Share
İslamda Zekat Nedir?
Question
Zekât Hakkında Bilgi
Zekat Nedir? İslamda Zekat İle İlgili Hükümler

Dinimizde Zekat ibadeti Dört (4) mezhebe göre
Zekat hakkında geniş bilgi (vaaz)
A- Zekâtın Tanımı Ve Mahiyeti
B- Zekâtın Önemi Ve Yararları
C- Zekât İle İlgili Temel Terimler
D- Zekâtın Şartları
E- Zekâta Tabi Mallar
F-Zekâtın Ödenme Zamanı Ve Şekli:
G- Zekâtın Verileceği Kişiler (Zekâtın Sarf Yerleri)
H- Zekâtın Dağıtımı
İ- Zekât Vermede Yanılma
J- Zekât Vermenin Âdabı
A- Zekâtın Tanımı Ve Mahiyeti
a- Zekâtın tanımı:
Zekât sözlükte artma, çoğalma, arıtma, övgü ve bereket gibi anlamlara gelir. Kur’ân’da ve hadislerde bütün bu anlamlar için kullanılmıştır.
İslâm hukukçuları zekâtın terim anlamı ile İlgili çeşitli tarifler vermişlerdir. Bunları da dikkate alarak zekâtın tanımı şu şekilde yapılabilir:
Zekât; Allah’ın, Kur’ân’da zikredilen sınıflara verilmek üzere farz kıldığı, dince zengin sayılan kişilerin mallarından alınan belirli paydır. Ayrıca, bu payın maldan çıkarılma işlemine de zekât denir.
Kur’ân’da ve hadislerde “sadaka” kelimesi de zekât anlamında kullanılmıştır. Doğru söylemek, sözünü tutmak gibi anlamlar taşıyan ve “sıdk” kökünden alınmış olan bu kelime, daha sonraki devirlerde gönüllü mali ödemeler için kullanılmaya başlanmıştır.
b- Zekâtın tarihçesi:
Zekâtın kısa tarihini izleyebilmek için Kur’ân’ın hicretten önce ve hicretten sonra nazil olan ve mali yükümlülükleri konu alan âyet ve surelerini, iniş sırasına göre incelemek gerekir. Böylece zekât kurumunun Önce Mekke devrinde temellerinin nasıl atıldığını, daha sonra Medine döneminde nasıl gelişip kurumlaştığını görmek mümkün olacaktır.
Kur’ân’ın ilk nazil olan kısa ve özlü Mekkî sureleri incelendiğinde, bu surelerde içice Üç konunun işlenmiş olduğu görülür.
1- Allah birdir.
2- Mekke toplumunda korkunç sosyo ekonomik farklılıklar vardır. Giderilmelidir.
3- İnsan kendisinden olduğu kadar çevresinden de sorumludur.
İslâmın ilk yıllarında nazil olan ve kronolojik yönden 4. sırada yer alan Müddessir (74) sûresinin 42-44. âyetlerinde, cehennem ehlinin bu kötü sonuca, nama2 kılmadıkları ve yetimi doyurmadıkları için düştükleri belirtilmiş; Kalem sûresi (68) 24. ayette de yetime ikram etmeyen, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyenler kotülenmiştir. Duha (93) sûresinin 9-11. âyetlerinde Peygamberimize ve dolayısıyla bütün müslümanlara hitaben “Sakın yetimi hor görme, sakın bir şey isteyeni azarlama” şeklinde uyarıda bulunulmuş, bundan sonra Maun sûresinde (107/1-3) kıyameti yalanlayanların aynı zamanda yetimi İtip kakan, yoksulları doyurmadıkları gibi başkalarını da bu yönde teşvik etmeyen kişiler oldukları bildirilmiştir.
Aynı ifade Hakka sûresi 34. âyette tekrarlandıktan sonra artık müslümanlara Hz. Musa ve Hz. İsa’nın da kavimlerine namazın yanında zekâtı emrettikleri hatırlatılmış, böylece ileride Medine devrinde belirecek olan namazın zekâtla birlikte zikredilmesi üslûbu başlamıştır.
Mekkî Zâriyât sûresinde {51/19) Allah Teâlâ’nm katında nimet ve cennetlere hak kazanan muttaki kulların mallarında “Sa’il (isteyen) ve mahrum olanlar için” bir hak olduğu dile getirilmiş, bu hak Meâric sûresinde (70/24) bir kelime ilavesiyle “malûm hak” şeklinde sözedilmiştir. En’am sûresinde de (6/141) bu haktan başka, toprak ürünlerinden hasat günü ödenmesi gereken bir hak bulunduğu belirtilmiştir.
İşte Kur’ân daha Mekke devrinin ilk yıllarında vahdaniyet yani bir Allah inancı ile, sosyo-ekonomik dengenin kurulması ve korunması arasında çok sıkı bir bağ bulunduğu düşüncesini müslümanların kafalarına ve gönüllerine yerleştirmiş, mali yükümlülükler alanında herşeyden önce, toplumun bu yönde bilinçlendirilmesine ağırlık vermiştir. Bu arada 8 Mekkî âyette zekât kelimesi de kullanılmıştır.
Zekâtın Medine’de farz kılındığı dikkate alındığında, bu Mekkî âyetlerde geçen zekât kelimesi ile Medine’de farz kılınan, nisabı, nisbeti belirli, sarf yerleri gösterilmiş zekâtın kastedilmediği anlaşılmış olur.
Mekke devrinde sözü edilen zekât nisabı, nisbeti ve sarf yerleri belirlenmemiş mutlak zekâttır. Bunun nisbet ve miktarını müminler durum ve şartlara göre belirliyorlardı.
Hz. Peygamber, Medine’ye hicreti sırasında ilk dinlenme yeri olan Küba’da okuduğu hutbede “Yarım hurma ile de olsa Cehennem ateşinden korunun” {Buhârî, Zekât, ı; Müslim, Zekât, 68) buyurarak mali yükümlülük konusunu ele almış; Medine’ye vardığında ensarla muhacirin arasında mallarda ve elde edilecek kazançlarda ortaklığı sağlayacak şekilde bir kardeşlik anlaşması gerçekleştirmiştir.
Medine devrinde mâlî konular tekrar ele alınmış Medenî âyetler giderek artan bir ehemmiyetle mümin hayatının bu yönü üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu devirde zekât teriminden başka bir de, Mekke devrinde olmayan ve zekât ile eşanlamlı kullanılan “sadaka” terimi 12 ayrı Medenî âyette zikredilmiştir.
Medenî âyetlerde zekât kelimesinin İçeriği “İhsan”, wbirr” gibi kelimelerle ifade edilen gönüllü ödemelerden açık bir şekilde ayrılmış, bu’devirde doğrudan müminlere yöneltilen “zekât veriniz” veya Hz. Pey-gamber’e yöneltilen “Onların mallarından sadaka al” (et-Tevbe 103) şeklindeki hitaplarla zekâtın cebrîlik unsuru taşıyan, yerine getirilmesi zorunlu, ilahî, dinî bir yükümlülük olduğu açık bir şekilde ortaya konmuştur.
Böylece zekât Kur’ân’da 8’i Mekkî surede olmak üzere 30 ayrı âyette mârife (belirli isim) olarak tekrarlanmıştır. Bunların 27 sinde namazla birlikte aynı âyette zikredilmiştir.
Kehf sûresi (18/81) ve Meryem sûresi (19/13) âyetlerde nekre (belirsiz isim) olarak zikredilen zekât kelimesi burada incelenen zekâttan başka anlamlarda kullanılmıştır.
Zekâtın Medine devrinin hangi yılında farz kılındığı hususunda İslâm bilginlerince farklı tarihler gösterilmiş, bazıları zekâtın hicri 2. yılda Ramazan orucundan önce, bazıları da aynı yıl Ramazan orucundan sonra farz kılındığını söylerken, Ibnü’l-Esîr (ö. 630/1292) zekâtın hicri 9. yılda farz kılındığını İleri sürmüştür.
Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamberin zekât farz olmadan önce fıtır sadakasını vermeyi emrettiği, zekât farz kılındıktan sonra onu ne emrettiği ve ne de yasak ettiği, ancak müslümanların her Ramazan ayında bayram namazından önce fıtır sadakası vermeye devam ettikleri belirtilmektedir.
Fıtır sadakasının zekâtın farz olmasından önce emredildigini açıkça gösteren bu hadisten zekâtın Ramazan orucundan hemen sonra farz kılınmış olduğu sonucu da çıkmaktadır. Ramazan orucunun ise, hicretin ikinci yılında farz kılındığı hususunda bilginler görüş birliği içindedir. Buna göre zekâtın da hicrî ikinci yılın Ramazan ayından sonra farz kılındığı anlaşılmaktadır. İbnü’l-Esîr’in görüşüne gelince, bunu zekâtın devlet tarafından düzenli bir şekilde toplanıp dağıtılmaya başlanması tarihi olarak açıklamak mümkündür.
BENZER KONULAR:
Answers ( 46 )
Hz. Peygamber hadislerinde madenleri mülkiyet ve vergi hukuku yönünden ele aldığı gibi, maden ve diğer yeraltı zenginliklerini veya sadece yer altında gömülü antika, hazine ve benzeri eşyayı ifade eden “Rikaz” terimi ile de meseleye temas etmiştir. Bu itibarla konuyu;
a- Rikaz,
b- Madenler,
c- Deniz mahsulleri olmak üzere üçlü bir ayırıma tâbi tutmak uygun olacaktır.
a- Rikaz: Maden, define, hazine ve insanlar tarafından yer altına gömülüp gizlenen her türlü eşyayı ifade eden umumî bir terimidir.
Hz. Peygamber “Rikazda humus 1/5 (nisbetinde vergi) vardır” buyurmuştur (Ebû Ubeyd, nr. 856-860).
Hz. Ömer’in Medine dışında bulunan 1000 dinar altın paranın 200 dinarını devlet adına beytülmale aldığı {Ebû Ubeyd nr. 874), Hz. Ali’nin de madenleri “rikaz” diye isimlendirip, çıkarılan maden parçalarından ve bulunan eski devirlere ait paralardan 1/5 nisbetinde vergi aldığı rivayet edilir (Ebû Ubeyd nr. 871, 875).
Rikazla ilgili hadis ve sahabe tatbikatını değerlendiren fakihler, bu terimin kapsamı üzerinde görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
İmâm Şafiî, İmâm Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre Yıkaz” eski devirlerde yer altına saklanan ve İslâmî devirde bulunan kıymetli eşya, hazine ve definedir. Madenler rikazın kapsamına girmez. Hatta İmâm Şafiî rikazı sadece cahiliye devrinde gömülmüş olan altın ve gümüşe hasreder (Ebû Ubeyd nr.862, Şevkani, Neyi, 4/166).
Hanefî fakihleri ise hem madenleri ve hem de eski devirlerde yer altına gömülüp gizlenen her nevi kıymetli eşyayı “rikaz” mefhumu içinde mütalaa ederler.
Hatta Kâsânî, rikazın hakikî anlamda maden, mecazî anlamda defineye ad olarak verilmiş olduğunu belirtir.
Rikaz; eski devirlerde yer altına gömülen veya herhangi bir sebeple yer altında kalan kıymetli eşyayı ifade ettiğinde,
1- Mevat (işlenmemiş, sahipsiz) topraklarda veya sahibi bilinmeyen topraklarda bulunmuş ise 1/5 i vergi olarak alınır, kalan 4/5 i bulana verilir. Mülk arazide bulunmuş ise Hanefîler’e göre 4/5 i mülk sahibi veya varislerine ait olur. Bu eşyayı Gayr-i müslim tebadan biri de bulsa çocuk
c- Deniz Ürünleri:
Ebû Yusuf, denizlerden çıkarılan inci, mercan gibi kıymetli süs eşyası ile anber gibi kokuların 1/5 nisbetinde vergiye tabi tutulması gerektiğini ileri sürmüştür. Ebû Yusuf “Kitabu’lHarac” adlı eserinde bu konudaki görüşünü şöyle belirtir:
“İnci, mercan gibi süs eşyası ile anber gibi denizden çıkarılan kıymetli eşyadan 1/5 nisbetinde vergi alınmalıdır. Bunların dışındaki maddeler vergiye tabi değildir. Ebû Hanîfe ile İbn Ebî Leyla: İnci, mercan, anber gibi maddeler de vergiye tabi değildir.
Çünkü bunlar balık hükmündedir derlerdi. Görüşüme göre bunların a/5’i vergi olarak alınır, geri kalan 4/5’i çıkaranlara aittir. Bu konuda Hz.Ömer’den bir haber biliyoruz ki bunu İbn-i Abbas da doğrulamaktadır. Görüşümüzde bu habere istinad ettik. Haber şöyledir: “Hz.Ömer Ya’la b. Umeyye’yi deniz kıyılarına âmil olarak tayin eder. Ya’la deniz kıyısında bulunan bir anber hakkında Hz. Ömer’den yazılı görüş beyan etmesini ister. Hz.Ömer de ashabla İstişareden sonra ona görüşünü şöyle bildirir:
– Şüphesiz o (anber) Allah’ın nimetlerinden bindir. O anberde ve onun gibi denizden çıkarılan diğer kıymetlerde 1/5 (nisbetinde vergi borcu) vardır” (Ebû Yusuf el-Haracs.76).
“el-Emval” adlı eserin yazarı Ebû Ubeyd de Emevi halifesi Ömer b. Abdülaziz’in Uman âmiline, denizden çıkarılan balıkların değeri gümüş nisabına {200 dirhem 595 gr.) ulaşırsa, onlardan zekât tahsil etmesini emrettiğini rivayet eder (el-Emvai nr. 888) ve adı geçen müçtehit halifenin denizden çıkarılan her türlü kıymetli eşyanın zekâta tabi bulunması görüşünde olduğunu bildirir. Ancak mezhep imamları deniz mahsullerinin zekâta tabi mallardan olmadığında hemfikirdirler.
6- Hayvanlar:
Kur’ân’da hayvanların zekâta tabi olduklarına açıkça temas eden herhangi bir âyete rastlanmaz. Bununla beraber Tevbe sûresi ao3. âyetteki “Onların mallarından sadaka (zekât) al…” şeklindeki emrin hayvanları da içine aldığı düşünülebilir. Çünkü “mal” kelimesi, Arapların, bilhassa çölde yaşayanları tarafından “hayvan” anlamında kullanılmıştır.
Hz. Peygamber’in hadislerinde, diğer zekât mallan gibi, hayvanlar da tafsilatlı bir şekilde ele alınmıştır.
Kaynakların İttifakla haber verdiğine göre Hz. Peygamber zekâta tabi olan mallarla onların nisab ve nisbetlerini gösteren uzun bir vergi tarifesi kaleme aldırmış, fakat onu gereken yerlere gönderemeden vefat etmiştir. Bu vergi tarifesi Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer devirlerinde uygulamaya konmuştur.[1][91]
Bu tarifname (mektup) ve konu ile ilgili diğer hadisler birlikte değerlendirildiğinde, hayvanların zekâtı hususunda şu sonuçlara varılır:
a- Hz. Peygamber, sahabe ve tâbiûn devirlerinde hayvanlardan “deve”, “sığır”, ve “koyun” zekâta tabi tutulmuştur.
2- Devenin nisabı 5 deve, koyunun nisabı 40 koyun, sığırın nisabı da 30 sığır olarak tesbit edilmiştir.
İslam alimleri ayrıca keçilerin koyun, mandaların da sığır nisab ve nisbetleri içinde zekâta tabi olacakları hususunda görüş birliğine varmışlardır.
3- Hz. Peygamber’in mektubunda zekâta tabi olacak koyunların “saime” olmaları gerektiği belirtilmiştir.
Saime: Senenin çoğunu meralarda otla-yarak geçiren hayvanlara denilmektedir, Bunun karşılığı olarak yemle beslener hayvanlara “ma’lufe”, ziraat, nakliyat v.s işlerde kullanılan hayvanlara da “âmile” ad verilmektedir.
Buna göre zekâta tabi hayvanların a- Senenin çoğunu otlaklarda otlayaral geçiren hayvanlar olmaları, besi hayvar olmamaları,
2- Ziraat, nakliyat vb. işlerde kullanılan (âmile) hayvanlardan olmamaları gerekmektedir. Fakihlerin çoğunluğu hayvanların zekâta tabi olabilmesi için bu iki şartın aranmasında ittifak etmişlerdir. Ancak İmâm Mâlik bu konuda farklı bir görüş ileri sürmüş, ister sâime, ister besi isterse çalıştırılan hayvan olsun hepsinin zekâta tabi olacağı görüşünü savunmuştur.
* Develerin Zekâtı:
İslâm’ın ilk devirlerinde hayvanlar içinde Özellikle “deve” gerek Arap Yarımadası sakinleri gerekse buraya komşu olan ülke halkları için çok önemli bir hayvan idi. Etinden sütünden faydalanılır, taşımacılıkta kullanılırdı. Bu itibarla gerek Hz. Peygamber ve gerekse onu takip eden devirde, İslâm ülkelerinin çeşitli bölgelerine gönderilen emirnamelerde bu hayvan daima liste başında yer almıştır.
Hz. Peygamber’in hadislerinde develerin zekât nisbetleri şöyle gösterilmiştir[2][92]. iki yaşında dişi deve üç yaşında dişi deve dört yaşında dişi deve beş yaşında dişi deve üç yaşında dişi deve beş yaşında dişi deve
İslâm alimleri ı den 120’ye kadar olan
develerin zekât miktarlarında görüş birliğine varmışlardır.
Hanefîler’e göre 121 deveden sonra baştan başlanır ve ödenecek zekât ilkinde olduğu gibi hesap edilir. Buna göre:
125 devede 2 adet dörtyaşındadişideve + ıkoyun
130 ” 2 ” dört yaşında dişi deve + 2 koyun
135 ” 2 dört yaşında dişi deve+ 3 koyun
140 ” 2 dört yaşında dişi deve+ 4 koyun
145 ” 2 dört yaşında dişi deve+ 1 adet iki
yaşında dişi deve Bundan sonraki deve sayısında yine baştaki hesapla 155 devede 3 adet 4 yaşında bir deve + 1 koyun, + 2 koyun, + 3 koyun, + 4 koyun, + 2 yaşlı deve, deve sayısı 200 e ulaşınca 4 adet 4 yaşında deve şeklinde devam eder.
Şâfiîler’e göre ise 120 deveden sonra “her 40 devede 1 adet üç yaşında dişi deve, her 50 devede 1 adet 4 yaşında dişi deve zekât olarak verilecektir” esasına göre hesap edilir. Buna göre:
121’den 129’a kadar 3 130’dan 139’a ” 1
140’dan 149’a ” 2
150’den 159’a
a6o’dan 169’a
170’den 179’a
180’den 189’a
190’dan 199’a
200’den 209’a
adet üç yaşında deve
dört yaşında deve+ 2 adet 3 yaşında deve dörtyaşında deve + 1 adet 3 yaşında deve dört yaşında deve üç yaşında dişi deve üç yaşında deve +1 adet 4 yaşında deve üç yaşında deve + 2 adet 4 yaşında deve 4 yaşında deve üç yaşında deve yahut 4 adet 4 yaşında deve Mâlikîler. de 120 deveden sonraki nisbet ve miktarlarda Şâfiîlerle aynı görüşü paylaşırlar, ancak onlar 121-130 arası develerin zekâttan istisna edileceğini savunurlar.
* Koyunların Zekâtı:
Hz. Peygamber’in hadislerinde koyun nisbetleri ve bu nisbetlerde ödenecek zekât miktarı aşağıdaki şekilde gösterilmiştir.
ı’den 39’a kadar olan koyunlar zekâttan istisna edilmiştir.
40’dan 120’ye kadar ı koyun
121’den ioo’e ” 2
200’den 399’a ” 3
400’den 500’e ” 4 ”
* Sığırların Zekâtı:
Muâz b. Cebel, Hz.Peygamber’in kendisini Yemen’e âmil olarak tayin ettiğinde “Her 30 sığırda 1 adet bir yaşını doldurup iki yaşına basmış dana veya bir yaşını doldurup iki yaşına basmış düve (dişi sığır), her 40 sığırda 1 adet iki yaşını doldurup üçüne basan düve (dişi) yi zekât olarak almasını emrettiğini rivayet eder.
Mezhep imamları, Muâz b.Cebel’in hadisinde belirtildiği gibi sığır cinsinden her 30 sığırda 1 adet bir yaşını doldurup iki yaşına basmış dana veya bir yaşını doldurup iki yaşına basmış düve (dişi deve), her 40 sığırda 1 adet iki yaşını doldurup üçüne basan düve (dişi sığır) zekât tahsil edileceğinde görüş birliğine varmışlardır.
Atların Zekâtı:
Hz.Peygamber’den “Sizi at ve kölenin zekâtından muaf tuttum” ve “Müslümana kölesi ve atından dolayı zekât yoktur” (Buhârî, Zekât 45-4.6) anlamlarında iki hadis rivayet edildiği gibi, onun bu umumi hükümden “Nesli için bulundurulan sâime atlan” istisna ettiğini ve bunları zekâta tabi kabul ettiğini gösteren hadisler de nakledilir.
Ebû Ubeyd (ö. 224/838)’^ haber verdiğine göre; Şam’dan bir gurup müslüman ikinci halifeye müracaat ederek atlarından zekât almasını isterler. Hz. Ömer de, ashabla istişareden sonra, bu isteği -Hz. Peygamber’in ve Hz. Ebû Bekir’in atlardan zekât almadığı gerekçesi ile- reddeder (Ebû Ubeyd, el-Emval, nr. 1364).
“Emval” isimli eserin yazarı Ebû Ubeyd’İn bir diğer rivayetine göre ise, Şam’lılar Ebû Ubeyde b. Cerrah’a atlarından zekât alması için müracaatta bulunurlar..O da durumu Hz.Ömer’e bildirip Halîfe’den konu ile ilgili yazılı görüş beyan etmesini ister. Hz.Ömer Ebû Ubeyde’ye yazdığı cevabî mektubunda ona “Atlardan zekât vermek istiyorlarsa, bu zekâtı almasını ve onların fakirlerine dağıtmasını” bildirir (Ebû Ubeyd, el-Emval, nr. 1365).
Atlarda zekât tahakkuk edip etmeyeceği konusunda gerek Hz. Peygamber’in gerekse Hz. Ömer’in uygulamasına değinen rivayetlerden, Hz. Peygamber devrinde Medine ve civarında atların deve kadar çok bulunmadığı, müslümanların atı sadece savaşlarda kullanmak için yetiştirdikleri, ayrıca ileride satıp para kazanmak maksadıyla topluca at besleme âdetinin henüz yerleşmemiş olduğu anlaşılıyor. Nitekim Hz. Ömer Şam’dan gelen bir gurup müslümanın, atlarından zekât alması için yaptıkları teklifi -Hz. Peygamber ve Hz. Ebubekİr zamanlarında benzer tatbikat olmadığı gerekçesi ile- önce reddetmiş, sonra olumlu karşılamış, daha sonra da, atların tamamen ticari gayelerle ve üremelerine imkân sağlamak için yetiştirildiklerini görünce, bu hayvanlardan zekât tahsili cihetine gitmiştir.
Fakihlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber’in “atların zekâttan istisna edildiğini” bildiren hadislerini esas alıp, bütün atların zekât hükmünden istisna edilmiş olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Ebû Hanîfe ve Züfer’e göre ise, “üremelerini sağlayıp ileride satılmak maksadıyla, erkeği dişisi karışık bir halde yaşayan, senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren (sâime) atlar ya at başı a dinar, veya paraya göre kıymetlendirilerek, bu değeri üzerinden 1/40 (W 2.5) nisbetinde zekâta tabi tutulur.”
Burada şunu belirtmek gerekir ki, İslâm fakihleri binek hayvanı olan, nakliyatta kullanılan, savaş için yetiştirilen ve senenin çoğunu besihanelerde beslenerek geçiren atların zekâttan istisna edileceğinde görüş birliğine vardıkları gibi, -zahirî hukukçuları müstesna-ticarete konu olan bütün atların zekâta konu olacağı hususunda da fikirbirliği etmişlerdir.
O halde zekâta mevzu olup olmayacağı münakaşa konusu olan at, sadece nesli elde edilmek maksadıyla, erkeği dişisi karışık bir halde bulundurulan ve senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren (sâime) atlardır. Öyle görünüyor ki, fakihler arasında bu konuda ortaya çıkan İhtilafın sebebi, Hz. Peygamber zamanında bu hususta herhangi bir tatbikatın tesbit edilememiş olmasıdır. Yukarıda da belirtildiği gibi, Hz. Peygamber zamanında Arap Yarımadasında nesli elde edilmek ve nema-iandırmak maksadıyla, erkeği dişisi bir arada at yetiştirme geleneği henüz cemiyette yerleşmemiş vaziyettedir. Bu devirde atlar özellikle savaşlarda kullanılmak İçin yetiştirilmektedir. Ancak Hz. Ömer devrinde zikredilen maksatla at yetiştirilmeye başlanınca bu hayvanlar üzerinde de zekât tatbikatı başlamıştır.
7- Gelir Getiren Bina, Makina, Fabrika, Nakil Vasıtaları vb. Mallar:
Hz. Peygamber tarafından üzerinden zekât alınan mallar incelendiğinde, bu malların nâmî (artıcı, gelir sağlayıcı) vasfa sahip oldukları görülür. Sahabe ve tabiun devirlerinde de artıcı vasfa sahip olmayan mallardan zekât tahsil edilmemiştir.
Zekâta tabi mallarda aranan ve artıcı olma (nema) şartı ile birlikte mütalaa edilmesi gereken bir başka şart daha vardır ki, bu da zekât alınacak malın kişinin aslî ve zarurî ihtiyaçlarının dışında olmasıdır. Buna “havâic-i asliyyeden fazla mal” denmektedir.
Hz. Peygamber zekâtın varlıktan verileceğini beyan etmiş (Buhârî, Zekât, 18) ashabına “önce aile fertlerine, sonra başkalarına infak etmelerini” tenbih etmiştir (Buhârî, Zekât, 19).
Hz. Peygamber tarafından zekâttan istisna edilen at ve köle de {Buhârî, Zekât 37-38) o devirde zaruri ihtiyaçtan sayıldıkları için zekâta tabi tutulmamışlardır. Çünkü Hz. Peygamber devrinde at, savaşlarda kullanılmak için besleniyor, köleler de kişinin hizmetinde bulunuyordu.
Zekâta tabi malların iki temel özelliğini böylece belirttikten sonra, bu bilgilerin ışığında fabrikalar, motorlu taşıt araçları, gelir getiren büyük binalar gibi malların zekâtı İle ilgili görüşleri tetkik edelim:
Bilindiği gibi sanayi İnkılabı ve onu takip eden sosyal ve teknik gelişmelerden sonra, fabrika, büyük taşıma vasıtaları, kiraya verilen apartman, dükkan, otel, düğün salonu gibi yeni mallar ortaya çıkmıştır. Bunlar ya kiraya verilmek veya üretimde kullanılmak suretiyle birer gelir kaynağı olmakta, dolayısıyla nâmî vasfa sahip bulunmaktadır. Bu malları mükelleflerin aslî ihtiyaçlarından saymak da mümkün değildir. Oturulan apartman, hususi araba, birer geçim vasıtası olan sanatkâr el âletleri ve takım tezgahları hâcet-i asliyyedendir. Ancak kiraya verilen dükkan ve büyük binalar, salonlar, mağazalar, taşımacılıkta kullanılan araba, uçak vs. el emeğine İhtiyaç duyulmadan, işçiler vasıtasıyla mal üreten fabrikalar kişinin tabii ihtiyaçlarından değildir. Bütün bunlar birer gelir kaynağıdır.
İŞte mezhep İmamları devrinde bulunmayan, en azından bu günkü şekliyle mevcud olmayan, zamanımızda çok önem kazanan bu gelir kaynaklarının, zekâta tabi mallardan sayılıp sayılmaması, zekâta tabi mallardan sayılırlarsa bunlardan ne nisbette zekât alınacağı muasır alimler tarafından tartışılmıştır.
1952 yılında Şam’da bir konferans akdedilmiş, bu konferansa Muhammed Ebû Zehra, Abdülvehhab Hallaf ve Abdurrahman Hasan tarafından hazırlanan geniş bir rapor sunulmuştur. Bu raporda İslâm’ın ilk devirlerinde bilinmeyen, fakat günümüzde çok önem kazanan bazı servet türlerinin zekâta tabi olacağı görüşüne yer verilmiş ve bu görüşün gerekçeleri aşağıdaki şekilde gösterilmiştir:
Hz. Peygamberin zekât tahsil ettiği malları üç gurupta toplamak mümkündür:
1- Hayvanlar; deve, sığır, koyun
2- Toprak mahsulleri; buğday, arpa, hurma, kuru üzüm
3- Para; altın-gümüş
Sonra fakihlerin çoğunluğu zekâtla ilgili nassları tetkik etmişler ve Hz. Peygam-ber’in zekât tahsil ettiği bu üç gurup malda zekâtın farziyetine “illet” teşkil eden vasfın nema (artıcı olma) vasfı olduğunda ittifak etmişlerdir. Teşr?in hikmetini de dikkate alan fakihler zikredilen üç gurup malın dışında, fakat aynı müşterek illete, yani nema özelliğine sahip başka malları da zekâta tabi tutmuşlardır.
Yine fakihler, benzer sebeplerden dolayı, marangoz, demirci gibi sanatkarların takım ve tezgahlarını, oturulan evleri ve geçim için gerekli olan araç ve gereçleri zekâttan muaf kabul etmişlerdir.
Atların Zekâtı:
Hz.Peygamber’den “Sizi at ve kölenin zekâtından muaf tuttum” ve “Müslümana kölesi ve atından dolayı zekât yoktur” (Buhârî, Zekât 45-4.6) anlamlarında iki hadis rivayet edildiği gibi, onun bu umumi hükümden “Nesli için bulundurulan sâime atlan” istisna ettiğini ve bunları zekâta tabi kabul ettiğini gösteren hadisler de nakledilir.
Ebû Ubeyd (ö. 224/838)’^ haber verdiğine göre; Şam’dan bir gurup müslüman ikinci halifeye müracaat ederek atlarından zekât almasını isterler. Hz. Ömer de, ashabla istişareden sonra, bu isteği -Hz. Peygamber’in ve Hz. Ebû Bekir’in atlardan zekât almadığı gerekçesi ile- reddeder (Ebû Ubeyd, el-Emval, nr. 1364).
“Emval” isimli eserin yazarı Ebû Ubeyd’İn bir diğer rivayetine göre ise, Şam’lılar Ebû Ubeyde b. Cerrah’a atlarından zekât alması için müracaatta bulunurlar..O da durumu Hz.Ömer’e bildirip Halîfe’den konu ile ilgili yazılı görüş beyan etmesini ister. Hz.Ömer Ebû Ubeyde’ye yazdığı cevabî mektubunda ona “Atlardan zekât vermek istiyorlarsa, bu zekâtı almasını ve onların fakirlerine dağıtmasını” bildirir (Ebû Ubeyd, el-Emval, nr. 1365).
Atlarda zekât tahakkuk edip etmeyeceği konusunda gerek Hz. Peygamber’in gerekse Hz. Ömer’in uygulamasına değinen rivayetlerden, Hz. Peygamber devrinde Medine ve civarında atların deve kadar çok bulunmadığı, müslümanların atı sadece savaşlarda kullanmak için yetiştirdikleri, ayrıca ileride satıp para kazanmak maksadıyla topluca at besleme âdetinin henüz yerleşmemiş olduğu anlaşılıyor. Nitekim Hz. Ömer Şam’dan gelen bir gurup müslümanın, atlarından zekât alması için yaptıkları teklifi -Hz. Peygamber ve Hz. Ebubekİr zamanlarında benzer tatbikat olmadığı gerekçesi ile- önce reddetmiş, sonra olumlu karşılamış, daha sonra da, atların tamamen ticari gayelerle ve üremelerine imkân sağlamak için yetiştirildiklerini görünce, bu hayvanlardan zekât tahsili cihetine gitmiştir.
Fakihlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber’in “atların zekâttan istisna edildiğini” bildiren hadislerini esas alıp, bütün atların zekât hükmünden istisna edilmiş olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Ebû Hanîfe ve Züfer’e göre ise, “üremelerini sağlayıp ileride satılmak maksadıyla, erkeği dişisi karışık bir halde yaşayan, senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren (sâime) atlar ya at başı a dinar, veya paraya göre kıymetlendirilerek, bu değeri üzerinden 1/40 (W 2.5) nisbetinde zekâta tabi tutulur.”
Burada şunu belirtmek gerekir ki, İslâm fakihleri binek hayvanı olan, nakliyatta kullanılan, savaş için yetiştirilen ve senenin çoğunu besihanelerde beslenerek geçiren atların zekâttan istisna edileceğinde görüş birliğine vardıkları gibi, -zahirî hukukçuları müstesna-ticarete konu olan bütün atların zekâta konu olacağı hususunda da fikirbirliği etmişlerdir.
O halde zekâta mevzu olup olmayacağı münakaşa konusu olan at, sadece nesli elde edilmek maksadıyla, erkeği dişisi karışık bir halde bulundurulan ve senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren (sâime) atlardır. Öyle görünüyor ki, fakihler arasında bu konuda ortaya çıkan İhtilafın sebebi, Hz. Peygamber zamanında bu hususta herhangi bir tatbikatın tesbit edilememiş olmasıdır. Yukarıda da belirtildiği gibi, Hz. Peygamber zamanında Arap Yarımadasında nesli elde edilmek ve nema-iandırmak maksadıyla, erkeği dişisi bir arada at yetiştirme geleneği henüz cemiyette yerleşmemiş vaziyettedir. Bu devirde atlar özellikle savaşlarda kullanılmak İçin yetiştirilmektedir. Ancak Hz. Ömer devrinde zikredilen maksatla at yetiştirilmeye başlanınca bu hayvanlar üzerinde de zekât tatbikatı başlamıştır.
7- Gelir Getiren Bina, Makina, Fabrika, Nakil Vasıtaları vb. Mallar:
Hz. Peygamber tarafından üzerinden zekât alınan mallar incelendiğinde, bu malların nâmî (artıcı, gelir sağlayıcı) vasfa sahip oldukları görülür. Sahabe ve tabiun devirlerinde de artıcı vasfa sahip olmayan mallardan zekât tahsil edilmemiştir.
Zekâta tabi mallarda aranan ve artıcı olma (nema) şartı ile birlikte mütalaa edilmesi gereken bir başka şart daha vardır ki, bu da zekât alınacak malın kişinin aslî ve zarurî ihtiyaçlarının dışında olmasıdır. Buna “havâic-i asliyyeden fazla mal” denmektedir.
Hz. Peygamber zekâtın varlıktan verileceğini beyan etmiş (Buhârî, Zekât, 18) ashabına “önce aile fertlerine, sonra başkalarına infak etmelerini” tenbih etmiştir (Buhârî, Zekât, 19).
Hz. Peygamber tarafından zekâttan istisna edilen at ve köle de {Buhârî, Zekât 37-38) o devirde zaruri ihtiyaçtan sayıldıkları için zekâta tabi tutulmamışlardır. Çünkü Hz. Peygamber devrinde at, savaşlarda kullanılmak için besleniyor, köleler de kişinin hizmetinde bulunuyordu.
Zekâta tabi malların iki temel özelliğini böylece belirttikten sonra, bu bilgilerin ışığında fabrikalar, motorlu taşıt araçları, gelir getiren büyük binalar gibi malların zekâtı İle ilgili görüşleri tetkik edelim:
Bilindiği gibi sanayi İnkılabı ve onu takip eden sosyal ve teknik gelişmelerden sonra, fabrika, büyük taşıma vasıtaları, kiraya verilen apartman, dükkan, otel, düğün salonu gibi yeni mallar ortaya çıkmıştır. Bunlar ya kiraya verilmek veya üretimde kullanılmak suretiyle birer gelir kaynağı olmakta, dolayısıyla nâmî vasfa sahip bulunmaktadır. Bu malları mükelleflerin aslî ihtiyaçlarından saymak da mümkün değildir. Oturulan apartman, hususi araba, birer geçim vasıtası olan sanatkâr el âletleri ve takım tezgahları hâcet-i asliyyedendir. Ancak kiraya verilen dükkan ve büyük binalar, salonlar, mağazalar, taşımacılıkta kullanılan araba, uçak vs. el emeğine İhtiyaç duyulmadan, işçiler vasıtasıyla mal üreten fabrikalar kişinin tabii ihtiyaçlarından değildir. Bütün bunlar birer gelir kaynağıdır.
İŞte mezhep İmamları devrinde bulunmayan, en azından bu günkü şekliyle mevcud olmayan, zamanımızda çok önem kazanan bu gelir kaynaklarının, zekâta tabi mallardan sayılıp sayılmaması, zekâta tabi mallardan sayılırlarsa bunlardan ne nisbette zekât alınacağı muasır alimler tarafından tartışılmıştır.
1952 yılında Şam’da bir konferans akdedilmiş, bu konferansa Muhammed Ebû Zehra, Abdülvehhab Hallaf ve Abdurrahman Hasan tarafından hazırlanan geniş bir rapor sunulmuştur. Bu raporda İslâm’ın ilk devirlerinde bilinmeyen, fakat günümüzde çok önem kazanan bazı servet türlerinin zekâta tabi olacağı görüşüne yer verilmiş ve bu görüşün gerekçeleri aşağıdaki şekilde gösterilmiştir:
Hz. Peygamberin zekât tahsil ettiği malları üç gurupta toplamak mümkündür:
1- Hayvanlar; deve, sığır, koyun
2- Toprak mahsulleri; buğday, arpa, hurma, kuru üzüm
3- Para; altın-gümüş
Sonra fakihlerin çoğunluğu zekâtla ilgili nassları tetkik etmişler ve Hz. Peygam-ber’in zekât tahsil ettiği bu üç gurup malda zekâtın farziyetine “illet” teşkil eden vasfın nema (artıcı olma) vasfı olduğunda ittifak etmişlerdir. Teşr?in hikmetini de dikkate alan fakihler zikredilen üç gurup malın dışında, fakat aynı müşterek illete, yani nema özelliğine sahip başka malları da zekâta tabi tutmuşlardır.
Yine fakihler, benzer sebeplerden dolayı, marangoz, demirci gibi sanatkarların takım ve tezgahlarını, oturulan evleri ve geçim için gerekli olan araç ve gereçleri zekâttan muaf kabul etmişlerdir.
Atların Zekâtı:
Hz.Peygamber’den “Sizi at ve kölenin zekâtından muaf tuttum” ve “Müslümana kölesi ve atından dolayı zekât yoktur” (Buhârî, Zekât 45-4.6) anlamlarında iki hadis rivayet edildiği gibi, onun bu umumi hükümden “Nesli için bulundurulan sâime atlan” istisna ettiğini ve bunları zekâta tabi kabul ettiğini gösteren hadisler de nakledilir.
Ebû Ubeyd (ö. 224/838)’^ haber verdiğine göre; Şam’dan bir gurup müslüman ikinci halifeye müracaat ederek atlarından zekât almasını isterler. Hz. Ömer de, ashabla istişareden sonra, bu isteği -Hz. Peygamber’in ve Hz. Ebû Bekir’in atlardan zekât almadığı gerekçesi ile- reddeder (Ebû Ubeyd, el-Emval, nr. 1364).
“Emval” isimli eserin yazarı Ebû Ubeyd’İn bir diğer rivayetine göre ise, Şam’lılar Ebû Ubeyde b. Cerrah’a atlarından zekât alması için müracaatta bulunurlar..O da durumu Hz.Ömer’e bildirip Halîfe’den konu ile ilgili yazılı görüş beyan etmesini ister. Hz.Ömer Ebû Ubeyde’ye yazdığı cevabî mektubunda ona “Atlardan zekât vermek istiyorlarsa, bu zekâtı almasını ve onların fakirlerine dağıtmasını” bildirir (Ebû Ubeyd, el-Emval, nr. 1365).
Atlarda zekât tahakkuk edip etmeyeceği konusunda gerek Hz. Peygamber’in gerekse Hz. Ömer’in uygulamasına değinen rivayetlerden, Hz. Peygamber devrinde Medine ve civarında atların deve kadar çok bulunmadığı, müslümanların atı sadece savaşlarda kullanmak için yetiştirdikleri, ayrıca ileride satıp para kazanmak maksadıyla topluca at besleme âdetinin henüz yerleşmemiş olduğu anlaşılıyor. Nitekim Hz. Ömer Şam’dan gelen bir gurup müslümanın, atlarından zekât alması için yaptıkları teklifi -Hz. Peygamber ve Hz. Ebubekİr zamanlarında benzer tatbikat olmadığı gerekçesi ile- önce reddetmiş, sonra olumlu karşılamış, daha sonra da, atların tamamen ticari gayelerle ve üremelerine imkân sağlamak için yetiştirildiklerini görünce, bu hayvanlardan zekât tahsili cihetine gitmiştir.
Fakihlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber’in “atların zekâttan istisna edildiğini” bildiren hadislerini esas alıp, bütün atların zekât hükmünden istisna edilmiş olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Ebû Hanîfe ve Züfer’e göre ise, “üremelerini sağlayıp ileride satılmak maksadıyla, erkeği dişisi karışık bir halde yaşayan, senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren (sâime) atlar ya at başı a dinar, veya paraya göre kıymetlendirilerek, bu değeri üzerinden 1/40 (W 2.5) nisbetinde zekâta tabi tutulur.”
Burada şunu belirtmek gerekir ki, İslâm fakihleri binek hayvanı olan, nakliyatta kullanılan, savaş için yetiştirilen ve senenin çoğunu besihanelerde beslenerek geçiren atların zekâttan istisna edileceğinde görüş birliğine vardıkları gibi, -zahirî hukukçuları müstesna-ticarete konu olan bütün atların zekâta konu olacağı hususunda da fikirbirliği etmişlerdir.
O halde zekâta mevzu olup olmayacağı münakaşa konusu olan at, sadece nesli elde edilmek maksadıyla, erkeği dişisi karışık bir halde bulundurulan ve senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren (sâime) atlardır. Öyle görünüyor ki, fakihler arasında bu konuda ortaya çıkan İhtilafın sebebi, Hz. Peygamber zamanında bu hususta herhangi bir tatbikatın tesbit edilememiş olmasıdır. Yukarıda da belirtildiği gibi, Hz. Peygamber zamanında Arap Yarımadasında nesli elde edilmek ve nema-iandırmak maksadıyla, erkeği dişisi bir arada at yetiştirme geleneği henüz cemiyette yerleşmemiş vaziyettedir. Bu devirde atlar özellikle savaşlarda kullanılmak İçin yetiştirilmektedir. Ancak Hz. Ömer devrinde zikredilen maksatla at yetiştirilmeye başlanınca bu hayvanlar üzerinde de zekât tatbikatı başlamıştır.
7- Gelir Getiren Bina, Makina, Fabrika, Nakil Vasıtaları vb. Mallar:
Hz. Peygamber tarafından üzerinden zekât alınan mallar incelendiğinde, bu malların nâmî (artıcı, gelir sağlayıcı) vasfa sahip oldukları görülür. Sahabe ve tabiun devirlerinde de artıcı vasfa sahip olmayan mallardan zekât tahsil edilmemiştir.
Zekâta tabi mallarda aranan ve artıcı olma (nema) şartı ile birlikte mütalaa edilmesi gereken bir başka şart daha vardır ki, bu da zekât alınacak malın kişinin aslî ve zarurî ihtiyaçlarının dışında olmasıdır. Buna “havâic-i asliyyeden fazla mal” denmektedir.
Hz. Peygamber zekâtın varlıktan verileceğini beyan etmiş (Buhârî, Zekât, 18) ashabına “önce aile fertlerine, sonra başkalarına infak etmelerini” tenbih etmiştir (Buhârî, Zekât, 19).
Hz. Peygamber tarafından zekâttan istisna edilen at ve köle de {Buhârî, Zekât 37-38) o devirde zaruri ihtiyaçtan sayıldıkları için zekâta tabi tutulmamışlardır. Çünkü Hz. Peygamber devrinde at, savaşlarda kullanılmak için besleniyor, köleler de kişinin hizmetinde bulunuyordu.
Zekâta tabi malların iki temel özelliğini böylece belirttikten sonra, bu bilgilerin ışığında fabrikalar, motorlu taşıt araçları, gelir getiren büyük binalar gibi malların zekâtı İle ilgili görüşleri tetkik edelim:
Bilindiği gibi sanayi İnkılabı ve onu takip eden sosyal ve teknik gelişmelerden sonra, fabrika, büyük taşıma vasıtaları, kiraya verilen apartman, dükkan, otel, düğün salonu gibi yeni mallar ortaya çıkmıştır. Bunlar ya kiraya verilmek veya üretimde kullanılmak suretiyle birer gelir kaynağı olmakta, dolayısıyla nâmî vasfa sahip bulunmaktadır. Bu malları mükelleflerin aslî ihtiyaçlarından saymak da mümkün değildir. Oturulan apartman, hususi araba, birer geçim vasıtası olan sanatkâr el âletleri ve takım tezgahları hâcet-i asliyyedendir. Ancak kiraya verilen dükkan ve büyük binalar, salonlar, mağazalar, taşımacılıkta kullanılan araba, uçak vs. el emeğine İhtiyaç duyulmadan, işçiler vasıtasıyla mal üreten fabrikalar kişinin tabii ihtiyaçlarından değildir. Bütün bunlar birer gelir kaynağıdır.
İŞte mezhep İmamları devrinde bulunmayan, en azından bu günkü şekliyle mevcud olmayan, zamanımızda çok önem kazanan bu gelir kaynaklarının, zekâta tabi mallardan sayılıp sayılmaması, zekâta tabi mallardan sayılırlarsa bunlardan ne nisbette zekât alınacağı muasır alimler tarafından tartışılmıştır.
1952 yılında Şam’da bir konferans akdedilmiş, bu konferansa Muhammed Ebû Zehra, Abdülvehhab Hallaf ve Abdurrahman Hasan tarafından hazırlanan geniş bir rapor sunulmuştur. Bu raporda İslâm’ın ilk devirlerinde bilinmeyen, fakat günümüzde çok önem kazanan bazı servet türlerinin zekâta tabi olacağı görüşüne yer verilmiş ve bu görüşün gerekçeleri aşağıdaki şekilde gösterilmiştir:
Hz. Peygamberin zekât tahsil ettiği malları üç gurupta toplamak mümkündür:
1- Hayvanlar; deve, sığır, koyun
2- Toprak mahsulleri; buğday, arpa, hurma, kuru üzüm
3- Para; altın-gümüş
Sonra fakihlerin çoğunluğu zekâtla ilgili nassları tetkik etmişler ve Hz. Peygam-ber’in zekât tahsil ettiği bu üç gurup malda zekâtın farziyetine “illet” teşkil eden vasfın nema (artıcı olma) vasfı olduğunda ittifak etmişlerdir. Teşr?in hikmetini de dikkate alan fakihler zikredilen üç gurup malın dışında, fakat aynı müşterek illete, yani nema özelliğine sahip başka malları da zekâta tabi tutmuşlardır.
Yine fakihler, benzer sebeplerden dolayı, marangoz, demirci gibi sanatkarların takım ve tezgahlarını, oturulan evleri ve geçim için gerekli olan araç ve gereçleri zekâttan muaf kabul etmişlerdir.