Paylaş
Şefaat
Question
Şefaat

Kelime manası şudur: Şefaat; bir başkasına yardımcı olmaktır. Daha çok saygı bakımından üstün ve mertebesi yüce olanın aşağıdakine katılması için şefâat tabiri kullanılır. Kıyâmet günün deki şefâat de bu anlamdadır. Şefaatin bu lügat anlamlarını şu ayetlerde görebiliriz: “Rahman’ın katında bir ahid almış olandan başka kimse şefâata malik olamaz.” (Meryem: 87) “Onlara şefaat edicilerin şefâati de fayda vermez.” (Mü dessir: 48) “Onun için Allah’tan başka bir dost ve şefaat çi yoktur.” (Enam: 70) “Kim de güzel bir şefâatla şefâat ederse onun için bundan bir pay olur. Kimde kötü bir şefâatla şefâatte bulunursa ondan kendisine bir (günah) payı vardır. Allah her şeyin karşılığını verendir.” (Nisa: 85)
Yani başkasına yardım eder ve onunla olursa veya hayır ve şer işlemekte şefaatçi olarak ona yardım eder, güç sağlar, fayda ve zararına iştirak ederse demektir. Veya başka bir ifadeyle şefâat; bir kimsenin suçunun affedilmesi veya derecesinin yük seltilmesi için, hüküm sahibi nezdinde sözü geçen birinin rica etmesi, yani yalvarmasıdır.
Kur’an-ı Kerim şefaat meselesi üzerinde israrla durur. Mesele akide meselesidir. Aynı zamanda ulûhiyet ve ubudiyet makamını vuzuha kavuşturan bir sıfattır da… Aslında bütün kulların, ulûhi- yet makamının huzurunda ubudiyete layık bir şekilde durmaları, o makama asla tecavüz etmemeleri lazımdır.
Allahu Teâlâ’yı tevhid eden kalp, yalnız ve yalnız Allahu azimüşşan’a tazim ve tekbir ile boyun eğer. O’ndan başkasının huzurunda eğilip bükülmez. O’ndan gayrı kimseden bir şey ümit edip istemez, yarattıklarının hiçbirine güvenip dayanmaz, çünkü yalnız Allah’tır onun yanında kuvvet ve kudretli olan ve O’dur ancak kulları üzerinde hâkim ve galip olan. Kullar ise hep zayıf ve acizdirler, kendisine ne zarar, ne de yarar verebilirler. O halde onların hiçbirine boyun eğmek ihtiyacında değildir. Onların da tıpkı kendisi gibi kendi kendilerine ne menfaatları ve ne de zarar Jarı dokunabilir. Yalnız Allah’tır veren, vermeyen. Binaenaleyh, O’ndan başkasına yönelip de dilek dilemeye muhtaç değildir. O gani olan Allah’tır; bütün mahlûkat ise fakir ve muhtaçtır.
Hakikat bu iken müşriklerin durumu bu minval üzere git miyordu. Onlar söz ve fiilleriyle tevhid akidesinden sapmışlardı. Onlar Allah’a mücerred inanmakla beraber, Allah’a ihlâs ile bağ lanmada fitratın mantığı istikametinde yürümüyorlardı. Melekle rin, yüce Allah’ın kızları olduğu masalını ortaya atmışlar, sonra da bu melekler için bir takım heykeller yaparak onlara tapini yorlardı. Sonra da bu heykellere (Lat, Uzza ve Menat gibi tanrı olarak adlandırdıkları şeylere) yaptıkları ibadetin, aslında onlara değil de, Allah’a yaklaşmak için bir vesile ve kendileri hakkında şefaatçi olmaları maksadıyla olduğunu zan ve iddia ediyorlardı…
“Allah’ı bırakıp kendilerine zarar ve yarar verme yen şeylere tapıyorlar (ibadet ediyorlar) ve Bunlar Allah katında bizim şefâatçilerimizdir.” diyorlar. De ki: “Al- lah’ın göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber ve riyorsunuz?” (Yunus: 18)
“Gerçek (Hakk) dua, ancak O’na yapılır. O’ndan başka çağırdıkları ise, kendilerinin hiçbir isteklerini karşılayamazlar…” (Rad: 14)
“Kendilerine destek olsunlar diye Allah’tan başka ilahlar edindiler. Hayır, (yarın o taptıkları tanrılar) bun ların tapmalarını inkâr edecekler ve bunlara zıt (hasım) olacaklardır.” (Meryem: 81-82)
“İyi bil ki, halis din yalnız Allah’ındır. Ondan baş ka veliler edinerek: “Biz bunlara sırf bizi Allah’a yak laştırsınlar diye tapıyoruz diyenlere gelince, şüphesiz ki Allah, onların arasında ayrılığa düştükleri şeylerde hük münü verecektir…” (Zümer: 3)
“Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Onlar, hiçbir şeye güçleri yetmeyen, düşünme. yen şeyler olsalar da mı (onları şefaatçi edineceksiniz) De ki: ‘Bütün şefâat Allah’ındır. Göklerin ve yerin mül kü O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.’” 43-44) (Zümer:
İşte onları müşrik yapan unsurlardan birisi de bu şefâat meselesidir. Haddi zatında bu meselede akidenin sıhhatıyla ilgili bir meseledir… Müşriklerin bu tür şefaat anlayışları sahih akideden sapmış yanlış bir düşünce tarzıdır. Bu yanlış tasavvurlara uyanlar dan bir kısmı Allahu Teâlâ’nın oğullar edindiğini, Hak Teâlâ’nın esrarengiz müşarekelerden (ortaklık, işleri bir başkasıyla birlikte yüklenme) meydana geldiğini, huzurullahta şefaatçilik yapan ba zi kimselerin mevcut olduğunu kabul ederek şirke düşmüşlerdi. Kur’an’a göre, Allah’a ortak veya eş koşmak veya O’nun hak ve ya sıfatlarını herhangi bir şekilde kendininmiş gibi benimsemek, bağışlanmayacak bir günahtır, işte bu olaya şirk adı verilir.
Bazı insanlar, bazı insanları Allah’ın halifesi kabul edip, on ların Allah’a yakınlığına inanarak, vehmettikleri yetkilerinden medet beklerler.
Hâlbuki İslâm beyan ettiği kesin hakikatlarıyla peygamber lerin, meleklerin vs. Allah’tan şefaat dileyerek O’nu bağışlamaya zorlayacaklarını sanan kimselerin bu yanlış fikirlerini reddeder. Bu tür kimseler, yarattıklarının hiçbirinin değil O’nu bağışlamaya zorlamak, O’nun önünde duramayacağı ve O’nun izni olmadan şefaat edemeyeceği konusunda uyarılmaktadırlar. Kainatın hâ kiminin izni olmaksızın hiçbir peygamber, hiçbir melek ve hiçbir aziz (veli) O’nun önünde bir tek söz bile söyleyemeyecektir. (167)
“O gün ruh ve melekler, sıra sıra dururlar. Rah man’ın izin verdiğinden başka kimse konuşamaz. (Rah man’ın izin verdiği de ancak) doğruyu söyler.” (Nebe: 38)
“O geldiği gün Allah’ın izni olmadan hiç kimse konu samaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu.” (Hud: 105)
Demek ki onların konuşması yetkiyle değil, müsaade ile olmuş olur
“O’nun izni olmadan katında kim şefâat edebilir?” (Bakara: 255)
“O’nun izni olmadan kimse şefaatçi olmaz.” (Yunus: 3) “Rahman’ın huzurunda söz almış olanlardan başkası şefâat edemezler.” (Meryem: 87)
“Melekler ondan önce söylemezler ve onlar, O’nun emriyle hareket ederler. (Allah) onların önlerinde ve ar kalarında ne varsa bilir. (Allah’ın) razı olduğundan baş kasına şefaat edemezler ve onlar, O’nun karşısında tit rerler.” (Enbiya: 27-28)
“O’ndan başka (ilah diye) yalvardıkları şeyler, şefaat gücüne ve yetkisine sahip değillerdir. Ancak bile rek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.” (Zuhruf: 86)
“Göklerde nice melek var ki onların şefaati hiçbir işe yaramaz. Meğer ki Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimseye izin verdikten sonra olsun (ancak o zaman şefaatin faydası olur)” (Necm: 26)
Bu ayeti kerimelerde zikredilen hakikatlerin ışığı altında görülüyor ki, o çarpık tasavvurların tümü normal insan zihnine gelmeyen, hatırda ve hayalde yer etmeyen ve hakikatten uzak ve çirkin şeylerdir.
İslâm düşüncesi bu açıklığı ve berraklığı ile diğerlerinden ay nlıverir. İslâm, hayale, vehme ve karışıklığa mahal bırakmaz. Ulu hiyet, ulûhiyettir. Ubudiyet, ubudiyettir. Ve bu ikisinin tabiatının birbiriyle birleşmesi imkânsızdır. Rabb, Rab’dır. Kul da kuldur Her ikisinin tabiatlarında bir müşareket ve benzerlik yoktur.
Bu açık ve net çizgiyi ihlal edenler; kâfirler, zalimler, fasik lar şefkat etme yetkisine sahip olmadıkları gibi kendilerine şefaat de edilmeyecektir. “Artık onlara şefaatçilerin şefâati fayda vermez.” (Müddessir: 48)
“… Zalimlerin bir dostu yoktur, sözü yerine getirebi lir bir şefâatçisi de yoktur.” (Mümin: 18)
Yukarıdaki ayetlerde kâfirlerin “şefâat” hakkındaki inanç ve tasavvurları reddedilmektedir. Diğer yandan zalimlerden şefaat eden olmayacaktır. Çünkü şefâat etme hakkı sadece salih kullara verilecektir. Allah’ın salih kulları ise, zalim, fasık ve facir kimse lerle dost olmayacakları için onlara şefâatte de bulunmayacaktır.
Kafirler, müşrikler ve dalalette olanlar dün nasıl düşünüyor larsa, bugün de aynı düşüncelere sahiptirler. Öyle ki onlar hâlâ bağlı oldukları liderlerinin, hocalarının ve şeyhlerin, kendilerinin cehenneme girmelerine razı olmayacaklarına ve Allah’a kendi leri için ricada bulunarak, cehenneme girmekten kurtaracakla rina inanmaktadırlar. İşte Allahu Teâlâ bu tür batıl düşünceleri bertaraf etmek için şefaat edebilme durumunda olanların bile şefâatlerinin kabul olunabileceğine dair hiçbir garantileri bulun madığını bildirmektedir. (169)
Evet, kendini bilmez birtakım insanlar bu veya benzeri me selelerde pervasızca konuşurlar ve Allah’ın göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi kendisine haber veriyormuşçasına davranırlar. Hâlbuki nakledeceğimiz şu hadisi şerifte kıyâmetin şiddetli sıcağı altında kavrulan insanların o durumdan kurtulmak için tek tek peygamberlere müracaatları ve o Allah elçilerinin edebi… Yap tıkları bir iki hatayı ikrarları, bundan dolayı kendileri için şiddetli bir korku içinde olduklarını söyleyerek gitmelerini salık vermeleri beyan edilmektedir.
Dünyada önce ve sonra gelmiş geçmiş ne kadar insan varsa bunların hepsini Allahu Teâlâ kıyâmet gününde düz ve geniş bir sahada toplayacaktır. Öyle düz ve geniş bir meydan ki orada bir çağırıcı seslenince sesini herkese duyurabilecek ve bakan bir kişinin gözü mahşer halkını bir bakışta görebilecek. Bir de güneş (bütün hararetiyle) yaklaşacak. Artık insanların gamı, meşakka ti dayanılmaz ve tahammül olunmaz bir dereceye varacak, bu sırada insanlar birbirine: “Size erişen şu faciayı görmüyor mu sunuz? Rabbinize yalvaracak bir şefaatçi bulmak çaresine niye bakmıyorsunuz?” diyecekler. (Hadisin bundan sonraki kısmını özetleyecek olursak) Bunun üzerine mahşer halkı peygamber lerden Adem aleyhisselâm, Nuh aleyhisselâm, İbrahim aleyhisselâm, Musa aleyhisselâm, Isa aleyhisselâm ‘a giderler, içlerinde bulundukları müşkülâtı ve meşakkati anlatırlar. Adem aleyhisselâm yasaklanan meyveyi yiyerek asi olduğunu, Nuh aleyhisselâm vaktiyle kavminin helâki için dua ettiğini, Ibrahim aleyhisselám maslahat için üç kere yalan söylediğini, Musa aleyhisselâm haksız yere bir adam öldür düğünü, İsa aleyhisselam ise hiçbir günah zikretmeden diğer pey gamberler gibi “Ah nefsim, nefsim, nefsim” diye endişesini izhar ederek “Benden başka şefaatçi bulunuz” sözünden başka bir söz söylemediği ve peygamberlerin onlara garanti vermedikleri be yan buyurulmaktadır. 70 Tıpkı şu ayette olduğu gibi : “Ve öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat (aracılık, iltimas) da kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiç bir yardımda yapılmaz.” (Bakara: 48)
“Ve öyle bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler.” (Bakara: 123)
Hadisin devamında daha sonra mahşer halkının Hz. Mu hammed (sallallahu aleyhi ve sellem) in yanına gidip aynı şeyleri ona da anlattıkları, onun da Allah’ın huzuruna çıkarak secdeye ka- pandığı ve O’na hamdu sena ettikten sonra Allahu Teâlâ’dan şefaat için izin istediği, Allahu Teâlâ’nın da şöyle buyuracağı: “Ya Muhammed, başını kaldır, iste. Dilediğin verilecektir. Şefaat eyle. Şefaatin kabul edilecektir.” Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu yuruyor ki: Ben secdeden başımı kaldırıp:
“Ya Rab, ümmetim! Ya Rab, ümmetim! Ya Rab ümmetim!” diye ümmetim hakkında şefâat edeceğim. Bunun üzerine:
“Ya Muhammed, ümmetinden hesap ve suale lüzumu ol mayanları cennet kapılarından sağ kapıdan cennete koy. On lar cennetin bundan başka öbür kapılarından da insanlar ile ortaktırlar…
Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’dan rivayet edilen bir hadi si şerifte ise; “Ben bir kere: ‘Ya Rasûlallah! Kıyâmet gününde senin şefaatine nail olacak en mesud insan kimdir?’ diye sor dum. Rasûlü Ekrem: “Ya Ebu Hureyre! Oyle sanıyorum ki, bu suali senden önce kimse sormamıştı. Ey Ebu Hureyre! Kiyâmet gününde benim şefâatimden en çok mutlu olacak kimse hiçbir şirk ve küfür şaibesi karışmadan kalbinden veya içinden samimi olarak La ilahe illallah (Kelime-i tevhidi) söyleyen mü’mindir” buyurdu.”
Ebu Musa el Eşari (radıyallahu anh)’dan rivayet edilen bir ha diste “Siz benim bu şefâatimi takva sahibi mü’minler için mi sa nırsınız? Hayır, öyle sanmayın. Ve lâkin o şefâatim günahkar, hatalı ve pis işlere karışan müslümanlar içindir.” Bir hadiste ise peygamberimiz: “Şefâatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir” buyurmuştur.
Çünkü o dehşet gününde şefaata en çok muhtaç olanlar, herhangi bir sebeple büyük günah işleyen, fakat imanı bütün (şirkten azade) olan mü’minlerdir. Şüphesiz bu gibiler de, Hak Teâlâ’nın şefkat edilmesine izin verdiği ve bazı iyi halleri ve hayır işleriyle Allah’ın rızasını kazanan müslümanlardır.
O halde bu gibi hadislere güvenerek, nasıl olsa peygamberimiz şefkat eder, “Allah, şirkten başka günahlardan dilediği ni affeder,” diye büyük günah işlemek, pek büyük bir hata ve gaflettir. Çünkü mü’mine yakışan, “beynel havfu ver reca” yani korku ile ümit arasında olmaktır.
Answer ( 1 )
“Şefaat” kelimesi, genellikle İslam kültüründe kullanılan bir terim olup, bir kişinin başka bir kişi için Allah’a dua etmesi veya Allah’tan af dilemesi anlamına gelir. “Şefaat”, kişinin, diğerlerinin günahlarının affedilmesi veya dualarının kabul edilmesi için aracılık yapması anlamında da kullanılır. İslam inancına göre, özellikle peygamberlerin, özellikle de Hazreti Muhammed’in, şefaat yetkisi olduğu kabul edilir. Şefaat, ahirette günahların affı konusunda önemli bir yer tutar.
Bu konuda daha fazla bilgi almak isterseniz, sorularınızı sormaktan çekinmeyin!