Paylaş
Tasavvufi Hareketler
Question
Tasavvuf Hareketleri
Erken dönem İslam tarihinde bilhassa Basra’da Hasan el-Basri’nin çevresinde oluşan bir züht hareketi dikkati çekmiştir. Bu hareket, nefsi arınmaya, tevazuya ve bireysel dindarlığa vurgularıyla ön plana çıkmış ve zamanla tasavvuf olarak adlandırılacak olan bir geleneğin oluşumuna zemin hazırlamıştır. Hasan el-Basri’nin saygın kişiliği, engin kültürü ve etkili konuşmaları sayesinde bu anlayış Basra’yı aşarak Horasan’dan Mısır’a ka dar İslam dünyasının çeşitli bölgelerine yayılma imkanı bulmuştur.
Başlangıçta tasavvufun bir zihin hareketi değil gönül hareketi ola rak ortaya çıkmış olması dikkat çekicidir. Ancak bu hareket zamanla baş lıca iki farklı çizgide gelişmiştir. Ebu Sa’id el-Harraz, Cuneyd el-Bağdadi, Haris el-Muhasibi, Serrac, Kelabazi, Kuşeyri ve Gazzali gibi mutasavvıfla rın temsil ettiği Sünni karakterli birinci çizgi geleneksel İslam’ı koruma, diğer dini ilimlerle uyumlu kalma çabasını sürdürmüştür. Bayezid-i Bis tami, Hakim et-Tirmizi, Hallac-ı MansGr, Ebu Sa’id Ebu’l-Hayr, İbnu’l Arabi, lbnu’l-Farız gibi mutasavvıfların temsil ettiği ikinci çizgi ise büyük ölçüde dış kültürlerden aldığı yeni etkilerle her alanda külli hakikate ulaşma yetkisini kendinde gören, bu sebeple zaman zaman geleneksel dini ve akli ilimleri küçümseyerek dini, varlığı, evreni, oluşu ve insanı yeniden yorumlayan ve buna uygun bir hayat felsefesi oluşturan bir dü şünce hareketi haline gelmiştir. Özellikle bu ikinci akımın başta vahdeti vücut olmak üzere çeşitli inanç, düşünce ve yaşam tarzları erken dönemlerden itibaren İslam’ın tevhit akidesine aykırılık, Kur’an ve Sünnet kaynaklı özgün İslami anlayışa ters olmakla eleştirilmiştir.
Benzeri konular:
Answers ( 1 )
Tasavvufi akımlarının ülkeleri hakkında bilgi
Orta Asya’da; Yusuf Has Hacib, Ahmed Edib Yüknekî, Ahmed Yesevî ve Hakim Süleyman Ata ile başladığı kabul edilen Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı, yani tarikat ekolü ve hikmet geleneği; dinî, ahlakî, sosyal, hukukî, edebî, birlik ve beraberliği ihtiva eden konuların üzerinde yoğunlaşmıştır. Türklerin Anadolu’ya göçüp yerleşmelerinden sonra Anadolu’da da kendini göstermiştir. Anadolu’ya gelen Türkler, ilk iş olarak Anadolu’da fikrî faaliyetlerini devam ettirdiler. Buralarda tasavvufun kısa zamanda yayılması, Yesevî tarikatının Anadolu’da halk eğitim-öğretim merkezi olan tekkelerin kurulmasını ve bu tekkelerin çeşitli kollarının fethedilen her vatan köşesine ulaştırılmasını sağlamıştır. Anadolu’da tekkelerin ve çeşitli tarikat kollarının kurulup gelişmesiyle, Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı da aynı şekilde gelişmiştir. Tekkelerde yetişen bu şairler; kalabalık halk topluluklarına sade ve güzel bir Türkçe ile şiir ve ilahiler söylemeye başladılar. Böylece Anadolu’da tarikat şairleri vasıtasıyla zengin ve kuvvetli bir Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı kurulmuş oldu. Bu edebiyatın Orta Asya’da kurucusu Ahmed Yesevî olduğu gibi; Anadolu sahasında da kurucusu Yunus Emre olmuştur. Ancak bu sahada eserler veren; Mevlâna Celaleddin Rumi, Hacı Bektaş Velî, Ahmed Fakih, Sultan Veled, Şeyyad Hamza, Âşık Paşa, Kaygusuz Abdal, Said Emre, Gülşehrî, Hacı Bayram Velî, Akşemseddin, Süleyman Çelebi… v.b. gibi mutasavvıf-velî şairler, aynı zamanda bu ekolun temelini ve devamını da oluşturuyorlardı. Bunlar Türkçe söylemek suretiyle halk üzerinde daha etkili olmuşlardır; çünkü İslamî emirleri, halkın anlayabileceği bir şekilde hece vezniyle ve dörtlüklerle söylemişlerdir. Daha sonraki yüzyıllarda bu şairlerin Türk dilini kullanışları, Türkçeye hizmetleri de büyük olmuştur.