da 8’i Mekkî surede olmak üzere 30 ayrı âyette mârife (belirli isim) olarak tekrarlanmıştır. Bunların 27 sinde namazla birlikte aynı âyette zikredilmiştir.
Kehf sûresi (18/81) ve Meryem sûresi (19/13) âyetlerde nekre (belirsiz isim) olarak zikredilen zekât kelimesi burada incelenen zekâttan başka anlamlarda kullanılmıştır.
Zekâtın Medine devrinin hangi yılında farz kılındığı hususunda İslâm bilginlerince farklı tarihler gösterilmiş, bazıları zekâtın hicri 2. yılda Ramazan orucundan önce, bazıları da aynı yıl Ramazan orucundan sonra farz kılındığını söylerken, Ibnü’l-Esîr (ö. 630/1292) zekâtın hicri 9. yılda farz kılındığını İleri sürmüştür.
Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamberin zekât farz olmadan önce fıtır sadakasını vermeyi emrettiği, zekât farz kılındıktan sonra onu ne emrettiği ve ne de yasak ettiği, ancak müslümanların her Ramazan ayında bayram namazından önce fıtır sadakası vermeye devam ettikleri belirtilmektedir.
Fıtır sadakasının zekâtın farz olmasından önce emredildigini açıkça gösteren bu hadisten zekâtın Ramazan orucundan hemen sonra farz kılınmış olduğu sonucu da çıkmaktadır. Ramazan orucunun ise, hicretin ikinci yılında farz kılındığı hususunda bilginler görüş birliği içindedir. Buna göre zekâtın da hicrî ikinci yılın Ramazan ayından sonra farz kılındığı anlaşılmaktadır. İbnü’l-Esîr’in görüşüne gelince, bunu zekâtın devlet tarafından düzenli bir şekilde toplanıp dağıtılmaya başlanması tarihi olarak açıklamak mümkündür.
BENZER KONULAR:
Answers ( 46 )
B- Zekâtın Önemi Ve Yararları
Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hz.Peygamber’in sünnetinde zekât daima namazla birlikte zikredilmiştir. Bu husus namazla zekât arasındaki kuvvetli bağa, kişinin müslümanlığının ancak bu ikisini edâ etmekle olgunluk derecesine ereceğine bir delildir. Namaz bedenî bir ibadet, zekât da mâlî bir ibadettir. İkisine hakim olan ruh Allah’a yaklaşmak ve onun rızasını kazanmaktır.
Kur’ân zekât vermeyi, müminlerin, muhsinlerin, iyi (birr) ve muttaki kulların vasıflarından saymıştır. O halde müminler, muhsinler, müttakiler zümresinde yerini almak isteyen bir zengin, zekâtını verecek, namazını da kılacaktır. Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır: “Müminler muhakkak felah bulmuştur. Öyle müminler ki onlar namazlarında huşua riayetkardır. Onlar boş sözlerden ve faidesiz şeylerden yüz çeviricidirler. Öyle müminler ki onlar zekât (farizasını) İfa edenlerdir” (Muminûn 23/1-4).
“Hidayet ve müjde namaz kılan, zekât veren müminler içindir” (Lokman 31/3-4).
“Yüzlerinizi doğudan yana, batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lâkin iyi olan, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan, O’nun sevgisiyle yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekât verenler…dir”(el-Bakara 2/177).
Kur’ân-ı Kerîm müşrikleri kınarken, onların vasıflarından birinin zekât vermemek olduğunu zikreder:
“Yazıklar olsun o müşriklere ki, onlar zekât vermezler ve ahireti de inkâr ederler” (Fussılet 41/6-7).
Zekât vermeyen bir zengin Allah’ın geniş rahmetine, Allah ve Rasulü’nün dostluğuna da hak kazanamaz. Zira Allah Tealâ şöyle buyurur:
“Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu, sakınan, zekât veren ve âyetlerime iman edenlere has olmak üzere tesbit edeceğim” (el-A’râf 7/156),
“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun peygamberidir, Allah’ın emrine boyun eğici olarak namazı kılan, zekâtı veren müminlerdir” (el-Mâide 5/55).
Bütün bu âyetler zekâtın ne büyük önem taşıdığının açık delilleridir.
Zekât, sadece “farz” diye bilinen hükümlerden biri olmayıp, aynı zamanda İslâm binasının üzerine inşa edildiği beş büyük sütundan biridir; İslâmiyet’i karakterize eden kurumlardandır.
Zekât her şeyden önce bir ibadettir. Müslüman bu İbadeti Allah’ın emrine uyarak, O’nun rızasına kavuşmayı dileyerek gönül hoşnutluğu ve halis bir niyetle yerine getirmelidir. Çünkü, ancak bu şekilde eda edilen zekât Allah katında kabul görebilir.
Zekâtını Öncelikle zamanı ve mekanı yaratan yüce Allah’ın emri olduğu için ödeyen, bu ve diğer ibadetleri O’na yakın olmak, O’na şükretmek amacıyla yerine getiren müslüman, ahiret hayatının nimetlerine ve cennette Allah’a yakın olmaya ehil olur.
Zekâtın bu ibadet manası yanında bir de yüce insanî hedefleri, üstün ahlakî değerleri ve iktisadî gayeleri vardır.
Kur’ân-ı Kerîm zekâtın hedeflerini iki kelime ile dile getirmektedir. Bunlar “Tathîr ve Tezkiye” (Temizleme, arıtma) dir.
“Onların mallarından sadaka (zekât) al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş olursun” (et-Tevbe g/113). Bu iki kelime maddi olsun, manevi olsun, zenginin ruh ve nefsini mal ve servetini temizleme ve arıtmayı içine almaktadır. Bunları şöyle açıklamak mümkündür:
Zekât, Özellikle cimrilik olmak üzere zekât vereni bütün günah kirliliklerinden arıtır.
Cimrilik fert ve toplum için kötü bir hastalıktır. Bu hastalık kişiyi mal uğruna kan dökmeye, vatana ihanete, devlet malını yemeye kadar götürür, İşte zekât -verildiği oranda- ödeyenin duygularını mala bağlılık ve boyun eğmek zilletinden temizler, paraya kulluk bağından kurtarır.
İslâm dini insanın sadece Allah’a kul olmasını, Allah’tan başka her şeyin esaretinden kurtulmasını, yaratılmışların efendisi olma özelliğini korumasını arzu etmektedir. Bunu da insana “verme” (İnfak etme) alışkanlığını kazandırarak gerçekleştirmektedir.
Bencillikten kurtulan, paraya, mala düşkünlükten temizlenen, darda kalmışların yardımlarına koşmayı huy edinen kimseler Allah’ın ve Rasulü’nün ahlâkı ile ahlâklanırlar. Bu ahlâk da onları olgunluğun zirvesine yüceltir.
Zekât, Allah’ın verdiği nimetlere şükürdür. Namaz, oruç gibi bedenî ibadetler, Allah’ın ihsan ettiği vucud sıhhati ve selametinin şükrüdür. Başta zekât olmak üzere yapılan gönüllü ödemelerde mal nimetinin şükrüdür. Bu duygularla zekâtını veren mümin, her nimetin, sağlığın, ilmin, sanatın vs. şükürlerinin o nimetlerle ödeneceği şuuruna varır.
Zekât, sâdece Ödeyenin duygularını değil, mallarını da başkaların haklarından temizler. Zenginin malında gerçekleşen bir hak olan zekât, ondan ayrılmadıkça malın kirlenmesine sebep olur.
Zekât, İslâm’da sosyal dayanışma sisteminin bir bölümüdür. Zekâtın oluşturduğu sosyal dayanışma fakir, kimsesiz, muhtaç, yetim, yolda kalmış, borçlu gibi her sınıfı kapsayacak kadar geniştir. Bunların bütün ihtiyaçlarına yetecek düzeydedir.
Zekât, sosyal güvenliğin finansmanında, tehlikeye uğrayan insanların, tehlikelerin zararlarından kurtarılmasında mükemmel bir kurumdur. Öte yandan, insanlığın uzun tecrübeler sonucunda ulaştığı ve üzerinde ittifak edilen vergileme prensipleri ile bu kuruma hakim ilkeler arasında büyük ölçüde paralellik bulunduğu görülmektedir,
Zekât teriminin taşıdığı artma ve üreme (nema) dikkat çekicidir. Yoksul zümrelerin eline geçen para her şeyden önce insan onurunu geliştirir, işgücü kalitesini artırır, bunun yanında artan satın alma gücü sayesinde yükselen umumî talep hacmi ekonomik hayata dinamizm getirir.
İslâm ekonomisinin ekseni olan zekâtın en dikkate değer özelliği İslâmın şartlarından sayılıp tek tek fertlerin vicdanlarına mal edilmiş olmasıdır. Asrımızda devletlerin yükledikleri vergilerden her ülkedeki vatandaşların kaçmaya çabaladıkları ve bu uğurda çeşitli muhasebe oyunları geliştirdikleri bir gerçektir.
Zekât servet biriktirip onu âtıl hale getirmenin amansız düşmanıdır. Biriken servet zekâtın tarh edildiği birinci kalem matrahtır. Aşağıdaki âyetleri, düşünerek okuyan müslümanların İmkan sahibi olduklarında zekât vermemeleri mümkün değildir.
“Altını ve gümüşü yığıp ve biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara acıklı bir azabı müjdele. O gün bunlar, üzerlerinde yakılacak cehennem ateşinin içinde kızdırılacak ve onların alınları, böğürleri, sırtları bunlarla dağlanacak. İşte bu, denilecek, nefisleriniz için toplayıp, sakladıklarınız, artık saklayıp istifçilik ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın” (et-Tevbe 9/34-35)
Burada yığma ve biriktirme sadece yere gömülen altın ve gümüşle alakalı değildir, bilakis o, zekâtı verilmeyen servetin hepsini ifade etmektedir.
Zekât sermayeyi yatırıma zorlar. Çünkü yatırımdan kaçırılan sermaye, zekâtın mevzuu olarak yıldan yıla küçülerek dağılmaya yüz tutar.
Zekât sayesinde zenginle fakir arasında baba oğul samimiyeti oluşur. Zengin zekâtını verirken fakire yapılması gereken İkramı en yüce ahlâk ve en ince edebi içine sindirerek yapar. Çünkü Kur’ân o değerde ve bu şekilde muamele edenleri övmüş, iyilik yapanları yaptıklarını başa kakıp eziyet etmek suretiyle değerlerini azaltmaktan sakındırmıştır.
C- Zekât İle İlgili Temel Terimler
1- Vücub Sebebi:
Vücub sebebi, vaciplik hükmünün varlığına temel teşkil eden durum demektir. Çoğunluğa göre vacip terimi Hanefîler’deki farz ve vacibi kapsayacak tarzda kullandığından, incelenen olaya göre “vücub sebebi”, “farz oluş sebebi” anlamını da taşır.
Zekâtın vücub sebebi: Artıcı vasıfta nisab miktarı mala malik olmaktır. Borcundan ve tabii ihtiyaçlarından fazla nisab miktarı artıcı mala sahip olan ve bu malının üzerinden bir kameri yıl geçen kimse zekât ödemekle mükellef olur.
2- Rükün: Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden unsurdur.
Zekâtın Rüknü: Zekât farz olan maldan zekât borcunu çıkarmak ve onu hak sahiplerine temlik ve teslim etmektir. (Zekâtta hak sahiplen “Zekâtın Verileceği Kişiler” başlığında açıklanacaktır).
3- Şart: Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olmakla beraber, onun yapısından bir parça teşkil etmeyen iş veya vasıftır (Bk. Şart).
Zekât; müslüman, hür, âkil (temyiz gücüne sahip), baliğ, tabii ihtiyaçlarından fazla artıcı vasıftaki mala tam bir mülkiyetle malik olan ve bu malik oluşunun üzerinden bir (ay) senesi geçen kimselere farzdır. Bu farzın sahih olarak yerine getirilebilmesi için de ehline verilmesi ve verilirken de niyet edilmesi gerekir.
Görüldüğü gibi zekâtın farz olabilmesi için hem mükelleflerle ve hem de mallarla ilgili şartlar vardır. Aynı şekilde bu farzın edasının sıhhati için de birtakım şartlar aranmaktadır.
D- Zekâtın Şartları
a- Zekâtın Farz Olmasının Şartlan (Vücub Şartları):
aa- Mükellef ile ilgili şartlar (zekât mükellefi):
Bir kimsenin zekâtla yükümlü sayılması için şu şartların gerçekleşmiş olması gerekir:
1- Müslüman Olmak:
Kur’ân “zekât veriniz” emrini mümin erkek ve kadınlara yöneltmiştir. Hz. Peygamber de hadislerinde zekâtın müslüman mükelleflerden alınacağını beyan etmiş ve zekât vermeyi İslâm’ın şartlan arasında sayarak, onun mâli bir yükümlülük olduğu kadar aynı zamanda bir ibadet olduğunu vurgulamıştır (Buhârî, iman, 2).
Hz. Peygamber’in Muaz b. Cebel’i Ye-men’e gönderirken ona verdiği talimat zekât yükümlülüğü açısından oldukça önemlidir. Hz. Peygamber ona önce ehl-i kitap olan Yemen halkını İslâm’a davet etmesini, kabul ederlerse namaz kılmayı öğretmesini, bunu da kabul ederlerse zekât vermeyi tebliğ edip onlara hükümlerini öğretmesini emretmiştir (Buhârî, Zekât, 1).
Fakihler bu hadisteki sırayı ve diğer hadisleri de dikkate alarak zekât yükümlülüğü konusunda farklı hükümlere varmışlardır. Ancak onların ittifakla vardıkları sonuç şudur: Gayr-i müslimlerin müslüman olmadan Önce yaptıkları hiç bir ibadet sahih ve muteber değildir. Zekât da mali bir ibadettir. O halde o da ancak müslüman mükelleflere yüklenir.
Ebû Hanîfe’ye göre müslümanlıktan dönen mürtede zekât farz değildir. Şafiî’ye göre ise zekât verme yükümlülüğü devam eder.
2- Âkil (Temyiz Gücüne Sahip) ve Baliğ Olmak:
İslâm âlimleri çocuk ve akıl hastalarının toprak ürünleri zekâtından (öşür) sorumlu olduklarında görüş birliğine varmışlar, bunun dışındaki zekâta tabi mallardan mükellef olup olmadıkları konusunda farklı iki görüş ileri sürmüşlerdir. İmâm Şafiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre, çocuk ve akıl hastalarının mallarından zekât alınır, İmâm Ebû Hanîfe’ye göre ise, onlar zekâtla mükellef değildir. Bu fakihler görüşlerini mâlî konularla ilgili nasslar, sahabe ve tabiîn uygulama ve fetvaları gibi delillere dayandırmışlardır. Ancak bu iki ayrı görüş zekâtın namaz ve oruçta olduğu gibi niyetle eda edilip edilmemesi, yani bu ibadetin edasında niyabetin caiz olup olmaması hakkındaki usûl tartışmasından kaynaklanmıştır.
Fakihler zekâtın sırf Allah hakları çerçevesindeki hükümlerden olduğunda ve niyetle eda edileceğinde ittifak etmişlerdir. Çünkü ibadet ancak niyet ile sahih olur. Hanefıler’e göre akıl hastaları ve çocuklar ibadetle mükellef değildir. Onlar niyete ehil olmadıklarından, namaz ve oruç gibi, niyete ihtiyaç gösteren zekâtla da mükellef değillerdir. Ancak öşürde mali mükellefiyet olma özelliği birinci planda (asıl), ibadet vasfı ikinci plandadır. Bu itibarla çocukların ve akıl hastalarının toprak ürünlerinden öşür alınır. Onların öşür borcunu veli ve vasileri öder.
Fakihler çoğunluğuna göre ise akıl hastası ve çocuğun malları zekâta tabidir. Bu borcu veli ve vasileri öderler. Zekât niyabeten yerine getirilebilen mali bir ibadettir. Veli zekâtta çocuğun mümessilidir. Bu vacibi yerine getirmede onun yerini almaktadır. Dolayısıyla çocuk adına zekât verirken niyet eder.
Hanefî fakihlerden İmâm Muhammed ve Ebû Yusuf’tan bir rivayete göre akıl hastasının nisab tamamlandıktan sonra sene başında, sene ortasında veya sene sonunda akli dengesi düzelirse, o senenin zekâtını ödemesi gerekir. Ebû Yusuf’tan bir başka rivayete göre ise bu konuda senenin çoğuna itibar edilir. Senenin çoğunu akıl hastası olarak geçiren, o senenin zekâtı ile mükellef olmaz. Senenin çoğunda akli dengesi düzgün olan zekâtla mükelleftir.
Zekât mükellefiyeti açısından akıl hastalığının asli olması ile sonradan meydana gelmesi arasında fark yoktur. Ebû Hanî-fe’den bir rivayete göre baliğ olduğunda mecnun olup sonra akıl sağlığına kavuşan için zekât yılı başlangıcı, sağlığına kavuştuğu andır. Baliğ olan çocuk için de zekât yılı başlangıcı, buluğa erdiği andır.
3- Hür olmak:
Köle ve cariyeler zekâtla mükellef değillerdir. Zekâtla mükellef olabilmek için zekât malına tam bir mülkiyetle malik olmak gerekir. Köle ve cariyeler buna ehil değillerdir.
bb-Mal ile ilgili şartlar: Kur’ân zekâta tabi olan mallara genel olarak temas etmiş, Hz. Peygamber de hadislerinde hangi malların ve ne şartlar içinde zekâta tabi olacaklarını belirtmiş, zekât memurlarına vermiş olduğu talimatlarda bu mallardan nasıl ve ne şekilde zekât tahsil edileceğini öğretmiştir. Böylece zekâta tabi mallar ayrı ayrı belirlenmiş, aynı zamanda bu malların zekâta tabi olabilmeleri için aranan “Tam mülk olma”, “artıcı özelliğe sahip olma” (nema), “Nisaba ulaşmış olma”, “Tabii ihtiyaçlardan (havaici asliyeden) fazla olma”, “Üzerinden bir yıl geçmiş olma” (havalânül-havl) gibi şartlar da ortaya çıkmıştır.
Zekâta tabi mallan ayrı ayrı ele almadan önce, “mal” kavramının sözlük ve terim anlamlarına değinilecek ve zekâta tabi mallarda zekâtın farz olma şartlan açıklanacaktır.
“Mal” kelimesinin çoğulu “emvâl”dir. Kur’ân ve hadislerde çoğunlukla zekâta konu olarak bu çoğul şekli kullanılır. Sözlük anlamı insanların meylettiği, biriktirip malik olmayı arzuladıkları şey demektir. Malın terim anlamını fakihler farklı yapmışlardır.
Hanefıler’e göre mal “İnsanın malik olduğu ve kendisinden âdete uygun olarak faydalandığı her şeydir.” Buna göre bir şeyde İki özellik birleşmedikçe ona mal denmemektedir. “Sahip olma” ve “kendisinden faydalanma imkanı”.
İmâm Şafiî’ye göre ise “mal” alınıp satılan, bir kıymeti olan ve telef edenin de o kıymeti tazmin etme yükümlülüğü bulunan şeylerle, insanın atmayıp muhafaza ettiği küçük madeni para ve benzeri şeylerdir.
Buna göre arazi, hayvan, para ve benzeri şeylerden mâlik olduklarımız, denizdeki balık, havadaki kuş gibi malik olabileceğimiz ve faydalanabileceğimiz her şey Hanefıler’e göre maldır.
Şafiî, Mâlikîve Hanbelîler’e göre ise intifa hakları da maldır.
Fakihler çoğunluğu menfaatleri “mal” kabul etmelerine rağmen zekât hukuku bakımından Hanefîler’in yapmış oldukları “mal” tarifinin kabul edilmesi daha tercihe şayan görülmektedir. Çünkü tahsil edilip dağıtılacak olan a’yândır, menfaat değildir. Malların farklı açılardan pek çok çeşitleri ve her birinin İslâm hukukunda özel hükümleri vardır. Malın taşınırı taşınmazı olduğu gibi misli ve kıyemi olanları, mütekavvim ve gayrı mütekavvimleri vardır.
Zekât hukuku yönünden “zahirî mallar” “bâtınî mallar” ayırımı önem taşımaktadır Çünkü bu ayırımın bir neticesi olarak zekâ tabi olan bütün mallar kaynaklarımızda Datınî (gizli) ve zahirî (açık) mallar olmak üzere iki ana gurupta ele alınmakta ve bilhassa zekât tahsil usulü yönünden, bu iki ayrı gurupta mütalaa edilen mallar farklı hukukî muamelelere tabi tutulmaktadır.
Zekâta tabi mallardan zekât verilmesinin farz olması için bu mallarda aranan şartlar şunlardır:
1- Tam Mülkiyet (el-Milkü’t-Tâm)
Bir malın zekâta tabi olabilmesi için aranan “tam mülk” olmadan kasdedilen o malın, hem kendisi hem de menfaatlerinin, sahibinin tasarruf selahiyet ve kudreti altında bulunmasıdır. Yani mal, mükellefin fiilen elinde veya onun tasarrufu altında bulunacak, ona başkalarının hakkı taalluk etmiş olmayacak, o maldan ortaya çıkacak fayda mükellefe âit olacaktır.
Tam mülk olma şartının zekâta tâbi mallarda aranmasının başlıca sonuçları şunlardır:
Hanefîler’e göre, “mâlü’d-dımâr”da zekât yoktur. Mâlü’d-dımâr elde bulunmayan ve ele geçeceği de umulmayan maldır. Bazıları buna faydalanılmayan mal da demişlerdir. Buna göre inkar edilen, gasp edilen, düşman tarafından alınan, kaybolan, denize düşen, sahraya gömülüp yeri unutulan, devlet tarafından müsadere edilen mallartekrar sahipleri tarafından ele geçirilmedikçe zekâta tabi değildir. Çünkü bu mallarda elde bulundurma ve tasarruf imkanı yani tam mülkiyet yoktur.
Yine Ebû Hanîfe’ye göre, kocasından müeccel mehrini almadıkça kadın onun zekâtıyla mükellef değildir. Çünkü o mehre nikah akdi ile malik olmuştur, fakat bu noksan mülkiyettir. Kadın mehri teslim almakla ona tam malik olur.
Borçlu, borcuna karşılık olan malından dolayı zekât mükellefi olmaz. Zira elinde olan bu malın maliki değildir.
Rehin alanın elindeki rehin malından dolayı da mal sahibi zekâtla yükümlü olmaz. Çünkü rehin borçlu bu mala malik olsa da zilyed değildir. Mal, alacağına karşılık rehin alanın elindedir,
Ancak satın alınıp da teslim alınmamış mallar zekâta tabidir. Çünkü alıcı, satım akdi sonucu bir mala tam malik olmuştur. Malın elinde olmaması havelanü’l-havl’e ve zekâtın alıcıya farz olmasına mani değildir.
Aynı şekilde malı yanında olmayan yolcu da zekâtla mükelleftir. O da vekil aracılığı ile malında tasarrufta bulunabilir.
Şâfiîler’e göre; malın elde bulunmayışı zekât Ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Buna göre gasbedilen, kaybolan, çalınan, denize düşen vb. mallar, sahibinin eline geçince, tahakkuk eden bütün zekâtları verilmelidir.
Hanbelîler’in mâlü’d-dımâr konusundaki görüşü de Şâfiîler’inki gibidir.
Mâlikîler İse bu çeşit malların ele geçirildikten sonra sadece bir senelik zekâtlarının verileceği kanaatindedir.
Fakihlerin çoğuna göre:
a- Belirli sahibi olmayan mallar zekâta tabi değildir. Buna göre halkın yararına sunulan, herkesin istifade ettiği mallar, devletin zekât, vergi ve başka gelirlerinden elde ettiği mallar belirli bir maliki olmadığı için, zekâta tabi değildir. Bu mallar bütün topluma aittir ve onlardan bir kısmı da fakirdir.
b- Fakir, yetim, kimsesizleri doyurmak, okutmak, cami, mescit, yol, köprü vs. yapmak gibi hayır kuruluşlarına vakfedilen mallar zekâta tabi değildir. Ancak oğluna, ailesine veya falanın oğullarına gibi belirli bir kişi veya kişilere yapılan vakıflar böyle değildir. Böyle vakıflara vakfedilen mallar zekâta tabidir. Çünkü bu durumda vakfedilen malın mülkiyeti vakfedenden vakfedi-lene geçmekte ve onda sürekli kalmaktadır.
Mâlikîler’e göre ise ister kamu yararına, ister belirli kişilere yapılsın, bütün vakfedilen mallar zekâta tabidir. Çünkü onlara göre vakfedilen mal sahibinin mülkünden çıkmış olmaz.
c- Hırsızlık, gasp, rüşvet, faiz gibi haram yollarla kazanılan mal zekâta tabi değildir. Çünkü alimler haram malı, elinde bulunduranın mülkü kabul etmemişler, onda tasarrufu yasaklamışlardır.
Hanefîler’e göre başkasının parasını gasp eden kişiye zekât düşmez. Çünkü o, parasını aldığı kişiye gasp ettiği miktar kadar borçludur.
Tam mülk olmanın tabii bir neticesi olarak “alacak” ların zekâtı da fakihler arasında tartışılmıştır.
Fakihlerin çoğunluğu alacağın iki ana guruba ayrıldığını söylerler.
1- Tahsil edileceği umulan alacak: Ödeme imkanına sahip ve borcunu kabul eden kimsedeki alacak. Alacaklı -kendi mallan ile beraber- her sene bu alacağının zekâtını öder.
2- Tahsil edileceği umulmayan alacak: Ödeme gücünde olmayan bir fakirdeki alacak ile borcunu inkar eden, alacaklının da isbat edemediği alacak böyledir. Bu konuda fakihler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir:
a- Elde edilince, geçen yılların zekâtı verilir.
b- Elde edilince yalnız bir yıllık zekâtı verilir.
c- Elde edilince ne geçmiş yılların ne de o yılın zekâtı verilir. Bu alacağa zekât düşmesi için, alındıktan sonra üzerinden bir yıl geçmesi gerekir. Bu Ebû Hanîfe ve iki talebesi Ebû Yusuf ve Muhammed’in görüşüdür.
Esasen Hanefîler alacağın zekâtını daha geniş bir şekilde ele almışlar ve onu üç
guruba ayırmışlardır:
a- Kuvvetli Alacak (deyn-i kavî): Borç verilmiş paralar ile ticaret mallarının bedelleri olan alacaklardır. Bunlar borçlular tarafından inkâr edilmedikçe, tahsil edildiklerinde geçen senelere ait zekâtları da verilmelidir. Fakat mükellef alacağından en az 40 dirhem (yani zekât nisabının 1/5 i kadar miktar) tahsil etmedikçe zekât borcunu Ödemek zorunda değildir.
b- Orta Kuvvette Alacak (deyn-i mutavassıt): Ev kirası gibi zekât mevzuu olmayan bir malın bedelidir. Bu alacakta da geçen senelerin zekât borcu gerçekleşir, ancak zekât borcunun ödenme mecburiyeti için alacaklının en az 200 dirhem miktarı (nisab miktarı kadar) tahsil etmesi gerekir.
c- Zayıf Alacak (deyn-i zaif): Mal bedeli olmayan -mehir ve diyet gibi- alacaklardır. Bu nevi alacak zekâta tabi değildir. Tahsil edildikten sonra diğer şartların gerçekleşmesi ile zekâta tabi olur.
İmâm Şafiî’ye göre alacak zekâtın edasını geciktirmez. Alacak tahsil edilmese de onun zekâtını vermek gerekir. Çünkü borç verme kişinin tamamen serbest iradesi ile vuku bulur. Fakirlerin hakkı bu yüzden geciktirilemez.
İmâm Mâlik’e göre ise alacak hangi çeşitten olursa olsun elde edilince sadece bir yıllık zekâtı verilir.
İslâm Konferansı Teşkilatı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi Meclisi 22-28 Aralık 1985 (10-16 Rebiussâni 1406) tarihleri arasında Cidde’de gerçekleştirdiği İkinci Dönem toplantısında;
“Alacakların zekâtı” konusunda sunulan tebliğleri tetkik etmiş ve konuyu değişik açılardan ele alan uzun ve doyurucu müzakereler sonucunda şu hususlar ortaya çıkmıştır.
1- Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in Sünneti’nde alacakların zekâtı konusunu açıklayan bir nass yoktur.
2- Sahabe ve tâbiûndan alacakların zekâtının veriliş şekli konusunda nakledilen birbirinden farklı görüşler mevcuttur.
3- Bu görüş farklılıkları sebebiyle fıkıh mezhepleri arasında da konuyla ilgili belirgin fikir ayrılıkları bulunmaktadır.
4- Bu konudaki fikir ayrılıkları, tahsili mümkün bir alacağın fiilen eldeki mal gibi değerlendirilip değerlendirilemeyeceği noktasındaki ilke farklılığından kaynaklanmaktadır.
Buna göre şu kararlar alınmıştır:
1- Borçlu Ödeme gücüne sahip ve Ödemeye hazır ise, alacaklının bu alacağından heryıl zekâtını vermesi gereklidir.
2- Borçlunun malî sıkıntıda olması ya da ödemeyi geciktirmesi halinde alacaklının alacağını teslim aldıktan bir sene sonra onun zekâtını vermesi gerekir.
2- Nema:
Bir malın zekâta tabi olabilmesi için aranan şartlardan biri de “nema”, yani ya hakikaten veya takdiren nâmî (artıcı özellikte) olmasıdır.
3- Havâic-i asliyeden fazla miktarda olması:
Zekâtın farz olması için, kişinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin temel ihtiyaçlarını karşılayan (zekâttan muaf tutulan) malları dışında nisap miktarı mala sahip olması gerekir.
4- Nisab:
Zekâtın farz olması için havâic-i asliye dışında kalan nâmi Özellikteki mallarının belirli bir miktarda olması gerekir. Dinen zengin sayılmanın asgari sınırı sayılabilecek olan bu miktara “nisab” denir.
5-Havelânü’l-havl:
Zekâtın farz olması için, zekâta tabi mallarda aranan şartlardan biri de, o malın üzerinden bir kameri yılın geçmiş olması şartıdır ki buna “havelânü’l-havl” denir.
6- Borç karşılığı olmama:
Zekâta tabi mallarda aranan “milk-i tâm” ve “asli ihtiyaçlardan fazla olma” şartlarının bir gereği de zekâta tabi olan malın borç karşılığı olmamasıdır. Ancak alimler, özellikle zahiri mallarda (açık mallarda) borcun zekâtın gerçekleşmesine mani olup olmayacağı konusunda farklı fikirler ileri sürmüşlerdir. Fakihlerin çoğunluğu “el-emvalü’l-zekat batına” (gizli mallar) olarak nitelenen altın-gümüş (para) ve ticaret mallarının zekâtında, borcun etkili olacağında ittifak etmişlerdir, “el-emvalü’z zahire” (açık mallar) denilen toprak ürünleri, hayvanlar ve madenlerde borcun, zekâtın vücubuna mani olup olmadığı hususunda ise farklı görüşler ortaya koymuşlardır.
Hanefîlere göre borç üç nevidir:
1- Sırf kullar için olan borçlar.
2- Allah için olan ve fakat kullar tarafından istenen borçlar. Zekât bu nevidendir.
3- Kullar tarafından istenmeyen, Allah için olan borçlar. Nezir ve keffâret bu çeşit borçlardandır.
İlk iki gurupta toplanan borçlar zekât mallarının nisabını düşürürlerse, bu mallarda zekât gerçekleşmez. Üçüncü gurupta toplanan borçlar, zekâtın gerçekleşmesine mani değildir. Ayrıca borç hangi neviden olursa olsun, toprak ürünlerinde zekâtın vücubuna mani değildir.
İmâm Şafiî’ye göre borç, hiç bir malda zekâtın vücubuna mani değildir.
İmâm Mâlik’e göre borç sadece altın— gümüş- parada zekâtın vücubuna manidir. Toprak ürünleri, hayvanlar ve madenlerin zekâtında borç etkili değildir.
Hanbelîler’e göre ise borç zekâta tabi bütün mallarda etkilidir. Nisabı düşürürse zekât farz olmaz, nisabı düşürmezse borç çıkarılır, geriye kalan mal varlığının zekâtı hesap edilir.
Fakihler arasındaki bu ihtilaf, onların “zekât sırf ibadet midir yoksa malda fakir İçin gerçekleşen bir hak mıdır, yahut öncelik hangisindedir?” şeklinde zekâtın keyfiyetini farklı değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır.
b- Zekâtın Geçerli Olmasının Şartları (Sıhhat Şartlan): ı- Niyet Zekât bir yönüyle mali bir ibadettir. Çünkü İslâm’ın şartlarından biridir. Âyet ve hadislerde pek çok defa namazla birlikte zikredilmiştir.
Diğer yönüyle de ondan istifade edecek kişilerin, zenginlerin mallarında gerçekleşen bir hakkıdır, Esasen zekât devletin toplama, dağıtma yükümlülüğünü üslendiği -kendine Özgü- bir vergidir, Devlet onu mükelleflerden isteyerek vermediği takdirde, zorla tahsil eder.
Zekâtın bu iki yönünü birlikte değerlendiren fakihler diğer ibadetlerde olduğu gibi zekât borcunun ödenmesinde niyetin şart olduğunda görüş birliğine varmalarına rağmen bu niyetin ne zaman yapılacağı, niyabetle (temsil yoluyla) yapılıp yapılamayacağı, ayrıca devlet tarafından zorla tahsil edildiğinde zekât borcunun ödenmiş olup olmayacağı hususlarında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Hanefıler’e göre, niyetin, kural olarak ödeme anında bulunması gerekir. Çünkü zekât ibadettir. İbadetlerde niyet şarttır. Fakat ödemeler parça parça yapıldığı için, kolaylık olsun diye niyetin, zekât borcunun çıkarıldığı anda bulunması da yeterlidir. Bu oruçta niyetin önceden yapılması gibidir.
Zekât verilirken hükmen niyet edilmiş olması da yeterlidir. Mesela mal sahib niyet etmeden zekât borcunu verdikter sonra henüz mal fakirin elinde iken niye etmesi, yahut vekile vermesi anında niye ettiği halde vekil zekât borcunu öderke niyet etmemesi gibi durumlarda hükmeıiyet etmiş sayılır. Çünkü emreden kişinin liyeti muteberdir.
Zekâta niyet etmeden, bütün malını sa-laka olarak veren kişinin zekât borcu da lüşer. Çünkü zekât olarak o kişiye farz )lan, sadaka olarak verilen malın bir parçasıdır. Niyet zekât borcunu belirlemek için ;art koşulmuştur. Malın tümü sadaka ola-ak verilince o malın içinde kendiliğinden belirlenmiştir. Ayrıca tayin etmeye gerek /oktur.
Bir kimse ticaret niyetiyle bir araba satın jlsa, sonra onu özel oto olarak ayırıp kul-ansa, o araba zekâta tabi olmaktan çıkar. 3undan sonra onu tekrar ticaret yapmak liyetiyle, meselâ galeriye koysa bu otoyu satmadıkça, o ticaret malı olmaz. Bu, yol-:unun sırf ikamete niyet etmesiyle mukim alması, yani seferiliğinin sona ermesi, mukim olan kişinin ise yolculuğa çıkmadıkça, sırf niyet etmekle yolcu olmaması gibidir.
Hanefîler’e göre zekât namaz ve oruçta olduğu gibi niyete ehil kişilere farzdır. Çocuk ve akıl hastası niyete ehil olmadıkları için zekâtla mükellef değillerdir.
Hanefî mezhebinde müftabih (kendisiyle fetva verilen) görüşe göre zekât memuru açık mallardan (el-emvalu’z-zâhire) zekâtı zorla almış ise, mükellefin üzerinden zekât borcu düşer, gizli mallardan zorla zekât alındı ise zekât borcundan mükellef-niyet etmemiş ise- kurtulamaz.
Şâfiîler’e göre; tercih edilen görüş -Hanefîler’de olduğu gibi- niyetin zekât borcunu çıkarma anında yapılabileceğidir. Çünkü niyeti zekât borcunu hak edenlere verirken şart koşmak güçlük doğurur. Onun için malında vekil tayin eden kişinin devir esnasında zekâta niyet etmesi yeterlidir.
Şâfiîler çocuk ve akıl hastasının mal varlığından veli ve vasilerinin zekât ödemekle mükellef oldukları görüşündedir. Bu durumda veli veya vasi çocuk ve akıl hastasının mallarının zekâtını öderken niyet edeceklerdir. Eğer niyet etmezlerse -kusurlarından dolayı- o mallan tazmin etmekle yükümlü olurlar.
Zekât memuru zekâtı zorla tahsil eder, mükellef de niyet ederse bütün mallarda zekât borcu düşer. Mükellef niyet etmez, memur niyet ederse -doğru kabul edilen görüşe göre- yine verilen zekât geçerli olur. Ama memur niyet etmezse zekât ödenmiş olmaz. Mezhebin görüşüne göre yöneticinin niyet etmesi vaciptir ve niyeti mükellefin niyeti yerine geçmektedir.
Mâlikîler’e göre, niyet zekât borcunu çıkarırken vacip olmakta, hak edenlere verirken niyet edilmesi de yeterli bulunmaktadır. Zekât borcunu ayırırken veya onu öderken niyet etmeyip daha önce veya daha sonra niyet edilirse zekât mükellefiyeti düşmez.
Zekât zorla tahsil edildiğinde zekât memurunun niyeti, mükellefin niyeti yerine geçer.
Hanbelîler’e göre, niyetin malın verilmesinden az önce yapılması caizdir. Aynı zamanda zekâtta vekalet caizdir. Mal sahibinin niyeti olmadığı müddetçe zekât memurunun niyeti geçerli değildir.
2- Zekâtı, Ona Hak Kazananların Mülkiyetine Geçirmek (Ehline Temlik)
Zekâtı, ona ehil olanlara vermek yani onların mülkiyetlerine geçirmek (temlik) şarttır. Bu itibarla bir kimse zekât niyetiyle bir fakir veya yetimi yedirse bu zekât borcunu ortadan kaldırmaz. Ancak zekâta niyet edilerek, yedirilecek şeyler onlara verilse zekât ödenmiş olur. Çünkü zekât niyetiyle fakire, yetime mal vermek temliktir. Böylece fakir, yetim kendi malından yemiş olur.
Ölülere kefen alma, ölülerin borçlarını ödeme gibi yollarla zekât borcu ifa edilmiş olmaz. Yine fakirlere, İlim tahsil edenlere yardım eden dernek, vakıf vb. kuruluşlara zekât verilerek, “zekâtın verileceği kişiler” başlığında açıklanacak olan “yoksullar” faslına göre zekât ödemesi yapılmış olmaz. Aynı başlıkta açıklanacak olan “fî sebilillah” faslındaki tebliğ ve cihat amacını gerçekleştirmeye yönelik kuruluşlara, hatta cami, okul, hastane gibi kurumlara ise, bazı fa-kihlere göre bu fasıldan zekât verilebilir. Öte yandan vakıf vb. kuruluşlara, zekât verilebilecek kimselere temlik için vekalet verilmesi ve bu kuruluşların da emanete riâyet ederek bunu hak sahiplerine temliki halinde zekât geçerli olur.
Bir fakiri zekâta mahsup olmak üzere bir dairede oturtmakla da zekât borcu ödenmiş olmaz. Çünkü bu da temlik sayılmaz.
Zekât usul (baba, dede, …) ve furua (çocuk, torun, …) da verilemez. Çünkü zekât verenle usul ve furuu arasında menfaat ilişkisi vardır. Dolayısıyle burada tam anlamıyla temlik gerçekleşmez.
Aynı şekilde kişi zekâtını karısına da veremez. Ebû Hanîfe’ye göre kadın da zekâtını kocasına veremez.
Borçlunun borcu zekât yerine geçer mi?
Fakir bir kimsede alacağı olan zengin, alacağımı sana zekât olarak veriyorum dese Hanefî mezhebinde -en sağlam bulunan görüşe-, Şafiî ve Hanbelîler’e göre bu zekât yerine geçmez. Çünkü zekât borcu mal sahibinin zimmetindedir. Onu başkasının mülkiyetine geçirmedikçe yani eline vermedikçe zimmeti borçtan kurtulmaz. Ancak borçlu borcunu alacaklıya ödese sonra tekrar zekât olarak ondan alsa bu caizdir.
Borçlu, zengin alacaklısına “Bana zekâtını ver, senin borcunu ödeyeyim” dese alacaklı da zekâtını ona verse, zekât borcunu Ödemiş olur. Borçlu onu aldıktan sonra kendi borcunu Ödemek zorunda değildir. Ama borç yerine, aldığı zekâtı verirse borcunu Ödemiş olur.
Bütün bunlar zekât borcunun ancak temlik suretiyle ödenebileceğini göstermektedir. Ayrıca bu temlikin zekâtı hak edenlere yapılması da şart koşulmuştur. Bu itibarla zekât dince zengin sayılan kişilere, onların küçük çocuklarına da verilemez. Çünkü onlar zekâta ehil değildir. Zenginin yetişkin çocuğu, nafakası babasına ait de olsa, zengin sayılmaz. Zenginin fakir karısı da böyledir.
Zekât Haşimoğullarına da verilemez. Hz. Peygamber kendi soyuna zekât verilmesini yasaklamıştır. Böylece Hz. Peygamber bir devlet gelirini -hak da etseler- sülalesine yasaklayan tek tarihi şahsiyettir. Belki de O, bu uygulaması ile zekât mallarına göz diken kötü kişilerin çeşitli istismarlarına mani olmak istemiş ve zekât gelirlerini Haşimoğullarına yasaklamıştır.
Haşimoğullari; Ali, Abbas, Caferu’t-Tayyar, Akîl ve Haris b. Abdulmüttalib soyundan gelenlerle bunlar tarafından hürriyete kavuşturulan kişilerdir.
E- Zekâta Tabi Mallar
Kur’ân Tevbe sûresi 34-35. âyetleri ve hadisler altın ve gümüşün zekâta tabi mallardan olduklarına açıkça işaret etmektedir.
Hz. Peygamber ve onu takip eden Hulefa-i Râşidîn ve Emevîler devirlerinde piyasada tedavülde olan para, dirhem (gümüş) ve dinar (altın) adı verilen paralar idi. Ayrıca külçe halinde altın ve gümüşler de Ödemeler için kullanılıyordu.
Bu itibarla altın-gümüş paradan zekât yükümlülüğü konusu:
a- Mübadele aracı olması bakımından nakid (madrub) veya külçe altın ve gümüş,
b- Altın ve gümüşten yapılan ziynet eşyası,
c- Bugünkü paralar, olmak üzere üç ayrı alt başlıkta ele alınmalıdır.
a- Mübadele aracı olması bakımından nakid veya külçe altın ve gümüş:
Hadis kitaplarının ittifak halinde Ebû Said el-Hudrî’den rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber 5 ukiye (200 dirhem)’ den az olan gümüşte zekât yükümlülüğünün olmadığını bildirmiştir (Buhârî, zekât, 32}. Ayrıca Hz. Peygamber gerek para ve gerekse külçe halindeki gümüşün 1/40 (%2.$) nisbetinde zekâta tabi olduğunu bildirmiştir (Buhârî, Zekât, 38).
Böylece Hz. Peygamber tarafından gümüşün zekât nisabı 200 dirhem, nisbeti de 1/40 (%2.5) olaraktayin edilmiştir.
Gümüşün nisab ve nisbetlerini bildiren hadisler kadar meşhur olmasa da, altının nisab ve nisbetini bildiren hadisler de kaynak eserlerimizde yer almaktadır.
Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin her 20 dinar altından 1/2 dinar zekât aldığı rivayet edilir (Ebû Ubeyd, 1167,1107).
Mezhep imamları gümüşün zekât nisabının 200 dirhem, altının nisabının 20 miskal, her İkisinin de zekât nisbetlerinin a/40 (% 2.5) olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Dirhem ve Dinarların Bugünkü Ölçülerle Ağırlıkları:
Fıkıh ve tarih kitapları dirhem ve dinarların ağırlıklarının arpa, buğday, hardal gibi hububatla tesbit edildiğini, altın para birimi dinarla miskalin eşit ağırlıkta olduklarını kaydederler. Ayrıca dirhemle dinar arasında -her 7 dinarın ao dirheme eşitliği gibi-aritmetik bir bağın bulunduğunu bildirirler. Ancak şerT dirhem ve dinarın ağırlıklarının hububatla tesbitinde -ne kadar titizlik gösterilse de- farklı rakamlar verilmektedir. Mesela Şafiî, Mâlikîve Hanbelîfakihle-rine göre bir miskal (dinar) 72, bir şerl dirhem 50 2/5 arpa danesi, Hanefîler’e göre ise 1 miskal 100, bir şer*î dirhem 70 arpa danesi ağırlığındadır. Öyle anlaşılıyor ki, hububat ağırlıkları yetiştikleri toprağın nemli ve kurak oluşuna bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Bunun sonucu olarak dinar ve dirhemin ağırlıkları gram cinsinden ifade edildiklerinde -az da olsa-ortaya farklı rakamlar çıkmaktadır.
O halde şerT dirhem ve dinarın ağırlıklarını ve buna bağlı olarak da altın ve gümüşün gram cinsinden nisab miktarlarını tayin etmekte sağlıklı sonuca götürecek yol, Hz.Ömer tarafından esasları konan, bu esaslara uygun olarak Abdülmelik b. Mervan devrinde kestirilen, sahabe ve tâbiûn tarafından kabulle karşılanan İslâm sikkelerinin araştırılıp bulunarak tartılma-sıdır. Bugün o zamandan kalma, pek çok dirhem ve dinarlar müze ve koleksiyonlarda muhafaza edilmektedir. Araştırıcılar da bunların ağırlıklarını tesbit etmişlerdir. Bu tesbitlere göre Abdülmelik b. Mervan devrinde basılan ilk İslâmî altın paralar (dinar) 4.25 gram ağırlığındadır. Her 10 dirhem 7 miskal ağırlığında olduğuna göre 1 dirhem de 7/10 x 4.25 = 2.975 9r- dır. Buna göre:
Altınının gram cinsinden nisabı 20 (miskal altın) x 4,25 = 85 gram altın,
Gümüşün gram cinsinden nisabı 200 (miskal gümüş) x 2.975 = 595 gram gümüştür.
Bu iki maddenin zekâtlarını hesap ederken -hayvanların zekâtında olduğu gibi- iki nisab arasındaki miktarın zekâta tabi olup olmadığı hususunda:
İmâm Şafiî, Mâlik, Ahmed b. Hanbel, Ebû Yusuf ve İmâm Muhammed altın ve gümüşün nisabdan fazla miktarının az olsun çok olsun 1/40 (% 2.5) nisbetiyle hesab edilerek elde edilen tutarın zekât olarak ödeneceği görüşünü savunurlar.
İmâm Ebû Hanîfe ve Züfer nisab fazlası her 40 dirhemde 1 dirhem, her 4 dinarda 1 dinar zekât ödenmesi görüşünü ileri sürerler.
Görüldüğü gibi fakihler çoğunluğu altın ve gümüş nisab fazlası olduğu zaman nisabla birlikte kıymetlendirilip 1/40 inin zekât olarak Ödeneceği kanaatindedir.
Altın ve gümüş nisabdan az ise nisabı tamamlamak için biri diğerine ilave edilebilir mi? İlave edilirse bu hususta vezne mi, yoksa kıymete mi itibar edilir?
İmâm Şafiî ve Ahmed b. Hanbel altın ve gümüşün iki ayrı madde olduklarını ve nisabı tamamlamak için birbirine ilave edilemeyeceklerini söylerler.
İmâm Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre nisabı tamamlamak için altın ve gümüşten her biri diğerine ilave edilir. Bu ilave Ebû Hanîfe’ye göre kıymet dikkate alınarak, Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre nisabın cüzleri esas alınarak yapılır. Mesela 100 dirhem gümüş ile 100 dirhem gümüş kıymetinde 10 miskal altına sahip olan kimseye; Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre zekât farzdır. 50 dirhem gümüş ile 150 dirhem gümüş değerinde 10 miskal altına sahip olan kimseye sadece Ebû Hanîfe’ye göre zekât farzdır.
b- Altın ve gümüşten yapılan ziynet eşyası:
Altın ve gümüşten yapılan kadın ziynet eşyasının zekâta tabi olup olmayacağı sahabe devrinden itibaren tartışma konusu olmuştur.
Hanefî mezhebine göre altın ve gümüşten yapılmış süs eşyaları zekâta tabidir. Mesela altın ve gümüşten yapılmış bilezik, kolye, gerdanlık gibi kadın süs eşyası nisaba ulaşır ve üzerinden bir sene geçerse, o günkü altın fiyatları ile değeri bulunur ve 1/40 zekâtı verilir.
İmâm Şafiî, İmâm Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise mubah olan kadın süs eşyası zekâta tabi değildir. Ancak Şâfiîler’e göre kadın süs eşyalarında israfa kaçarsa, mesela 200 miskal (850 gram) ağırlığında ziynet eşyası bulundurursa bunların zekâtını vermesi gerekir.
Kadın süs eşyasının zekâta tabi olup olmaması hususunda iki farklı görüş j|eri süren fakihler, bu konu ile ilgili aşağıdaki hususlarda da görüş birliğine varmışlardır:
1- Hangi maddeden olursa olsun, altın ve gümüş dışındaki süs eşyaları zekâta tabi değildir.
2- Erkekler tarafından kullanılan veya dince kullanılması haram sayılan altın-gümüş mamulü bütün süs eşyası zekâta tabidir.
c- Bugünkü madeni ve kağıt paraların zekâtı:
Para; herkes tarafından tereddütsüz mal ve hizmetlerin ödemelerinde kullanılan bir araçtır. Tarihin ilk devirlerinde alış-veriş trampa usulü ile, mallar mallarla değiştirilerek yapılırdı. Ancak bu, kumaş verip de buğday almak isteyenin pazarda mutlaka buğday verip de kumaş almak isteyeni bulmasını gerektiriyordu. Bu yüzden değiştirilmek istenen değerler arasında bedel olabilecek bir mübadele aracı arandı. Önceleri bu araç her türlü malın satın alınmasını sağlayan bir mal oldu. Sonra gümüş bulundu. Daha sonra da altın gümüşle birlikte mübadele aracı olarak kullanılmaya başlandı. Giderek altın ve gümüşün uzak yerlere kolayca taşınabilmesini temin için ona bir biçim verme düşüncesi doğdu ve altın ve gümüş paralar bastırıldı. Tedavül vasıtası olarak bunlar kullanıldı. Daha sonra itibarî değeri olan banknot ve kağıt para kullanılmaya başlandı. Devlet Bankası tarafından piyasaya çıkarılan kağıt paraların ilk biçimi banknotlardır. Önceleri bankalar kendilerine para yatıranlara, bu parayı teslim aldıklarına dair banknot adı verilen bir çeşit senet verirlerdi. Bu senetlerin değeri garantilenmişti. Bu bakımdan banknotlar da madenî paralarla birlikte kullanılmaya başlandı. Bu banknotların elden ele dolaşması ve hep birden karşılıkları çekilmek için bankalara götürülmemesi, karşılıksız olarak da banknot çıkarma imkanını sağladı. Sonraları devlet, kanunlarla banknotları karşılığı istenmeksizin zorunlu olarak geçerli kıldı. Bu bakımdan devlet tarafından çıkarılan ve zorunlu olarak geçerli kılınan kağıt paraya da banknot dendi.
Mezhep imamları devrinde kağıt para henüz kullanılmadığı için kağıt paranın zekâtı ile ilgili açık bir hükme, onların fetvalarında rastlanmaması tabiidir. Altını temsil eden ve altın yerine ödemelerde kullanılan para türünün (banknot) kullanıldığı devirde yaşayan fukaha, bu paralan “karşılığı hemen ödenebilen borç senedi” olarak değerlendirmiş ve borcunun dışında, üzerinden bir yıl geçmiş nisab miktarı, yani 85 gram altın veya 595 gram gümüş karşılığı parası olanların bu paranın 1/40 {% 2.5)inı zekât olarak vermeleri gerektiğini söylemişlerdir.
Kağıt para giderek altına bağlı olmaktan çıkarılmış ve tamamen mübadele aracı olmuştur. Bugün kağıt para eşyanın bedeli (semeni) olarak kullanılmaktadır. Alış-veriş onunla yapılmakta, işçi ücretleri, memur maaşları v.s onunla verilmekte, zenginlik ölçüsü kabul edilmektedir. İhtiyaçların giderilmesi, kâr etme gibi ekonomik faaliyetlerde altın kuvvetinde ve onun gibi görev yapmaktadır.
Bütün bunların anlamı, kağıt paranın şerl para olan altın ve gümüşün mübadele vasıtası olarak yapmış oldukları görevi yüklenmiş olmasıdır. O halde, o parada da, altın ve gümüş parada olduğu gibi, fakir ve yoksulların hakkı vardır ve bu hak zekât şeklinde ödenmelidir.
Madeni ve kağıt paralar altın, gümüş ve ticaret mallan hükmündedir. Kendi başlarina veya altın-gümüş ve ticaret mallarıyla beraber nisab miktarına ulaşınca sene sonunda 1/40 (% 2.5/1™ zekât olarak vermek gerekir.
2- Ticaret malları:
Kur’ân-ı Kerîm’de Bakara sûresi 267, âyette mealen şöyle buyurulur:
“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin; göz yummadan alamayacağınız âdi, bayağı şeyleri vermeye kalkmayın. Bilin ki Allah müstağnidir, övülmeye lâyıktır.”
Yukarıdaki âyette geçen “kazandıklarınızın temizlerinden… infak edin” anlamındaki ibare fakihlerin çoğunluğu tarafından “ticari yolla elde ettiğiniz kazançtan zekât veriniz ” şeklinde anlaşılmıştır.
Ebû Davud’un Semüre b. Cündüb’den rivayet ettiği bir hadiste, adı geçen sahabi, Hz. Peygamber’in ashabına, ticaret maksadıyla ellerinde bulundurdukları mallarından zekât ödemelerini emrettiğini haber verir.
Hz. Ömer -halifeliği zamanında- deri ticareti ile uğraşan Hammas’a:
“- Ey Hammas, malının zekâtını öde” der. Hammas da:
“- Benim zekât ödemeyi gerektirecek bir malım yoktur” diye cevap verince Hz. Ömer:
“-(Şu) malını paraya göre değerlendir ve bulduğun kıymet üzerinden zekâtını öde” der (Ebû Ubeyd, Emval nr. 1179-1180). Buhârî’nin “Sahih” adlı eserinde “Kazanç ve ticaretin zekâtı” babında ele aldığı yukarıda kaydettiğimiz âyet ile, Hz. Peygamber’in Semüre b. Cündüp’ten rivayet edilen hadisi ve Hz.Ömerin tatbikatı ticaret mallarının zekâta konu olduğuna.birer delildir.
Altın ve gümüşün zekâtı bahsinde belirtildiği gibi altının nisabı 20 miskal (85 gram) altın, gümüşün nisabı da 200 dirhem (595 gr) gümüştür. Ticaret mallarının nisabı da ya 20 miskal altın veya 200 dirhem gümüş karşılığıdır. Bu değerlerden noksan olan ticaret malı zekâta tabi değildir.
İslâm fakihlerİ her çeşit ticaret malının zekâta tabi olacağında görüş birliğine varmışlardır. Ancak ticaret mallarında zekâtın farz olması için aranan nisab şartının sene başında mı, sene sonunda mı, yoksa bütün sene boyunca mı bulunması gerekeceği, ödemenin aynî mi, yoksa nakdî mi yapılacağı gibi hususlarda ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Hanefî fakihlerine göre, ticaret mallarının kıymeti sene başında ve sene sonunda, yukarıda gösterilen altın veya gümüş nisaplarının altına düşmemelidir. Aksi halde bu mallarda zekât hükmü gerçekleşmez. Ticaret mallarının kıymetlerinin sene içinde nisabın altına düşmesi zekâtın farz olmasına mani değildir.
Mâlikî ve Şafiî fakihlerine göre, ticaret mallarında nisab sadece sene sonunda aranır. Sene başı ve sene içinde nisabın düşmesi bu mallarda zekâtın vücubuna mani değildir.
Hanbelîler’e göre ise, ticaret mallarında zekâtın gerçekleşmesi için bütün sene boyunca nisabın bulunması gerekmektedir. Sene içinde malın kıymeti nisabın altına düşerse havi (bir yıl geçme şartı) kesilmiş olur. Bu durumda zekâtın tahakkuku için tekrar bu mal üzerinden bir sene geçmesi gerekir.
Ticaret mallarının sene sonunda kıymetleri mal oluş fiyatlarına göre tesbit edilir. Bu tesbit işleminde mal sahibi dilerse altın, dilerse gümüş nisabını esas alır. Ancak malın değeri 200 dirhem (595 gr.) gümüşe eşit olduğu halde, 20 miskal/85 gr altına eşit olmazsa nisaba ulaştığına hükmedilir.
Günümüzde altına göre gümüş çok değer kaybetmiş, altın ve gümüş nisabı arasında büyük bir dengesizlik meydana gelmiştir. Bu durum gerek paranın ve gerekse ticaret mallarının nisabında altının mı yoksa gümüşün mü esas alınması gerektiği tartışmasını gündeme getirmiştir. Mu-hammed Ebû Zehra gibi günümüz fıkıh bilginleri, altının asırlardır değerini koruduğunu dikkate alarak gerek para (banknot) ve gerekse ticaret mallarının nisabını tayinde altın nisabının esas alınmasını uygun görürler.
Ticarete konu olan her mal, şartları tahakkuk edince zekâta tabi olur. Bunları sayı ile sınırlamak mümkün değildir. Her çeşit giyim eşyası, gıda maddeleri, inşaat malzemeleri… ticaret niyeti ile elde bulundurulursa o ticaret malıdır ve zekâta tabidir.
Ticaret malları, sene içinde kendi cinsleri veya başka bir malla değiştirilirse havi (1 sene geçme müddeti) kesilmiş olmaz. Tüccar sene sonunda sahip olduğu mallarının değerini hesaplar, buna mevcut parasını ve alacaklarını ilave eder. Bulduğu toplam değerin 1/40’ını {% 2.5) zekât olarak verir.
Hanefıler’e göre ticaret mallarının zekâtı hesap edilirken borçlar çıkarılır.
Şâfiîler’e göre ise borç zekâtı etkilemez. Mevcut malın zekâtı -borç dikkate alınmadan- hesap edilip verilir.
Ticaret mallarının zekâtı 1/40 CA2.5) oranında, Hanefıler’e göre mal olarak verilebildiği gibi toplam değer üzerinden para olarak da ödenebilir. Şâfiîler’e göre ise hangi maldan zekât veriliyorsa o maldan çıkarılmalıdır.
3- Toprak Ürünleri:
Toprak ürünlerinden verilmesi gereken zekâta “öşür” (uşr) denir. Öşrün vücub şartları, nisabı, nisbeti ve tahsil zamanı ile ilgili özel hükümlervardır.[1][88]
4- Bal ve Diğer Hayvan Ürünleri: Hanefî mezhebine göre öşür topraklarından elde edilen baldan 1/10 nisbetinde zekât alınır. Ahmed b. Hanbel de balın zekâta tabi olacağı görüşündedir. İmâm Mâlik ve İmâm Şafiî’ye göre ise bal zekâta tabi değildir.
Balın zekât mallarından olduğu görüşünü savunan Hanefî ve Hanbelî fakîhleri, bu görüşlerini konu ile ilgili Hz. Peygam-ber’den rivayet edilen hadislerle “Bal arı tarafından bir toprak ürünü olan çiçek özlerinden elde edilir. Hububata zekât farz olduğu gibi bala da farzdır” şeklindeki kıyasla delillendirirler. Şafiî ve Mâlikî mezhebi fakîhleri ise bu konuda sahih bir haberin mevcud olmadığını, balın süt gibi bir hayvanın ürünü olduğunu, sütün zekâta tabi olmadığında görüş birliği bulunduğunu, aynı şekilde balın da zekâta tabi olmaması gerektiğini ileri sürerler.
Ebû Hanîfe, ziraî mahsullerin zekâtı bahsinde ele aldığımız görüşüne uygun olarak balda da nisabın aranmayacağı, balın azından da çoğundan da zekât verilmesi gerektiği görüşündedir.
Ebû Yusuf’a göre, kıymeti ölçekle (vesk) ölçülen toprak ürünlerinin en ucuzunun nisab miktarına ulaşmayan (mesela 5 vesk arpa değerinden aşağı olan) bal zekâttan muaftır. Bu değer ve bunun üstünde değere sahip olan bal zekâta tabidir.
İmâm Muhammed’e göre ise balda aranan nisab 5 “fark” dır. 1 “fark” ise 36 “rıtl” dır. (Hacim ölçüsü olarak rıtl bölgelere göre farklılıklar taşımakla beraber, Bağdat rıtılı o, 408 litredir)
Fakihlerin saime hayvanın sütünü zekâttan istisna eden, arının balını zekât malları arasında sayan görüşünü tahlil eden “Fıkhu’z-zekât” adlı eserin sahibi Yusuf el-Kardavîşu neticeye varır:
Süt, üzerinden zekât alınan saime hayvanın ürünüdür. Bal ise zekâta tabi olmayan hayvanın ürünüdür. Bundan anlaşılan “Aslı zekâta tabi olmayan şeyin mahsulüne zekât gerekir”. Kardavî bu esastan hareketle (balda olduğu gibi) sırf sütü için beslenen hayvanın sütü, ipek böceğinin ipeği gibi hayvan ürünlerinin de safi gelirlerinden 1/10 nisbetinde zekât alınması görüşünü savunur.
5- Madenler ve Deniz Mahsulleri:
Bakara sûresi 267. âyette geçen “Sizin için yerden çıkardıklarımızdan infâk ediniz…” ifâdesi ile genel olarak ziraî mahsullerden zekât yükümlülüğüne işaret edilmiş olup, zikredilen âyetteki “infâk ediniz” emri, fakihlerin çoğunluğu tarafından “zekâtını veriniz” anlamında tefsir edilmiştir (ayrıca bk. ÖŞÜR). Allah Teâlâ topraktan çeşitli mahsuller bitirdiği gibi, O’nun yarattığı çok çeşitli madenler de yine topraktan çıkmakta ve çıkarılmaktadır. Bu sebeple, fakihler zikredilen âyetin umumi anlamı
gereğince madenlerde ödenmesi gerekli bir “hakkın” bulunduğunu düşünmüşlerdir.
Kur’ân’da madenlerde mâli bir yükümlülüğün olduğuna işaret eden başka âyet bulunmamaktadır. Ancak “el-Hadîd” ismini taşıyan bir sûre (57) ile altın, gümüş, demir, bakır, kurşun gibi madenleri insanlığa faydaları ve çeşitli özellikleri ile ele alan pek çok âyet vardır.