Share
İslamda Zekat Nedir?
Question
Zekât Hakkında Bilgi
Zekat Nedir? İslamda Zekat İle İlgili Hükümler

Dinimizde Zekat ibadeti Dört (4) mezhebe göre
Zekat hakkında geniş bilgi (vaaz)
A- Zekâtın Tanımı Ve Mahiyeti
B- Zekâtın Önemi Ve Yararları
C- Zekât İle İlgili Temel Terimler
D- Zekâtın Şartları
E- Zekâta Tabi Mallar
F-Zekâtın Ödenme Zamanı Ve Şekli:
G- Zekâtın Verileceği Kişiler (Zekâtın Sarf Yerleri)
H- Zekâtın Dağıtımı
İ- Zekât Vermede Yanılma
J- Zekât Vermenin Âdabı
A- Zekâtın Tanımı Ve Mahiyeti
a- Zekâtın tanımı:
Zekât sözlükte artma, çoğalma, arıtma, övgü ve bereket gibi anlamlara gelir. Kur’ân’da ve hadislerde bütün bu anlamlar için kullanılmıştır.
İslâm hukukçuları zekâtın terim anlamı ile İlgili çeşitli tarifler vermişlerdir. Bunları da dikkate alarak zekâtın tanımı şu şekilde yapılabilir:
Zekât; Allah’ın, Kur’ân’da zikredilen sınıflara verilmek üzere farz kıldığı, dince zengin sayılan kişilerin mallarından alınan belirli paydır. Ayrıca, bu payın maldan çıkarılma işlemine de zekât denir.
Kur’ân’da ve hadislerde “sadaka” kelimesi de zekât anlamında kullanılmıştır. Doğru söylemek, sözünü tutmak gibi anlamlar taşıyan ve “sıdk” kökünden alınmış olan bu kelime, daha sonraki devirlerde gönüllü mali ödemeler için kullanılmaya başlanmıştır.
b- Zekâtın tarihçesi:
Zekâtın kısa tarihini izleyebilmek için Kur’ân’ın hicretten önce ve hicretten sonra nazil olan ve mali yükümlülükleri konu alan âyet ve surelerini, iniş sırasına göre incelemek gerekir. Böylece zekât kurumunun Önce Mekke devrinde temellerinin nasıl atıldığını, daha sonra Medine döneminde nasıl gelişip kurumlaştığını görmek mümkün olacaktır.
Kur’ân’ın ilk nazil olan kısa ve özlü Mekkî sureleri incelendiğinde, bu surelerde içice Üç konunun işlenmiş olduğu görülür.
1- Allah birdir.
2- Mekke toplumunda korkunç sosyo ekonomik farklılıklar vardır. Giderilmelidir.
3- İnsan kendisinden olduğu kadar çevresinden de sorumludur.
İslâmın ilk yıllarında nazil olan ve kronolojik yönden 4. sırada yer alan Müddessir (74) sûresinin 42-44. âyetlerinde, cehennem ehlinin bu kötü sonuca, nama2 kılmadıkları ve yetimi doyurmadıkları için düştükleri belirtilmiş; Kalem sûresi (68) 24. ayette de yetime ikram etmeyen, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyenler kotülenmiştir. Duha (93) sûresinin 9-11. âyetlerinde Peygamberimize ve dolayısıyla bütün müslümanlara hitaben “Sakın yetimi hor görme, sakın bir şey isteyeni azarlama” şeklinde uyarıda bulunulmuş, bundan sonra Maun sûresinde (107/1-3) kıyameti yalanlayanların aynı zamanda yetimi İtip kakan, yoksulları doyurmadıkları gibi başkalarını da bu yönde teşvik etmeyen kişiler oldukları bildirilmiştir.
Aynı ifade Hakka sûresi 34. âyette tekrarlandıktan sonra artık müslümanlara Hz. Musa ve Hz. İsa’nın da kavimlerine namazın yanında zekâtı emrettikleri hatırlatılmış, böylece ileride Medine devrinde belirecek olan namazın zekâtla birlikte zikredilmesi üslûbu başlamıştır.
Mekkî Zâriyât sûresinde {51/19) Allah Teâlâ’nm katında nimet ve cennetlere hak kazanan muttaki kulların mallarında “Sa’il (isteyen) ve mahrum olanlar için” bir hak olduğu dile getirilmiş, bu hak Meâric sûresinde (70/24) bir kelime ilavesiyle “malûm hak” şeklinde sözedilmiştir. En’am sûresinde de (6/141) bu haktan başka, toprak ürünlerinden hasat günü ödenmesi gereken bir hak bulunduğu belirtilmiştir.
İşte Kur’ân daha Mekke devrinin ilk yıllarında vahdaniyet yani bir Allah inancı ile, sosyo-ekonomik dengenin kurulması ve korunması arasında çok sıkı bir bağ bulunduğu düşüncesini müslümanların kafalarına ve gönüllerine yerleştirmiş, mali yükümlülükler alanında herşeyden önce, toplumun bu yönde bilinçlendirilmesine ağırlık vermiştir. Bu arada 8 Mekkî âyette zekât kelimesi de kullanılmıştır.
Zekâtın Medine’de farz kılındığı dikkate alındığında, bu Mekkî âyetlerde geçen zekât kelimesi ile Medine’de farz kılınan, nisabı, nisbeti belirli, sarf yerleri gösterilmiş zekâtın kastedilmediği anlaşılmış olur.
Mekke devrinde sözü edilen zekât nisabı, nisbeti ve sarf yerleri belirlenmemiş mutlak zekâttır. Bunun nisbet ve miktarını müminler durum ve şartlara göre belirliyorlardı.
Hz. Peygamber, Medine’ye hicreti sırasında ilk dinlenme yeri olan Küba’da okuduğu hutbede “Yarım hurma ile de olsa Cehennem ateşinden korunun” {Buhârî, Zekât, ı; Müslim, Zekât, 68) buyurarak mali yükümlülük konusunu ele almış; Medine’ye vardığında ensarla muhacirin arasında mallarda ve elde edilecek kazançlarda ortaklığı sağlayacak şekilde bir kardeşlik anlaşması gerçekleştirmiştir.
Medine devrinde mâlî konular tekrar ele alınmış Medenî âyetler giderek artan bir ehemmiyetle mümin hayatının bu yönü üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu devirde zekât teriminden başka bir de, Mekke devrinde olmayan ve zekât ile eşanlamlı kullanılan “sadaka” terimi 12 ayrı Medenî âyette zikredilmiştir.
Medenî âyetlerde zekât kelimesinin İçeriği “İhsan”, wbirr” gibi kelimelerle ifade edilen gönüllü ödemelerden açık bir şekilde ayrılmış, bu’devirde doğrudan müminlere yöneltilen “zekât veriniz” veya Hz. Pey-gamber’e yöneltilen “Onların mallarından sadaka al” (et-Tevbe 103) şeklindeki hitaplarla zekâtın cebrîlik unsuru taşıyan, yerine getirilmesi zorunlu, ilahî, dinî bir yükümlülük olduğu açık bir şekilde ortaya konmuştur.
Böylece zekât Kur’ân’da 8’i Mekkî surede olmak üzere 30 ayrı âyette mârife (belirli isim) olarak tekrarlanmıştır. Bunların 27 sinde namazla birlikte aynı âyette zikredilmiştir.
Kehf sûresi (18/81) ve Meryem sûresi (19/13) âyetlerde nekre (belirsiz isim) olarak zikredilen zekât kelimesi burada incelenen zekâttan başka anlamlarda kullanılmıştır.
Zekâtın Medine devrinin hangi yılında farz kılındığı hususunda İslâm bilginlerince farklı tarihler gösterilmiş, bazıları zekâtın hicri 2. yılda Ramazan orucundan önce, bazıları da aynı yıl Ramazan orucundan sonra farz kılındığını söylerken, Ibnü’l-Esîr (ö. 630/1292) zekâtın hicri 9. yılda farz kılındığını İleri sürmüştür.
Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamberin zekât farz olmadan önce fıtır sadakasını vermeyi emrettiği, zekât farz kılındıktan sonra onu ne emrettiği ve ne de yasak ettiği, ancak müslümanların her Ramazan ayında bayram namazından önce fıtır sadakası vermeye devam ettikleri belirtilmektedir.
Fıtır sadakasının zekâtın farz olmasından önce emredildigini açıkça gösteren bu hadisten zekâtın Ramazan orucundan hemen sonra farz kılınmış olduğu sonucu da çıkmaktadır. Ramazan orucunun ise, hicretin ikinci yılında farz kılındığı hususunda bilginler görüş birliği içindedir. Buna göre zekâtın da hicrî ikinci yılın Ramazan ayından sonra farz kılındığı anlaşılmaktadır. İbnü’l-Esîr’in görüşüne gelince, bunu zekâtın devlet tarafından düzenli bir şekilde toplanıp dağıtılmaya başlanması tarihi olarak açıklamak mümkündür.
BENZER KONULAR:
Answers ( 46 )
Raporda bu girişten sonra, günümüzde önem kazanan mallar ayrı ayrı ele alınmıştır.
aa- Sına-i servetin zekâtı:
M. Ebû Zehra, A.Hallaf ve Abdurrahman Hasan tarafından konferansa sunulan raporda sanayi makinalarının zekâtı konusunda şu görüşlere yer verilmiştir:
Fabrikalar “nâmi” (üretken, artıcı) sayılmalı ve bunlardan zekât alınmalıdır. Burada fabrikatörün sağladığı kazanç, çalıştırılan makinalardan kaynaklanmaktadır. Bu makinalar bir marangozun, bir demircinin kullandığı takım ve tezgahlarla eşit tutulamaz. Çünkü marangoz ve demirci takım ve tezgahlarıyla bizzat çalışarak üretim sağlar, kazançları da temel ihtiyaçlarını karşılamaktan öteye geçemez. Müçtehît imamlar sanatkârın aletlerini kendi başlarına iş üretici özellikte bulunmadıklarından, bu aletlerin üretim için bir sanatkâra, sanatkârın da geçim için bu aletlere ihtiyacı olduğundan zekâttan muaf tutmuşlardır. Marangozun, demircinin, berberin vs. aletleri bugün de zekâttan muaf tutulmalıdır.
Konferansa sunulan raporda sanayi makinaları ve benzeri mallar üzerine yüklenecek zekâtın nisbetinin -toprak mahsullerine kıyasla- safi gelirden % 10, gayri safi gelirden % 5 olması gerektiği belirtilmekte ve özetle şöyle denmektedir:
“Tarım ürünleri toprağın geliridir. Zekât da, sulama tekniğine göre °/o ıo veya % 5 nisbetinde, bu gelire taalluk etmektedir. Zekâta tabi olan toprağın kendisi değildir. Aynı şekilde fabrikayı meydana getiren makinalar -onlara bağlanan sermaye-değil, fabrikanın geliri zekâta tabi olmalıdır.
1952 yılında Şam’da akdedilen konferansa sunulan raporda karara bağlanan yukarıdaki görüşler muasır müellifler tarafından da tartışılmıştır.
Fıkhü’z-zekât yazan Yusuf el-Kardavî bu fikri prensip olarak kabul etmekle birlikte, yapılan kıyasa usul yönünden itirazda bulunur. Ona göre:
a- Bu görüş fabrikalarla birlikte diğer gelir getiren binaları da zekâta tabi tutmasına rağmen başka benzer mallara uygulanabilecek genel bir kaide ortaya koyamamaktadır.
Bir genel kaide ile mesela kiraya verilen otobüs, gemi, uçak gibi mallar da zekâta tabi tutulabilir. Bunlar fabrika ve akarat tarifesine uymazlar. Bunun İçin malları, taşınır – taşınmaz diye ikiye ayırmaya lüzum görmeden, kiraya vermek, işletmek, ürettiği malları satmak vs. suretiyle gelir getiren bütün mallar “müsteğallat” terimi altında toplanmalı ve bu, genel kaide olarak benzer bütün mallara uygulanmalıdır. Zekât hukuku yönünden bütün malları taşınır ve taşınmaz diye ikiye ayırır ve birincisinden % 10 veya % 5, ikincisinden % 2.5 nisbetlerinde zekât alınır dersek, arının balının % 10 nisbetinde zekâta tabi olduğu konusundaki nassı izah edemeyiz.
b- Ziraî araziye fabrikaları ve binaları benzetmek de hemen kabul edilebilir bir kıyas değildir. Çünkü zirai arazi daimi bir gelir kaynağıdır. Yıpranma ve aşınma yok denecek kadar azdır. Oysa fabrikalar hızla yıpranır ve aşınırlar.
Özetle el-Kardavî, vergi borçları, mal sahibinin geçimi için gereken masraf ve yıllık amortisman bedeli düşüldükten sonra fabrika gelirlerinin, safi gelir belli ise % 10, belli değil ise % 5 nisbetinde zekâta tabi tutulması görüşünü savunur.
M. A. Mannan sınaî sermayenin üzerinden alınacak zekâtın nisbetinin zirai mahsul ürünlerine kıyasla tesbit edilmesine karşı olduğunu söyler, aşınma ve eskime İÇin gerekli pay ayrıldıktan sonra, sanayiden sanayiye üretimin değişeceğini de dikkate alarak nisbetin esnek olmasını savunur. Mısırlı yazar i. F. Ahmet Ali fabrika mamulleri ile arazî mahsulleri arasında farklı yönler bulunduğunu, sanayi rnakinalarının aşınma, yıpranma gibi özelliklerinin yanında bir de gelişen teknolojiye ayak uydurabilmek için tamamen yenilenmeye de ihtiyaç duyduğunu, daha az iş gücü ve emekle, daha kaliteli mal üreten makinalar bulundukça eskileri değiştirmenin zaruret haline geleceğini söyler. Ayrıca şu hususa da dikkat çeker: Sınaî kesimin verimi, zirai kesimden çok yüksektir, bu yönüyle de iki terimi birbirine benzetmek zordur. Ona göre bu özellikler dikkate alınarak sanayi ürünlerinden, toprak mahsullerine kıyasla % 10 veya % 5 nisbetinde zekât tahsili yerine makinaların rayiç değeri üzerinden % 2.5 nisbetinde zekât almak daha uygundur.
Muasır yazarlar nezdinde, sanayi makinalarının gelirlerinin % 10 veya % 5 nisbetlerinde zekâta tabi tutulması görüşü -uygulama kolaylığı yönü de dikkate alına-
bb- Bina, nakil vasıtaları gibi gelir getiren malların zekâtı:
Mezhep imamları oturulan evleri ve binek hayvanlarını insanın temel ihtiyaçlarından saymış ve bunları zekâttan muaf tutmuşlardır. Gerçekten insanın çoluk çocuğu ile sığındığı ev veya apartman, şahsî işi için kullandığı nakil aracı temel ihtiyaçlardandır ve bunlar artıcı (nema) özelliğine de sahip değildir. Oysa bugün kiraya verilen büyük binalar, daireler, dükkanlar, düğün salonları ile kara, hava, deniz taşımacılığında kullanılan nakil araçlarından elde edilen gelirler, -dünden farklı olarak- yaygın ve önemli gelir kaynaklan haline gelmişlerdir. Günümüzde temel ihtiyacın dışında, gelir elde etmek için edinilen büyük binalarda, kâr amacı ile işletilen nakil vasıtalarında zekâtın artıcılık vasfı (nema) tahakkuk ettiğinden, konu muasır müellifler tarafından ele alınarak tartışılmıştır.
Yukarıda işaret edilen M. Ebû Zehra, A. Hallaf ve Abdurrahman Hasan tarafından hazırlanan raporun konuya ilişkin bölümü şöyle Özetlenebilir:
“Bugün dünden farklı olarak yatırım amacı İle büyük binalar yapılmakta ve nakliye vasıtaları kullanılmaktadır. Bunlardan elde edilen gelirler arazi ürünlerinden elde edilen gelirlerden çok fazladır.
Değişen şartlar muvacehesinde ziraî araziye olduğu gibi, bu yeni gelir kaynaklarına da zekât konması gerekir. Toprağını işletmek üzere kiraya verenle, bina veya nakil vasıtalarından gelir elde eden arasında esasta bir fark yoktur. Zirai araziye zekât yükleyip gelir getiren bina ve vasıtaları bu yükümlülüğün dışında tutmak zekât hukuku yönünden adil bir davranış olmaz. Aynı zamanda bu, ziraî arazi sahiplerine karşı haksız davranış olacaktır. Ayrıca bina ve nakil vasıtası sahibi olmak ziraî arazî sahibi olmaya tercih de edilecektir.
Aslında zikredilen yeni gelir kaynaklarını zekâta tabi tutmak mezhep imamlarının görüşleri ile de çelişmez. Aradaki fark prensiplerde değil bunların uygulanmasın-dadır. Onların zamanında binalar şimdi olduğu gibi kâr gayesiyle kullanılmıyordu ki onlardan bu konuda hüküm bekleyelim”.
Muasır müelliflerin çoğu bu çeşit yeni gelir kaynaklarının zekâta tabi olacağında ittifak ederler, ancak bu mallardan hangi statüye göre ve ne nisbette zekât alınacağı hususunda farklı görüş ileri sürerler.
Müelliflerin konu ile ilgili görüşlerini üç gurupta özetlemek mümkündür:
1- Bu yeni gelir kaynaklarının kendi değerlerinden değil, gelirlerinden -para nisab ve nisbetleri içinde-zekât alınır.
2- Kira ve işletme yoluyla gelir getiren akarların gelirleri, toprak ürünleri gibi safi hasıladan % 10, gayri safiden % 5 nisbetleri ile zekâta tabi tutulur.
3- Bu mallar -ticaret mallarında olduğu gibi- sermaye + kâr olarak değerlendirilir ve toplam servetten % 2.5 nisbetinde zekât tahsil edilir.
1- Akarların yalnızca gelirleri zekâta tabidir; bu zekât da elde edilen gelir nisaba ulaşır ve üzerinden bir kameri yıl geçince % 2.5 nisbetinde tahsil edilir görüşünde olanlar aşağıdaki delillere istinad ederler.
a- İmâm Mâlik’den, ev kiralarının alındıktan sonra üzerinden bir kameri yıl geçmezi dikçe zekâta tabi olmayacağı hususunda bir rivayet vardır.
b- İbn Kudâme’nin “el-Muğnî” adlı eserinde Ahmed b. Hanbel’in “evini kiraya veren ve kira gelirini alan kimse, bunun zekâtını üzerinden bir kameri yıl geçtikten sonra öder” görüşünde olduğu, üzerinden bir yıl geçmeden ödeyeceğine dair bir görüş daha nakledilmiş olmakla beraber, “sahih olan görüşün” birinci görüş olduğu belirtilir.
Ömer Nasuhi Bilmen de “yalnız kira bedellerini almak üzere elde bulunan evlerden, dükkanlardan ve sair akarlardan… nakil vasıtalarından zekât lazım gelmez. Bunların kiralarından, nisab miktarı olup üzerlerinden tam bir sene geçtiği takdirde zekât verileceğini” söyler.
Mısırlı yazar İ. F. Ahmed Ali’nin naklettiğine göre 1965 yılında akdedilen konferansta İslâm Araştırmaları Heyeti de akarların gelirlerinin sene sonunda %2.5 nisbetinde zekâta tabi olacağı kararma varmıştır.
Burada işaret edilmelidir ki, gelir getiren bina ve benzerlerinin bu gelirlerinin, “el-malu’l-müstefad”a benzetilerek üzerlerinden yıl geçmeden zekâtlarının ödenmesi gerektiğini savunan alimler de vardır.
2- Gelir getiren bina, vasıta ve benzerini zirai araziye kıyas edip bunların safi gelirlerinden % 10, gayri safiden % 5 nisbetinde zekât alınır görüşü M. Ebû Zehra, Abdülvehhab Hallaf, Abdurrahman Hasan tarafından hazırlanan raporda -konunun başında belirtilen gerekçesi ile birlikte- ileri sürülmüştür.
Yusuf Kardavî bu ikinci görüşe iştirak etmekle beraber akarların zirai arazi yerine, arazisini kiraya verene kıyas etmenin daha isabetli olacağını söyler ve şunu ilave eder “Öşür, toprağın mülkiyetine değil, mahsulüne taalluk eder. Cumhura göre araziye sahip olan mucir değil, ekine malik olan müstecir zekâtla mükelleftir”.
Kardavî raporda bu çeşit malların nisabı konusunda bir görüş beyan edilmediğine dikkat çekerek, bina ve nakil vasıtaları gibi mallar gelir elde etmek üzere kiraya veriliyor veya herhangi bir şekilde işletiliyorsa, gelirlerinin altının nisabı olan 20 miskal (85 gr.) değerinde takdir edileceğini ve yıllık amortisman, vergi, borçlar, yıllık geçim masrafı düşüldükten sonra kalan gelirin safisi belli ise % 10, değil ise % 5 inin zekât olarak ödeneceğini ifade eder.
Yusuf Kardavî ticaret malları ile, zikredilen akar ve benzeri mallar arasında şu farkların mevcud olduğunu zikreder.
a- Bu mallar alım-satım yoluyla gelir getirmezler, kiralama veya işletme yoluyla kazanç getirirler.
b- Malını kiralama, işletme yoluyla
gelirlendiren kişiye tacir dersek, toprağını kiraya verene de tacir demek gerekir ve mucirin her sene arazisinin bedeli ile aldığı kiranın toplamının % 2.5 unu zekât olarak vermesi gerekir. Böyle bir görüş ileri süren olmamıştır.
c- Akar ve benzerlerinin gelirleri çeşitli sebeblerle kesintiye uğrayabilir. Mesela kiracı ve işletmeci bulunmayabilir. Bu hallerde mal sahibinin elinde nakid olmayacağından zekât vermekte güçlük çeker. Tüccar para bulamazsa elindeki malından satarak zekât ödeyebilir. Gelir getiren mala sahip olan ise böyle hallerde akarını veya onun bir kısmını satmak mecburiyetinde kalacaktır ki bu zorluktur. Allah kullarına zorlukyüklemez.
d- Akan ticaret mallarına kıyas edersek her sene onun kıymetini tesbit etmemiz gerekir. Bu çeşit mallar gün be gün aşınıp yıprandıkları için değerleri de düşecektir. Çeşitli iktisadî sebeblerle dalgalanan fiyat hareketlerini de buna eklersek fiyat tesbit işinin bir hayli zor olacağı ortaya çıkar.
Bu sebeplerden dolayı akar ve benzerlerinin gelirleri zekâta tabi olmalı görüşü tercih edilmeli, safi gelir biliniyorsa % 10, bilinemiyorsa % 5 zekât ödenmeli ancak yıllık amortisman, vergi, masraflar gelirden düşülmelidir.
Raporda bu girişten sonra, günümüzde önem kazanan mallar ayrı ayrı ele alınmıştır.
aa- Sına-i servetin zekâtı:
M. Ebû Zehra, A.Hallaf ve Abdurrahman Hasan tarafından konferansa sunulan raporda sanayi makinalarının zekâtı konusunda şu görüşlere yer verilmiştir:
Fabrikalar “nâmi” (üretken, artıcı) sayılmalı ve bunlardan zekât alınmalıdır. Burada fabrikatörün sağladığı kazanç, çalıştırılan makinalardan kaynaklanmaktadır. Bu makinalar bir marangozun, bir demircinin kullandığı takım ve tezgahlarla eşit tutulamaz. Çünkü marangoz ve demirci takım ve tezgahlarıyla bizzat çalışarak üretim sağlar, kazançları da temel ihtiyaçlarını karşılamaktan öteye geçemez. Müçtehît imamlar sanatkârın aletlerini kendi başlarına iş üretici özellikte bulunmadıklarından, bu aletlerin üretim için bir sanatkâra, sanatkârın da geçim için bu aletlere ihtiyacı olduğundan zekâttan muaf tutmuşlardır. Marangozun, demircinin, berberin vs. aletleri bugün de zekâttan muaf tutulmalıdır.
Konferansa sunulan raporda sanayi makinaları ve benzeri mallar üzerine yüklenecek zekâtın nisbetinin -toprak mahsullerine kıyasla- safi gelirden % 10, gayri safi gelirden % 5 olması gerektiği belirtilmekte ve özetle şöyle denmektedir:
“Tarım ürünleri toprağın geliridir. Zekât da, sulama tekniğine göre °/o ıo veya % 5 nisbetinde, bu gelire taalluk etmektedir. Zekâta tabi olan toprağın kendisi değildir. Aynı şekilde fabrikayı meydana getiren makinalar -onlara bağlanan sermaye-değil, fabrikanın geliri zekâta tabi olmalıdır.
1952 yılında Şam’da akdedilen konferansa sunulan raporda karara bağlanan yukarıdaki görüşler muasır müellifler tarafından da tartışılmıştır.
Fıkhü’z-zekât yazan Yusuf el-Kardavî bu fikri prensip olarak kabul etmekle birlikte, yapılan kıyasa usul yönünden itirazda bulunur. Ona göre:
a- Bu görüş fabrikalarla birlikte diğer gelir getiren binaları da zekâta tabi tutmasına rağmen başka benzer mallara uygulanabilecek genel bir kaide ortaya koyamamaktadır.
Bir genel kaide ile mesela kiraya verilen otobüs, gemi, uçak gibi mallar da zekâta tabi tutulabilir. Bunlar fabrika ve akarat tarifesine uymazlar. Bunun İçin malları, taşınır – taşınmaz diye ikiye ayırmaya lüzum görmeden, kiraya vermek, işletmek, ürettiği malları satmak vs. suretiyle gelir getiren bütün mallar “müsteğallat” terimi altında toplanmalı ve bu, genel kaide olarak benzer bütün mallara uygulanmalıdır. Zekât hukuku yönünden bütün malları taşınır ve taşınmaz diye ikiye ayırır ve birincisinden % 10 veya % 5, ikincisinden % 2.5 nisbetlerinde zekât alınır dersek, arının balının % 10 nisbetinde zekâta tabi olduğu konusundaki nassı izah edemeyiz.
b- Ziraî araziye fabrikaları ve binaları benzetmek de hemen kabul edilebilir bir kıyas değildir. Çünkü zirai arazi daimi bir gelir kaynağıdır. Yıpranma ve aşınma yok denecek kadar azdır. Oysa fabrikalar hızla yıpranır ve aşınırlar.
Özetle el-Kardavî, vergi borçları, mal sahibinin geçimi için gereken masraf ve yıllık amortisman bedeli düşüldükten sonra fabrika gelirlerinin, safi gelir belli ise % 10, belli değil ise % 5 nisbetinde zekâta tabi tutulması görüşünü savunur.
M. A. Mannan sınaî sermayenin üzerinden alınacak zekâtın nisbetinin zirai mahsul ürünlerine kıyasla tesbit edilmesine karşı olduğunu söyler, aşınma ve eskime İÇin gerekli pay ayrıldıktan sonra, sanayiden sanayiye üretimin değişeceğini de dikkate alarak nisbetin esnek olmasını savunur. Mısırlı yazar i. F. Ahmet Ali fabrika mamulleri ile arazî mahsulleri arasında farklı yönler bulunduğunu, sanayi rnakinalarının aşınma, yıpranma gibi özelliklerinin yanında bir de gelişen teknolojiye ayak uydurabilmek için tamamen yenilenmeye de ihtiyaç duyduğunu, daha az iş gücü ve emekle, daha kaliteli mal üreten makinalar bulundukça eskileri değiştirmenin zaruret haline geleceğini söyler. Ayrıca şu hususa da dikkat çeker: Sınaî kesimin verimi, zirai kesimden çok yüksektir, bu yönüyle de iki terimi birbirine benzetmek zordur. Ona göre bu özellikler dikkate alınarak sanayi ürünlerinden, toprak mahsullerine kıyasla % 10 veya % 5 nisbetinde zekât tahsili yerine makinaların rayiç değeri üzerinden % 2.5 nisbetinde zekât almak daha uygundur.
Muasır yazarlar nezdinde, sanayi makinalarının gelirlerinin % 10 veya % 5 nisbetlerinde zekâta tabi tutulması görüşü -uygulama kolaylığı yönü de dikkate alına-
bb- Bina, nakil vasıtaları gibi gelir getiren malların zekâtı:
Mezhep imamları oturulan evleri ve binek hayvanlarını insanın temel ihtiyaçlarından saymış ve bunları zekâttan muaf tutmuşlardır. Gerçekten insanın çoluk çocuğu ile sığındığı ev veya apartman, şahsî işi için kullandığı nakil aracı temel ihtiyaçlardandır ve bunlar artıcı (nema) özelliğine de sahip değildir. Oysa bugün kiraya verilen büyük binalar, daireler, dükkanlar, düğün salonları ile kara, hava, deniz taşımacılığında kullanılan nakil araçlarından elde edilen gelirler, -dünden farklı olarak- yaygın ve önemli gelir kaynaklan haline gelmişlerdir. Günümüzde temel ihtiyacın dışında, gelir elde etmek için edinilen büyük binalarda, kâr amacı ile işletilen nakil vasıtalarında zekâtın artıcılık vasfı (nema) tahakkuk ettiğinden, konu muasır müellifler tarafından ele alınarak tartışılmıştır.
Yukarıda işaret edilen M. Ebû Zehra, A. Hallaf ve Abdurrahman Hasan tarafından hazırlanan raporun konuya ilişkin bölümü şöyle Özetlenebilir:
“Bugün dünden farklı olarak yatırım amacı İle büyük binalar yapılmakta ve nakliye vasıtaları kullanılmaktadır. Bunlardan elde edilen gelirler arazi ürünlerinden elde edilen gelirlerden çok fazladır.
Değişen şartlar muvacehesinde ziraî araziye olduğu gibi, bu yeni gelir kaynaklarına da zekât konması gerekir. Toprağını işletmek üzere kiraya verenle, bina veya nakil vasıtalarından gelir elde eden arasında esasta bir fark yoktur. Zirai araziye zekât yükleyip gelir getiren bina ve vasıtaları bu yükümlülüğün dışında tutmak zekât hukuku yönünden adil bir davranış olmaz. Aynı zamanda bu, ziraî arazi sahiplerine karşı haksız davranış olacaktır. Ayrıca bina ve nakil vasıtası sahibi olmak ziraî arazî sahibi olmaya tercih de edilecektir.
Aslında zikredilen yeni gelir kaynaklarını zekâta tabi tutmak mezhep imamlarının görüşleri ile de çelişmez. Aradaki fark prensiplerde değil bunların uygulanmasın-dadır. Onların zamanında binalar şimdi olduğu gibi kâr gayesiyle kullanılmıyordu ki onlardan bu konuda hüküm bekleyelim”.
Muasır müelliflerin çoğu bu çeşit yeni gelir kaynaklarının zekâta tabi olacağında ittifak ederler, ancak bu mallardan hangi statüye göre ve ne nisbette zekât alınacağı hususunda farklı görüş ileri sürerler.
Müelliflerin konu ile ilgili görüşlerini üç gurupta özetlemek mümkündür:
1- Bu yeni gelir kaynaklarının kendi değerlerinden değil, gelirlerinden -para nisab ve nisbetleri içinde-zekât alınır.
2- Kira ve işletme yoluyla gelir getiren akarların gelirleri, toprak ürünleri gibi safi hasıladan % 10, gayri safiden % 5 nisbetleri ile zekâta tabi tutulur.
3- Bu mallar -ticaret mallarında olduğu gibi- sermaye + kâr olarak değerlendirilir ve toplam servetten % 2.5 nisbetinde zekât tahsil edilir.
1- Akarların yalnızca gelirleri zekâta tabidir; bu zekât da elde edilen gelir nisaba ulaşır ve üzerinden bir kameri yıl geçince % 2.5 nisbetinde tahsil edilir görüşünde olanlar aşağıdaki delillere istinad ederler.
a- İmâm Mâlik’den, ev kiralarının alındıktan sonra üzerinden bir kameri yıl geçmezi dikçe zekâta tabi olmayacağı hususunda bir rivayet vardır.
b- İbn Kudâme’nin “el-Muğnî” adlı eserinde Ahmed b. Hanbel’in “evini kiraya veren ve kira gelirini alan kimse, bunun zekâtını üzerinden bir kameri yıl geçtikten sonra öder” görüşünde olduğu, üzerinden bir yıl geçmeden ödeyeceğine dair bir görüş daha nakledilmiş olmakla beraber, “sahih olan görüşün” birinci görüş olduğu belirtilir.
Ömer Nasuhi Bilmen de “yalnız kira bedellerini almak üzere elde bulunan evlerden, dükkanlardan ve sair akarlardan… nakil vasıtalarından zekât lazım gelmez. Bunların kiralarından, nisab miktarı olup üzerlerinden tam bir sene geçtiği takdirde zekât verileceğini” söyler.
Mısırlı yazar İ. F. Ahmed Ali’nin naklettiğine göre 1965 yılında akdedilen konferansta İslâm Araştırmaları Heyeti de akarların gelirlerinin sene sonunda %2.5 nisbetinde zekâta tabi olacağı kararma varmıştır.
Burada işaret edilmelidir ki, gelir getiren bina ve benzerlerinin bu gelirlerinin, “el-malu’l-müstefad”a benzetilerek üzerlerinden yıl geçmeden zekâtlarının ödenmesi gerektiğini savunan alimler de vardır.
2- Gelir getiren bina, vasıta ve benzerini zirai araziye kıyas edip bunların safi gelirlerinden % 10, gayri safiden % 5 nisbetinde zekât alınır görüşü M. Ebû Zehra, Abdülvehhab Hallaf, Abdurrahman Hasan tarafından hazırlanan raporda -konunun başında belirtilen gerekçesi ile birlikte- ileri sürülmüştür.
Yusuf Kardavî bu ikinci görüşe iştirak etmekle beraber akarların zirai arazi yerine, arazisini kiraya verene kıyas etmenin daha isabetli olacağını söyler ve şunu ilave eder “Öşür, toprağın mülkiyetine değil, mahsulüne taalluk eder. Cumhura göre araziye sahip olan mucir değil, ekine malik olan müstecir zekâtla mükelleftir”.
Kardavî raporda bu çeşit malların nisabı konusunda bir görüş beyan edilmediğine dikkat çekerek, bina ve nakil vasıtaları gibi mallar gelir elde etmek üzere kiraya veriliyor veya herhangi bir şekilde işletiliyorsa, gelirlerinin altının nisabı olan 20 miskal (85 gr.) değerinde takdir edileceğini ve yıllık amortisman, vergi, borçlar, yıllık geçim masrafı düşüldükten sonra kalan gelirin safisi belli ise % 10, değil ise % 5 inin zekât olarak ödeneceğini ifade eder.
Yusuf Kardavî ticaret malları ile, zikredilen akar ve benzeri mallar arasında şu farkların mevcud olduğunu zikreder.
a- Bu mallar alım-satım yoluyla gelir getirmezler, kiralama veya işletme yoluyla kazanç getirirler.
b- Malını kiralama, işletme yoluyla
gelirlendiren kişiye tacir dersek, toprağını kiraya verene de tacir demek gerekir ve mucirin her sene arazisinin bedeli ile aldığı kiranın toplamının % 2.5 unu zekât olarak vermesi gerekir. Böyle bir görüş ileri süren olmamıştır.
c- Akar ve benzerlerinin gelirleri çeşitli sebeblerle kesintiye uğrayabilir. Mesela kiracı ve işletmeci bulunmayabilir. Bu hallerde mal sahibinin elinde nakid olmayacağından zekât vermekte güçlük çeker. Tüccar para bulamazsa elindeki malından satarak zekât ödeyebilir. Gelir getiren mala sahip olan ise böyle hallerde akarını veya onun bir kısmını satmak mecburiyetinde kalacaktır ki bu zorluktur. Allah kullarına zorlukyüklemez.
d- Akan ticaret mallarına kıyas edersek her sene onun kıymetini tesbit etmemiz gerekir. Bu çeşit mallar gün be gün aşınıp yıprandıkları için değerleri de düşecektir. Çeşitli iktisadî sebeblerle dalgalanan fiyat hareketlerini de buna eklersek fiyat tesbit işinin bir hayli zor olacağı ortaya çıkar.
Bu sebeplerden dolayı akar ve benzerlerinin gelirleri zekâta tabi olmalı görüşü tercih edilmeli, safi gelir biliniyorsa % 10, bilinemiyorsa % 5 zekât ödenmeli ancak yıllık amortisman, vergi, masraflar gelirden düşülmelidir.
Raporda bu girişten sonra, günümüzde önem kazanan mallar ayrı ayrı ele alınmıştır.
aa- Sına-i servetin zekâtı:
M. Ebû Zehra, A.Hallaf ve Abdurrahman Hasan tarafından konferansa sunulan raporda sanayi makinalarının zekâtı konusunda şu görüşlere yer verilmiştir:
Fabrikalar “nâmi” (üretken, artıcı) sayılmalı ve bunlardan zekât alınmalıdır. Burada fabrikatörün sağladığı kazanç, çalıştırılan makinalardan kaynaklanmaktadır. Bu makinalar bir marangozun, bir demircinin kullandığı takım ve tezgahlarla eşit tutulamaz. Çünkü marangoz ve demirci takım ve tezgahlarıyla bizzat çalışarak üretim sağlar, kazançları da temel ihtiyaçlarını karşılamaktan öteye geçemez. Müçtehît imamlar sanatkârın aletlerini kendi başlarına iş üretici özellikte bulunmadıklarından, bu aletlerin üretim için bir sanatkâra, sanatkârın da geçim için bu aletlere ihtiyacı olduğundan zekâttan muaf tutmuşlardır. Marangozun, demircinin, berberin vs. aletleri bugün de zekâttan muaf tutulmalıdır.
Konferansa sunulan raporda sanayi makinaları ve benzeri mallar üzerine yüklenecek zekâtın nisbetinin -toprak mahsullerine kıyasla- safi gelirden % 10, gayri safi gelirden % 5 olması gerektiği belirtilmekte ve özetle şöyle denmektedir:
“Tarım ürünleri toprağın geliridir. Zekât da, sulama tekniğine göre °/o ıo veya % 5 nisbetinde, bu gelire taalluk etmektedir. Zekâta tabi olan toprağın kendisi değildir. Aynı şekilde fabrikayı meydana getiren makinalar -onlara bağlanan sermaye-değil, fabrikanın geliri zekâta tabi olmalıdır.
1952 yılında Şam’da akdedilen konferansa sunulan raporda karara bağlanan yukarıdaki görüşler muasır müellifler tarafından da tartışılmıştır.
Fıkhü’z-zekât yazan Yusuf el-Kardavî bu fikri prensip olarak kabul etmekle birlikte, yapılan kıyasa usul yönünden itirazda bulunur. Ona göre:
a- Bu görüş fabrikalarla birlikte diğer gelir getiren binaları da zekâta tabi tutmasına rağmen başka benzer mallara uygulanabilecek genel bir kaide ortaya koyamamaktadır.
Bir genel kaide ile mesela kiraya verilen otobüs, gemi, uçak gibi mallar da zekâta tabi tutulabilir. Bunlar fabrika ve akarat tarifesine uymazlar. Bunun İçin malları, taşınır – taşınmaz diye ikiye ayırmaya lüzum görmeden, kiraya vermek, işletmek, ürettiği malları satmak vs. suretiyle gelir getiren bütün mallar “müsteğallat” terimi altında toplanmalı ve bu, genel kaide olarak benzer bütün mallara uygulanmalıdır. Zekât hukuku yönünden bütün malları taşınır ve taşınmaz diye ikiye ayırır ve birincisinden % 10 veya % 5, ikincisinden % 2.5 nisbetlerinde zekât alınır dersek, arının balının % 10 nisbetinde zekâta tabi olduğu konusundaki nassı izah edemeyiz.
b- Ziraî araziye fabrikaları ve binaları benzetmek de hemen kabul edilebilir bir kıyas değildir. Çünkü zirai arazi daimi bir gelir kaynağıdır. Yıpranma ve aşınma yok denecek kadar azdır. Oysa fabrikalar hızla yıpranır ve aşınırlar.
Özetle el-Kardavî, vergi borçları, mal sahibinin geçimi için gereken masraf ve yıllık amortisman bedeli düşüldükten sonra fabrika gelirlerinin, safi gelir belli ise % 10, belli değil ise % 5 nisbetinde zekâta tabi tutulması görüşünü savunur.
M. A. Mannan sınaî sermayenin üzerinden alınacak zekâtın nisbetinin zirai mahsul ürünlerine kıyasla tesbit edilmesine karşı olduğunu söyler, aşınma ve eskime İÇin gerekli pay ayrıldıktan sonra, sanayiden sanayiye üretimin değişeceğini de dikkate alarak nisbetin esnek olmasını savunur. Mısırlı yazar i. F. Ahmet Ali fabrika mamulleri ile arazî mahsulleri arasında farklı yönler bulunduğunu, sanayi rnakinalarının aşınma, yıpranma gibi özelliklerinin yanında bir de gelişen teknolojiye ayak uydurabilmek için tamamen yenilenmeye de ihtiyaç duyduğunu, daha az iş gücü ve emekle, daha kaliteli mal üreten makinalar bulundukça eskileri değiştirmenin zaruret haline geleceğini söyler. Ayrıca şu hususa da dikkat çeker: Sınaî kesimin verimi, zirai kesimden çok yüksektir, bu yönüyle de iki terimi birbirine benzetmek zordur. Ona göre bu özellikler dikkate alınarak sanayi ürünlerinden, toprak mahsullerine kıyasla % 10 veya % 5 nisbetinde zekât tahsili yerine makinaların rayiç değeri üzerinden % 2.5 nisbetinde zekât almak daha uygundur.
Muasır yazarlar nezdinde, sanayi makinalarının gelirlerinin % 10 veya % 5 nisbetlerinde zekâta tabi tutulması görüşü -uygulama kolaylığı yönü de dikkate alına-
bb- Bina, nakil vasıtaları gibi gelir getiren malların zekâtı:
Mezhep imamları oturulan evleri ve binek hayvanlarını insanın temel ihtiyaçlarından saymış ve bunları zekâttan muaf tutmuşlardır. Gerçekten insanın çoluk çocuğu ile sığındığı ev veya apartman, şahsî işi için kullandığı nakil aracı temel ihtiyaçlardandır ve bunlar artıcı (nema) özelliğine de sahip değildir. Oysa bugün kiraya verilen büyük binalar, daireler, dükkanlar, düğün salonları ile kara, hava, deniz taşımacılığında kullanılan nakil araçlarından elde edilen gelirler, -dünden farklı olarak- yaygın ve önemli gelir kaynaklan haline gelmişlerdir. Günümüzde temel ihtiyacın dışında, gelir elde etmek için edinilen büyük binalarda, kâr amacı ile işletilen nakil vasıtalarında zekâtın artıcılık vasfı (nema) tahakkuk ettiğinden, konu muasır müellifler tarafından ele alınarak tartışılmıştır.
Yukarıda işaret edilen M. Ebû Zehra, A. Hallaf ve Abdurrahman Hasan tarafından hazırlanan raporun konuya ilişkin bölümü şöyle Özetlenebilir:
“Bugün dünden farklı olarak yatırım amacı İle büyük binalar yapılmakta ve nakliye vasıtaları kullanılmaktadır. Bunlardan elde edilen gelirler arazi ürünlerinden elde edilen gelirlerden çok fazladır.
Değişen şartlar muvacehesinde ziraî araziye olduğu gibi, bu yeni gelir kaynaklarına da zekât konması gerekir. Toprağını işletmek üzere kiraya verenle, bina veya nakil vasıtalarından gelir elde eden arasında esasta bir fark yoktur. Zirai araziye zekât yükleyip gelir getiren bina ve vasıtaları bu yükümlülüğün dışında tutmak zekât hukuku yönünden adil bir davranış olmaz. Aynı zamanda bu, ziraî arazi sahiplerine karşı haksız davranış olacaktır. Ayrıca bina ve nakil vasıtası sahibi olmak ziraî arazî sahibi olmaya tercih de edilecektir.
Aslında zikredilen yeni gelir kaynaklarını zekâta tabi tutmak mezhep imamlarının görüşleri ile de çelişmez. Aradaki fark prensiplerde değil bunların uygulanmasın-dadır. Onların zamanında binalar şimdi olduğu gibi kâr gayesiyle kullanılmıyordu ki onlardan bu konuda hüküm bekleyelim”.
Muasır müelliflerin çoğu bu çeşit yeni gelir kaynaklarının zekâta tabi olacağında ittifak ederler, ancak bu mallardan hangi statüye göre ve ne nisbette zekât alınacağı hususunda farklı görüş ileri sürerler.
Müelliflerin konu ile ilgili görüşlerini üç gurupta özetlemek mümkündür:
1- Bu yeni gelir kaynaklarının kendi değerlerinden değil, gelirlerinden -para nisab ve nisbetleri içinde-zekât alınır.
2- Kira ve işletme yoluyla gelir getiren akarların gelirleri, toprak ürünleri gibi safi hasıladan % 10, gayri safiden % 5 nisbetleri ile zekâta tabi tutulur.
3- Bu mallar -ticaret mallarında olduğu gibi- sermaye + kâr olarak değerlendirilir ve toplam servetten % 2.5 nisbetinde zekât tahsil edilir.
1- Akarların yalnızca gelirleri zekâta tabidir; bu zekât da elde edilen gelir nisaba ulaşır ve üzerinden bir kameri yıl geçince % 2.5 nisbetinde tahsil edilir görüşünde olanlar aşağıdaki delillere istinad ederler.
a- İmâm Mâlik’den, ev kiralarının alındıktan sonra üzerinden bir kameri yıl geçmezi dikçe zekâta tabi olmayacağı hususunda bir rivayet vardır.
b- İbn Kudâme’nin “el-Muğnî” adlı eserinde Ahmed b. Hanbel’in “evini kiraya veren ve kira gelirini alan kimse, bunun zekâtını üzerinden bir kameri yıl geçtikten sonra öder” görüşünde olduğu, üzerinden bir yıl geçmeden ödeyeceğine dair bir görüş daha nakledilmiş olmakla beraber, “sahih olan görüşün” birinci görüş olduğu belirtilir.
Ömer Nasuhi Bilmen de “yalnız kira bedellerini almak üzere elde bulunan evlerden, dükkanlardan ve sair akarlardan… nakil vasıtalarından zekât lazım gelmez. Bunların kiralarından, nisab miktarı olup üzerlerinden tam bir sene geçtiği takdirde zekât verileceğini” söyler.
Mısırlı yazar İ. F. Ahmed Ali’nin naklettiğine göre 1965 yılında akdedilen konferansta İslâm Araştırmaları Heyeti de akarların gelirlerinin sene sonunda %2.5 nisbetinde zekâta tabi olacağı kararma varmıştır.
Burada işaret edilmelidir ki, gelir getiren bina ve benzerlerinin bu gelirlerinin, “el-malu’l-müstefad”a benzetilerek üzerlerinden yıl geçmeden zekâtlarının ödenmesi gerektiğini savunan alimler de vardır.
2- Gelir getiren bina, vasıta ve benzerini zirai araziye kıyas edip bunların safi gelirlerinden % 10, gayri safiden % 5 nisbetinde zekât alınır görüşü M. Ebû Zehra, Abdülvehhab Hallaf, Abdurrahman Hasan tarafından hazırlanan raporda -konunun başında belirtilen gerekçesi ile birlikte- ileri sürülmüştür.
Yusuf Kardavî bu ikinci görüşe iştirak etmekle beraber akarların zirai arazi yerine, arazisini kiraya verene kıyas etmenin daha isabetli olacağını söyler ve şunu ilave eder “Öşür, toprağın mülkiyetine değil, mahsulüne taalluk eder. Cumhura göre araziye sahip olan mucir değil, ekine malik olan müstecir zekâtla mükelleftir”.
Kardavî raporda bu çeşit malların nisabı konusunda bir görüş beyan edilmediğine dikkat çekerek, bina ve nakil vasıtaları gibi mallar gelir elde etmek üzere kiraya veriliyor veya herhangi bir şekilde işletiliyorsa, gelirlerinin altının nisabı olan 20 miskal (85 gr.) değerinde takdir edileceğini ve yıllık amortisman, vergi, borçlar, yıllık geçim masrafı düşüldükten sonra kalan gelirin safisi belli ise % 10, değil ise % 5 inin zekât olarak ödeneceğini ifade eder.
Yusuf Kardavî ticaret malları ile, zikredilen akar ve benzeri mallar arasında şu farkların mevcud olduğunu zikreder.
a- Bu mallar alım-satım yoluyla gelir getirmezler, kiralama veya işletme yoluyla kazanç getirirler.
b- Malını kiralama, işletme yoluyla
gelirlendiren kişiye tacir dersek, toprağını kiraya verene de tacir demek gerekir ve mucirin her sene arazisinin bedeli ile aldığı kiranın toplamının % 2.5 unu zekât olarak vermesi gerekir. Böyle bir görüş ileri süren olmamıştır.
c- Akar ve benzerlerinin gelirleri çeşitli sebeblerle kesintiye uğrayabilir. Mesela kiracı ve işletmeci bulunmayabilir. Bu hallerde mal sahibinin elinde nakid olmayacağından zekât vermekte güçlük çeker. Tüccar para bulamazsa elindeki malından satarak zekât ödeyebilir. Gelir getiren mala sahip olan ise böyle hallerde akarını veya onun bir kısmını satmak mecburiyetinde kalacaktır ki bu zorluktur. Allah kullarına zorlukyüklemez.
d- Akan ticaret mallarına kıyas edersek her sene onun kıymetini tesbit etmemiz gerekir. Bu çeşit mallar gün be gün aşınıp yıprandıkları için değerleri de düşecektir. Çeşitli iktisadî sebeblerle dalgalanan fiyat hareketlerini de buna eklersek fiyat tesbit işinin bir hayli zor olacağı ortaya çıkar.
Bu sebeplerden dolayı akar ve benzerlerinin gelirleri zekâta tabi olmalı görüşü tercih edilmeli, safi gelir biliniyorsa % 10, bilinemiyorsa % 5 zekât ödenmeli ancak yıllık amortisman, vergi, masraflar gelirden düşülmelidir.
Raporda bu girişten sonra, günümüzde önem kazanan mallar ayrı ayrı ele alınmıştır.
aa- Sına-i servetin zekâtı:
M. Ebû Zehra, A.Hallaf ve Abdurrahman Hasan tarafından konferansa sunulan raporda sanayi makinalarının zekâtı konusunda şu görüşlere yer verilmiştir:
Fabrikalar “nâmi” (üretken, artıcı) sayılmalı ve bunlardan zekât alınmalıdır. Burada fabrikatörün sağladığı kazanç, çalıştırılan makinalardan kaynaklanmaktadır. Bu makinalar bir marangozun, bir demircinin kullandığı takım ve tezgahlarla eşit tutulamaz. Çünkü marangoz ve demirci takım ve tezgahlarıyla bizzat çalışarak üretim sağlar, kazançları da temel ihtiyaçlarını karşılamaktan öteye geçemez. Müçtehît imamlar sanatkârın aletlerini kendi başlarına iş üretici özellikte bulunmadıklarından, bu aletlerin üretim için bir sanatkâra, sanatkârın da geçim için bu aletlere ihtiyacı olduğundan zekâttan muaf tutmuşlardır. Marangozun, demircinin, berberin vs. aletleri bugün de zekâttan muaf tutulmalıdır.
Konferansa sunulan raporda sanayi makinaları ve benzeri mallar üzerine yüklenecek zekâtın nisbetinin -toprak mahsullerine kıyasla- safi gelirden % 10, gayri safi gelirden % 5 olması gerektiği belirtilmekte ve özetle şöyle denmektedir:
“Tarım ürünleri toprağın geliridir. Zekât da, sulama tekniğine göre °/o ıo veya % 5 nisbetinde, bu gelire taalluk etmektedir. Zekâta tabi olan toprağın kendisi değildir. Aynı şekilde fabrikayı meydana getiren makinalar -onlara bağlanan sermaye-değil, fabrikanın geliri zekâta tabi olmalıdır.
1952 yılında Şam’da akdedilen konferansa sunulan raporda karara bağlanan yukarıdaki görüşler muasır müellifler tarafından da tartışılmıştır.
Fıkhü’z-zekât yazan Yusuf el-Kardavî bu fikri prensip olarak kabul etmekle birlikte, yapılan kıyasa usul yönünden itirazda bulunur. Ona göre:
a- Bu görüş fabrikalarla birlikte diğer gelir getiren binaları da zekâta tabi tutmasına rağmen başka benzer mallara uygulanabilecek genel bir kaide ortaya koyamamaktadır.
Bir genel kaide ile mesela kiraya verilen otobüs, gemi, uçak gibi mallar da zekâta tabi tutulabilir. Bunlar fabrika ve akarat tarifesine uymazlar. Bunun İçin malları, taşınır – taşınmaz diye ikiye ayırmaya lüzum görmeden, kiraya vermek, işletmek, ürettiği malları satmak vs. suretiyle gelir getiren bütün mallar “müsteğallat” terimi altında toplanmalı ve bu, genel kaide olarak benzer bütün mallara uygulanmalıdır. Zekât hukuku yönünden bütün malları taşınır ve taşınmaz diye ikiye ayırır ve birincisinden % 10 veya % 5, ikincisinden % 2.5 nisbetlerinde zekât alınır dersek, arının balının % 10 nisbetinde zekâta tabi olduğu konusundaki nassı izah edemeyiz.
b- Ziraî araziye fabrikaları ve binaları benzetmek de hemen kabul edilebilir bir kıyas değildir. Çünkü zirai arazi daimi bir gelir kaynağıdır. Yıpranma ve aşınma yok denecek kadar azdır. Oysa fabrikalar hızla yıpranır ve aşınırlar.
Özetle el-Kardavî, vergi borçları, mal sahibinin geçimi için gereken masraf ve yıllık amortisman bedeli düşüldükten sonra fabrika gelirlerinin, safi gelir belli ise % 10, belli değil ise % 5 nisbetinde zekâta tabi tutulması görüşünü savunur.
M. A. Mannan sınaî sermayenin üzerinden alınacak zekâtın nisbetinin zirai mahsul ürünlerine kıyasla tesbit edilmesine karşı olduğunu söyler, aşınma ve eskime İÇin gerekli pay ayrıldıktan sonra, sanayiden sanayiye üretimin değişeceğini de dikkate alarak nisbetin esnek olmasını savunur. Mısırlı yazar i. F. Ahmet Ali fabrika mamulleri ile arazî mahsulleri arasında farklı yönler bulunduğunu, sanayi rnakinalarının aşınma, yıpranma gibi özelliklerinin yanında bir de gelişen teknolojiye ayak uydurabilmek için tamamen yenilenmeye de ihtiyaç duyduğunu, daha az iş gücü ve emekle, daha kaliteli mal üreten makinalar bulundukça eskileri değiştirmenin zaruret haline geleceğini söyler. Ayrıca şu hususa da dikkat çeker: Sınaî kesimin verimi, zirai kesimden çok yüksektir, bu yönüyle de iki terimi birbirine benzetmek zordur. Ona göre bu özellikler dikkate alınarak sanayi ürünlerinden, toprak mahsullerine kıyasla % 10 veya % 5 nisbetinde zekât tahsili yerine makinaların rayiç değeri üzerinden % 2.5 nisbetinde zekât almak daha uygundur.
Muasır yazarlar nezdinde, sanayi makinalarının gelirlerinin % 10 veya % 5 nisbetlerinde zekâta tabi tutulması görüşü -uygulama kolaylığı yönü de dikkate alına-
bb- Bina, nakil vasıtaları gibi gelir getiren malların zekâtı:
Mezhep imamları oturulan evleri ve binek hayvanlarını insanın temel ihtiyaçlarından saymış ve bunları zekâttan muaf tutmuşlardır. Gerçekten insanın çoluk çocuğu ile sığındığı ev veya apartman, şahsî işi için kullandığı nakil aracı temel ihtiyaçlardandır ve bunlar artıcı (nema) özelliğine de sahip değildir. Oysa bugün kiraya verilen büyük binalar, daireler, dükkanlar, düğün salonları ile kara, hava, deniz taşımacılığında kullanılan nakil araçlarından elde edilen gelirler, -dünden farklı olarak- yaygın ve önemli gelir kaynaklan haline gelmişlerdir. Günümüzde temel ihtiyacın dışında, gelir elde etmek için edinilen büyük binalarda, kâr amacı ile işletilen nakil vasıtalarında zekâtın artıcılık vasfı (nema) tahakkuk ettiğinden, konu muasır müellifler tarafından ele alınarak tartışılmıştır.
Yukarıda işaret edilen M. Ebû Zehra, A. Hallaf ve Abdurrahman Hasan tarafından hazırlanan raporun konuya ilişkin bölümü şöyle Özetlenebilir:
“Bugün dünden farklı olarak yatırım amacı İle büyük binalar yapılmakta ve nakliye vasıtaları kullanılmaktadır. Bunlardan elde edilen gelirler arazi ürünlerinden elde edilen gelirlerden çok fazladır.
Değişen şartlar muvacehesinde ziraî araziye olduğu gibi, bu yeni gelir kaynaklarına da zekât konması gerekir. Toprağını işletmek üzere kiraya verenle, bina veya nakil vasıtalarından gelir elde eden arasında esasta bir fark yoktur. Zirai araziye zekât yükleyip gelir getiren bina ve vasıtaları bu yükümlülüğün dışında tutmak zekât hukuku yönünden adil bir davranış olmaz. Aynı zamanda bu, ziraî arazi sahiplerine karşı haksız davranış olacaktır. Ayrıca bina ve nakil vasıtası sahibi olmak ziraî arazî sahibi olmaya tercih de edilecektir.
Aslında zikredilen yeni gelir kaynaklarını zekâta tabi tutmak mezhep imamlarının görüşleri ile de çelişmez. Aradaki fark prensiplerde değil bunların uygulanmasın-dadır. Onların zamanında binalar şimdi olduğu gibi kâr gayesiyle kullanılmıyordu ki onlardan bu konuda hüküm bekleyelim”.
Muasır müelliflerin çoğu bu çeşit yeni gelir kaynaklarının zekâta tabi olacağında ittifak ederler, ancak bu mallardan hangi statüye göre ve ne nisbette zekât alınacağı hususunda farklı görüş ileri sürerler.
Müelliflerin konu ile ilgili görüşlerini üç gurupta özetlemek mümkündür:
1- Bu yeni gelir kaynaklarının kendi değerlerinden değil, gelirlerinden -para nisab ve nisbetleri içinde-zekât alınır.
2- Kira ve işletme yoluyla gelir getiren akarların gelirleri, toprak ürünleri gibi safi hasıladan % 10, gayri safiden % 5 nisbetleri ile zekâta tabi tutulur.
3- Bu mallar -ticaret mallarında olduğu gibi- sermaye + kâr olarak değerlendirilir ve toplam servetten % 2.5 nisbetinde zekât tahsil edilir.
1- Akarların yalnızca gelirleri zekâta tabidir; bu zekât da elde edilen gelir nisaba ulaşır ve üzerinden bir kameri yıl geçince % 2.5 nisbetinde tahsil edilir görüşünde olanlar aşağıdaki delillere istinad ederler.
a- İmâm Mâlik’den, ev kiralarının alındıktan sonra üzerinden bir kameri yıl geçmezi dikçe zekâta tabi olmayacağı hususunda bir rivayet vardır.
b- İbn Kudâme’nin “el-Muğnî” adlı eserinde Ahmed b. Hanbel’in “evini kiraya veren ve kira gelirini alan kimse, bunun zekâtını üzerinden bir kameri yıl geçtikten sonra öder” görüşünde olduğu, üzerinden bir yıl geçmeden ödeyeceğine dair bir görüş daha nakledilmiş olmakla beraber, “sahih olan görüşün” birinci görüş olduğu belirtilir.
Ömer Nasuhi Bilmen de “yalnız kira bedellerini almak üzere elde bulunan evlerden, dükkanlardan ve sair akarlardan… nakil vasıtalarından zekât lazım gelmez. Bunların kiralarından, nisab miktarı olup üzerlerinden tam bir sene geçtiği takdirde zekât verileceğini” söyler.
Mısırlı yazar İ. F. Ahmed Ali’nin naklettiğine göre 1965 yılında akdedilen konferansta İslâm Araştırmaları Heyeti de akarların gelirlerinin sene sonunda %2.5 nisbetinde zekâta tabi olacağı kararma varmıştır.
Burada işaret edilmelidir ki, gelir getiren bina ve benzerlerinin bu gelirlerinin, “el-malu’l-müstefad”a benzetilerek üzerlerinden yıl geçmeden zekâtlarının ödenmesi gerektiğini savunan alimler de vardır.
2- Gelir getiren bina, vasıta ve benzerini zirai araziye kıyas edip bunların safi gelirlerinden % 10, gayri safiden % 5 nisbetinde zekât alınır görüşü M. Ebû Zehra, Abdülvehhab Hallaf, Abdurrahman Hasan tarafından hazırlanan raporda -konunun başında belirtilen gerekçesi ile birlikte- ileri sürülmüştür.
Yusuf Kardavî bu ikinci görüşe iştirak etmekle beraber akarların zirai arazi yerine, arazisini kiraya verene kıyas etmenin daha isabetli olacağını söyler ve şunu ilave eder “Öşür, toprağın mülkiyetine değil, mahsulüne taalluk eder. Cumhura göre araziye sahip olan mucir değil, ekine malik olan müstecir zekâtla mükelleftir”.
Kardavî raporda bu çeşit malların nisabı konusunda bir görüş beyan edilmediğine dikkat çekerek, bina ve nakil vasıtaları gibi mallar gelir elde etmek üzere kiraya veriliyor veya herhangi bir şekilde işletiliyorsa, gelirlerinin altının nisabı olan 20 miskal (85 gr.) değerinde takdir edileceğini ve yıllık amortisman, vergi, borçlar, yıllık geçim masrafı düşüldükten sonra kalan gelirin safisi belli ise % 10, değil ise % 5 inin zekât olarak ödeneceğini ifade eder.
Yusuf Kardavî ticaret malları ile, zikredilen akar ve benzeri mallar arasında şu farkların mevcud olduğunu zikreder.
a- Bu mallar alım-satım yoluyla gelir getirmezler, kiralama veya işletme yoluyla kazanç getirirler.
b- Malını kiralama, işletme yoluyla
gelirlendiren kişiye tacir dersek, toprağını kiraya verene de tacir demek gerekir ve mucirin her sene arazisinin bedeli ile aldığı kiranın toplamının % 2.5 unu zekât olarak vermesi gerekir. Böyle bir görüş ileri süren olmamıştır.
c- Akar ve benzerlerinin gelirleri çeşitli sebeblerle kesintiye uğrayabilir. Mesela kiracı ve işletmeci bulunmayabilir. Bu hallerde mal sahibinin elinde nakid olmayacağından zekât vermekte güçlük çeker. Tüccar para bulamazsa elindeki malından satarak zekât ödeyebilir. Gelir getiren mala sahip olan ise böyle hallerde akarını veya onun bir kısmını satmak mecburiyetinde kalacaktır ki bu zorluktur. Allah kullarına zorlukyüklemez.
d- Akan ticaret mallarına kıyas edersek her sene onun kıymetini tesbit etmemiz gerekir. Bu çeşit mallar gün be gün aşınıp yıprandıkları için değerleri de düşecektir. Çeşitli iktisadî sebeblerle dalgalanan fiyat hareketlerini de buna eklersek fiyat tesbit işinin bir hayli zor olacağı ortaya çıkar.
Bu sebeplerden dolayı akar ve benzerlerinin gelirleri zekâta tabi olmalı görüşü tercih edilmeli, safi gelir biliniyorsa % 10, bilinemiyorsa % 5 zekât ödenmeli ancak yıllık amortisman, vergi, masraflar gelirden düşülmelidir.
İslâm Konferansı Teşkilatı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi Meclisi 22-28 Aralık 1985 (10-16 Rebiussâni 1406) tarihleri arasında Cidde’de gerçekleştirdiği İkinci Dönem toplantısında;
“Kiraya verilmiş tarımsal olmayan arazi ve taşınmazların zekâtı” konusunda hazırlanan araştırmaları dinlemiş ve konuyu derinlemesine ve etraflı bir şekilde tartıştıktan sonra şu hususlar ortaya çıkmıştır:
1- Kiraya verilmiş tarımsal olmayan taşınmazlardan zekât verilmesini farz kılan açık bir nass bulunmamaktadır.
2- Aynı şekilde kiraya verilmiş tarımsal olmayan taşınmazlardan elde edilen gelirden derhal zekât verilmesini gerektiren bir nass da nakledilmemiştir.
Buna göre şu kararlar alınmıştır:
1- Kiraya verilmiş arazi ve taşınmazların mülk değerleri üzerinden zekât vermek gerekmez.
2- Bunların gelirinden ise, gelirin teslim alınışından itibaren bir yıl geçince, zekâtın
diğer şartları gerçekleşmişse ve zekâtın farz olmasına mani bir engel yoksa, kırkta bir oranında zekât verilmesi gerekir.
8- Maaş, ücret ve serbest meslek kazançları:
Dar anlamda maaş bir hizmet mukabilinde çalışan kimseye verilen aylık ücrettir. Ücret de emeğin ve hizmetin satış bedeline denir. Serbest meslek kazançları İse, geçici veya devamlı olarak her türlü serbest mes-lekfaaliyetlerinden doğan kazançlardır.
Memur maaşları, işçi ücretleri, doktor, mühendis, avukat, terzi, berber gibi serbest meslek sahiplerinin kazançlarının zekâtı konusunda iki görüş vardır.
1- Bu gelirler nisaba ulaşır ve üzerinden bir yıl geçerse % 2.5 u zekât olarak verilir.
2- Maaş, ücret ve serbest meslek gelirleri mal-ı müstefad gibidir. Üzerinden yıl geçmeden zekâtların ödenmesi gerekir.
Daha önce belirtildiği üzere, bir malın zekâta tabi olabilmesi için üzerinden bir kameri yılın geçmiş olması lazımdır.
Zekât senede bir kere tahsil edilir. Acaba miras, bağış, mükafat gibi kişinin mülkiyetine geçen ve zekât şartlarından nisab, hacet-i asliyyeden fazla olma gibi şartları taşıyan bir malın zekâtı, kazanıldığı anda hemen ödenmeli midir, yoksa üzerinden bir yılın geçmesi şart mıdır? İşte ikinci maddede maaş, ücret ve serbest meslek kazançları mal-ı müstefad gibidir, üzerinden yıl geçmeden zekâtların ödenmesi gerekir derken bahis konusu edilen husus budur.
Ebû Ubeyd, Hz. Ebû Bekir’in devlet gelirlerinden hak sahiplerine atâ (maaş, hisse) dağıtırken onlara üzerinden bir sene geçen malları olup olmadığını sorduğunu, mükellefler müsbet cevap verirlerse, dağıttığı maaştan, o malların zekâtını aldığını (el-Emval, nr.1125-26), Hz. Osman’ın da aynı uygulamada bulunduğunu {nr.1127), Hz. Ali’nin “kişinin yeni kazandığı malının üzerinden bir sene geçmedikçe, o malda zekât tahakkuk etmez” dediğini (nr.1122), Abdullah b. Mesud’un da aynı anlamda fetva vermiş olduğunu rivayet eder (nr.1128-29).
Bu rivayetleri değerlendiren Ebû Ubeyd, Hulefa-i Raşidîn’in devlet gelirlerinden hak sahiplerine dağıttıkları atâ (maaş, hisse) ‘den hemen zekât tahsil etmediklerini, fakat onların zekât tahakkuk eden diğer mallarının zekât borçlarını, bu tahsisattan kesmiş olduklarını söyler (el-Emval, s.564).
Diğer taraftan kaynaklarımızda İbn Ab-bas, Muaviye ve Ömer b. Abdulaziz’in yeni kazanılan maldan (mustefad mal) sene geçme şartı aramadan zekât tahsil ettikleri rivayet edilir (el-Emval nr.1132-1133).
Ebû Ubeyd’e göre İbn Abbas’ın konu ile ilgili fetvasında kasdedilen toprak mahsulleridir, Yani sene geçmeden zekâtı verilecek olan toprak mahsulleri zekâtıdır ki “hasat zamanı” ödenir. (Medineliler arazi mahsulüne “Emval” adını verirler.) İbn Rüşd, bu ihtilafın, konu ile ilgili sabit bir hadisin varid olmamasından kaynaklandığı görüşünü savunur.
Fukahanın çoğunluğuna göre altın-gümüş, para, ticaret malları ve hayvanlarda zekâtın tahakkuk etmesi için üzerinden bir yıl geçmesi gerekir. İbn. Rüşd’ün de işaret ettiği gibi mal-ı müstefad’ın yani miras, bağış, mükafat gibi gelirlerin kazanıldığı anda zekâtının ödenip ödenmeyeceği hakkında sahih bir haber bulunma-
maktadır. Bu sebeple maaş, ücret, serbest meslek kazançları gibi gelirler üzerlerinden bir yıl geçince ihtiyaçlar giderilip borçlar düşürüldükten sonra, kalan gelir nisabı dolduruyorsa % 2.5 nisbetinde zekâta tabi olmalıdır.
9- Hisse senetleri ve tahvillerin zekâtı:
Çeşitli paraların yanında, para gibi tedavül kabiliyeti de kazanarak çok önemli iktisadî fonksiyonlar yüklenen hisse senetlerinin zekâtı konusu İslâm Konferansı Teşkilatına bağlı İslâm Fıkıh Akademisi Meclisİ’nin Dördüncü Dönem Toplantısında (6-11 Şubat 1988, Cidde) ele alınmış olup, Meclisin konuya ilişkin 3 nolu kararı şöyledir:
1- Hisselerin zekâtını vermek sahiplerine düşer. Ancak şirketin tüzüğünde açıkça belirtilmiş, genel kuruldan bu yönde bir karar çıkmış, ilgili ülke kanunu şirketleri zekâtlarını çıkarmakla yükümlü tutmuş veya hisse sahibi hisselerinin zekâtını çıkarma yetkisini şirket yönetimine bırak-mışsa, şirket yönetimi hisse sahiplerine niyabeten zekât çıkarır.
2- Gerçek şahıs mallarının zekâtını nasıl çıkarıyorsa şirket yönetimi de o şekilde hisselerin zekâtını çıkarır. Öyle ki, hissedarların mallarının bütünü, tek bir şahsın malları mesabesindedir; bunların zekâtı belirlenirken, zekâta tabi malın çeşidi, nisabı, alınacak miktar vs. bakımından gerçek şahsın zekâtında gözetilen esaslara uyulur. Bu, karışım (hulta) prensibini bütün mallara tamim eden fakihlerin görüşüne dayanmaktadır.
Kamu hazinesi hisseleri, hayır vakfı hisseleri, hayır kurumları hisseleri ve gayr-ı müslimlerin hisseleri gibi zekât düşmeyen hisselerin payı düşülür.
3- Şirket, herhangi bir sebepten mallarının zekâtını vermemişse hissedarların kendi hisselerinin zekâtını vermeleri gerekir. Şirket, işaret edilen şekilde mallarının zekâtını vermiş olsaydı hissedarın, kendisine ait hisselere ne kadar zekât isabet edeceğini şirket hesaplarından öğrenmesi mümkünse, onu esas alarak hisselerinin zekâtını verir. Çünkü hisselerin zekâtının belirlenmesinde kriter budur.
Hissedarın bunu öğrenememesi durumunda ise:
Eğer ticaret maksadıyla değil sadece hisselerin yıllık kârından (temettü) yararlanmak için şirkete hissedar olmuş ise sadece gelirlerin zekâtını çıkarır; İslâm Fıkıh Akademisinin ikinci dönem toplantısında akar ve ziraat dışı kiralık arazinin zekâtına ilişkin aldığı karara paralel olarak bu hisselerin sahibi, hisselerinin aslı değil onların geliri ürerinden zekât vermekle yükümlüdür. Bu da kârın tahsili tarihinden itibaren bir sene sonra zekât şartlarının tahakkuk etmesi ve herhangi bir engelin bulunmaması durumunda kırkta birdir.
Eğer hissedar, ticaret maksadıyla hisse toplamışsa, ticaret mâlları statüsünde bunların zekâtını verir; bir yıl geçtiğinde hisseler hala mülkiyetinde bulunuyorsa piyasa değeri, özel bir piyasası bulunmaması durumunda İse, bilirkişinin takdir edeceği değer üzerinden yüzde 2, 5 olarak zekât verir. Ayrıca, elde edilmişse, hisselere ait kârın da bu oranda zekâtını verir.
4- Hissedar, sene içinde hisseleri satmış-sa, bunların bedelini diğer malına ilave ederek, senesi dolduğunda, birlikte zekâtını verir. Alıcı ise, satın aldığı hisselerin
zekâtını yukarda anlatıldığı şekilde verir.