Ramazan orucunu tutmaya başlayan bir kimse mazeretsiz orucunu bozarsa ne gerekir?

Question

Ramazan Günü Oruca Başladıktan Sonra Mazereti Yokken Orucu Bozmanın Keffâret ve Kazâyı Gerektirdiği

HADİS: Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle anlatır: Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanın da oturduğumuz bir sırada bir kişi çıkageldi ve “Ya Resûlallâh (s.a.v.)! Mahvoldum” dedi. Resûlullah (s.a.v.) “Neyin var?” diye sordu. Adam “Oruçlu iken zevcemle ilişkiye girdim” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Azad edecek bir köle bulabilir misin?” diye sordu. Adam “Hayır” dedi. Resûlullah (s.a.v.) “İki ay peş peşe oruç tutabilir misin?” diye sorunca, adam “Hayır” dedi. Resûlullâh (s.a.v.), “Altmış fakiri doyuracak mali gücün var mı?” diye sordu. Adam “Hayır” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) bir süre durdu. Biz de onun yanında aynı durumda beklerken Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir arak dolusu hurma getirildi. Arak, miktel demektir. Resûlullâh (s.a.v.), “Deminki soru soran kişi nerede?” deyince adam “Buradayım” dedi. Resûlullâh (s.a.v.), “Bu hurmaları al, yoksullara sadaka ver” buyurdu. Adam “Ya Resulallah (s.a.v.)! Benden daha fakirine mi? Vallahi Medine’nin kara taşlı iki köşesi arasında benimkinden daha fakir bir aile yoktur” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), azı dişleri görülünceye ka dar gülümsedi. Sonra “Bu hurmaları al, ailene yedir” dedi.

Hadisi Buhârî “Savm”, 30) rivayet etmiştir. Ebü Dâvûd’un rivayetine göre Resûlullâh (s.a.v.) “Bu hurmayı al, sen ve âilen yiyin, bir gün oruç tut ve Allâh’dan bağışlanmanı dile” buyurmuştur. Ebû Dâvûd bu hadis hakkinda herhangi bir değerlendirmede bulunmamıştır (“Savm”, 38). İmâm-1 Malik’in Muvatta’ında bu rivayet mürsel olarak “Onu ye ve bir gün oruç tut” şeklinde yer almaktadır (“Sıyām”, 29).

HADİS: Hz. Âişe (r.anhâ)’nın nakline göre adamın biri Resûlullâh (s.a.v.)’e geldi “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Ben yandım” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) ona nesi olduğunu sorunca, adam “Ramazân günü orucumu bozdum” dedi. Sonra orada oturmaya devam etti. Derken Resûlullah (s.a.v.)’e bir arak dolusu hurma getirildi, Resûlullâh (s.a.v.) de o adama bunu vererek yoksullara sadaka vermesini emretti.

Bu haberi Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ’sında (II, 211) sahih bir isnâdla rivayet etmiştir. (Ibnü’t-Türkmâni, el-Cevherü’n-Naki, 1, 305).

HADİS: Ali b. Abdullah b. Mübeşşir’in Ahmed b. Sinân > Yezid b. Hârûn > Ebü Ma’şer> Muhammed b. Ka’b el-Kurazî isnâdıyla nakline göre Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle anlatmıştır: Adamın biri Ramazân’da yedi. Bunun üze rine Resûlullâh (s.a.v.), kendisine bir köle âzâd etmesini veya iki ay oruç tutmasını ya da altmış fakiri doyurmasını emretti.
Haberi Dârekutnî, Sünen’inde (1.243) rivayet etmiştir.

HADİS: Mücâhid’in Ebû Hüreyre (r.a.)’den nakline göre Resûlullah (s.a.v.) Ramazan günü orucunu bozan kimseye zıhâr keffâretinin aynısını emretmiştir.

Hadîsi Dârekutnî Sünen İnde (II, 190) rivayet etmiş ve şöyle değerlen dirmiştir: Mahfûz olanı, hadîsin Huşeym > İsmail b. Sâlim > Mücâhid is nâdıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)’den mürsel olarak rivayet edildiğidir (Zey lai, Nasbu’r-râye, I, 443).

Müellif der ki: Ebû Hüreyre (r.a.) hadisi oruçlu iken zevcesiyle bile bile ilişkide bulunan kimseye keffâretin vacib olduğunu açıkça göstermektedir. Söz konusu ilişkinin gündüz vakti olduğunu hadisteki “oruçlu iken” ifadesi göstermektedir. Zîrâ oruç ancak gündüz tutulur. Bu olay zihâr yapan kocanın Ramazân’da zevcesi ile ilişkiye girmesinden farklıdır. Çünkü karısına zıhâr yapan kimsenin onunla ilişkiye girmesi gece olmuştur. Zıhâr olayı Ebû Dâvûd’un Sünen’inde talâk bölümünde şu şekilde yer almaktadır: Ramazan günü zevcemle ilişkiye girmeyeyim diye geçici olarak ona zıhârda bulunmuştum. Bir gece evde hizmetimi görürken vücûdundan bir kısmı açıldı. Kendimi tutamadım ve üzerine çullandım (Ebû Dâvûd, “Talâk”. 17). Ebû Dâvûd bu haber hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunma mıştır. Onun Ebû Hüreyre (r.a.) hadîsinin sonundaki “Bu hurmayı al, sen ve ailen yiyin” şeklindeki rivâyetine gelince, bunun cevâbi noktasında Zührî şöyle demiştir: Bu ona mahsûs bir ruhsâttı. Bugün bir erkek böyle bir davranışta bulunsa keffâretten başka çaresi yoktur. Ebû Dâvûd hadisin isnâdı hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunmamıştır. Fethu’l-Kadir’de şöyle denir: Ulemânın çoğunluğunun yaklaşımı, Zühri’nin görüşü üzeredir (İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadir, II, 265).

Burada şöyle bir değerlendirme gündeme gelebilir: Kişilere özel durumlar haber ihtimâle açıkken sabit olmaz. Eşine zıhâr yaptığı halde gece leyin onunla ilişkiye giren kimseden fakir olduğu için keffâretin düştüğü sonucunu çıkaran kimse, bu görüşünü şu düşünceye dayandırmıştır: Hz. Peygamber (s.a.v.) orucunu bozan kimseye verdiği hurmayı kendisinin ve ailesinin yemesini emrettiğine ve ileride başka bir zaman bu kadar hurmayı yoksullara sadaka olarak vermesini emretmediğine, bu durumun o kişi ye mahsus olduğunu gösteren bir söz de söylemediğine göre buradan âciz olan kimseden keffâretin sâkit olduğu anlaşılır.

Zeylaî’de el-Münzirî’nin Havâşi’sinde şöyle bir ifadesi yer alır: Züh rî’nin “Bu ona mahsus bir ruhsâtti” şeklindeki sözü delile dayanmayan bir iddiâdan ibârettir. Bir başkası ise bunun mensûh olduğunu söylemiştir ki bu da bir iddiadan ibârettir (Zeylai, Nasbu’r-râye, I, 444).

Biz cevâb olarak şöyle deriz: Çoğunluk şöyle demiştir: Keffâret, kişi nin fakir olmasıyla düşmez. Ulemâ sözlerine devamla şöyle derler: Haber de fakirden keffâretin düştüğ gösteren herhangi bir emâre  Tam tersine haber, keffâretin o kişinin üzerinde kalmaya devam ettiğini göstermektedir.

Bizim görüşümüz ise şudur: “Keffâretin o kişinin üzerinde kalmaya de vam ettiğini göstermektedir” ifadesinin anlamı, emrin ve vücûbun haberle kesin olarak sabit olduğu anlamındadır. Bunu da hiç kimse inkâr etmemektedir. Dolayısıyla keffâretin kişinin üzerinden fakirlik nedeniyle sâkıt oldu ğunu gösteren hiçbir delil yoktur. Şu halde sâkıt oluşun sübûtu keffâretin varlığını devam ettirme hükmü açısından yeterlidir. Bunun için müstakil bir başka delile ihtiyaç yoktur. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Sen ve âilen yiyin” şeklindeki emri, keffâretin sâkıt olduğunu göstermez. Tam tersine bu ifade keffaretin sâkıt olmasına muhtemel olduğu gibi, onun tehir edildiğine de muhtemeldir. Dolayısıyla elde delil olmaksızın iddiâda bulunmak mümkün değildir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in o kişiye Ebû Dâvûd ve Muvatta’ın rivâyetin den metinde nakledildiği üzere (2487 nolu hadis) kazanın vacib olduğunu ve keffâretin kazanın yerine geçmediğini gösterir. Ebû Dâvûd’un rivâyetinin senedinde Hişam b. Sad bulunmaktadır. Ibn Hacer, Telhîsü’l-habîr’de onun hakkında şöyle der: Ibn Hazm, Hişam’ın rivâyeti ile amel etmeye en gel bir kusûrunun olduğunu ileri sürmüştür. Ebû Avâne’nin Sahîh’inde (1. 196) rivayet ettiği üzere İbrâhîm b. Sa’d, ona mütâbeatta bulunmuştur. Söz konusu kusûr iddiâsının cevâbina gelince, Ebû Avâne’nin Sahih’inde yer alan bütün rivayetler Hafiz Süyüti’nin, Kenzii’l-Ummal’in (1, 3) giriş kisminda belirttiği üzere sahihtir. O, Imâm Mâlik’in Muvatta’ı bölümünde de aynı şeyleri söylemiştir. Bu daha önce geçmişti. Şu halde kaza etme emri, sahîh isnâdlarla sâbittir. Hadis cinsel ilişki hakkında vârid olmuştur. Bazı hadislerde soru “iftâr, Ramazân’da orucu bozma” kelimesi ile vârid olmuştur. Nitekim metinde yer alan ikinci hadiste (2488 nolu hadis) durum böyledir. Bu, her ne kadar özel bir olay ise de bununla genelleme yapılamaz. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) o kişinin orucunu ne yapıp da bozduğunu araştırmadığına ve keffareti emrettiğine göre, keffâretin sâdece cinsel ilişkiye mahsus olmaksızın orucu bozan üç şeyden herhangi birisine taal luk ettiği sâbit olur. Mutad olmayan ve orucu bozan şey ise, ulemânın icmâi ile hükümden istisna edilmiştir. el-Cevherü’n-Naki’de şu açıklama yer alır: İbn bnt. Nu’aym In Nevâdirü’l-Fukahâ isimli eserinde şöyle denilir: Ulema Imâm-ı Şâfiî (ra.) hâriçRamazân günü mazereti yokken kasden yiyen veya içen kimseye kaza ve keffäret gerektiği noktasında icmâ etmişlerdir. İmâm-ı Şafii (r.a.) ise böyle bir kimseye keffâret gerekmez demiştir. Kasden yiyip içmek Ramazan ayına hürmetsizlik açısından tıpkı cinsel ilişkide bulunmak gibidir. Ancak İmâm-ı Şâfiî (r.a.) keffâreti sâdece kadınlarla ferç yoluyla cinsel ilişkiye girmekle kısıtlamamış, aksine hayvanlarla ilişki kurma ve arkadan ilişkiye girmede de keffâret gerektiğini söylemiş tir.

Yine aynı eserde yukarıda metinde zikredilen Hz. Aişe (r.anha) hadisi nakledildikten sonra şu satırlar yer almaktadır: Hz. Peygamber (s.a.v.) o kişiye orucunu neyle bozduğunu sormamıştır. Imâm-ı Şâfiî (r.a.) şöyle der: İnsanların durumları açısından ayrıntıya girmemek o konuda söylenecek sözün genellik ifade ettiği şeklinde değerlendirilir (ibnü’t-Türkmânî, el-Cevherii’n-Naki, 1. 305). Metinde yer alan üçüncü hadis (2489 nolu hadis), yiyerek orucu bozmada keffaretin gerekli olduğunu açıkça göstermektedir. Dâre kutnî’nin hadisi rivayet ettikten sonraki ifadesine gelelim: Hadisin sene dinde yer alan Ebû Ma’şer’in adı Nuceyh olup, güçlü değildir (Darekuui, Sinen, I, 243). Bu iddiaya Ebu Maser mutlak olarak zayıf değildir, hakkında ihtilâf edilmiştir diye cevâb veririz. TehzibūY-Tehzib’de şöyle denilmektedir: Ebû Zür’a ed-Dimeşki’nin nakline göre Nu’aym şöyle demiştir: Ebû Ma’şer akıllı ve hadis hafızı bir kimse idi. Yezid b. Hârûn ise şöyle anlatmıştır: Ebü Cüz Nasr b. Tarif’ten duydum şöyle diyordu: Ebû Ma’şer, yerde ve göktekilerin en yalancısıdır. Yezid “Yüce Allâh Ebû Cüz’ü alçaltmış, Ebu Ma şer’i yüceltmiştir” demiştir. Aynı eserde Ali b. el-Medini’nin “Ebû’ Ma’şer zayıftı. Muhammed b. Kays vâsitasıyla Muhammed b. Ka’b’dan kabul edilebilir hadisler rivayet etmiştir. O, Nâfi ve el-Makbu rî’den münker hadisler naklediyordu. Amr b. el-Fellas da buna benzer şey ler söylemiştir. Amr ilâveten Nâfi ile birlikte Hişam b. Urve ve İbnü’l Münkedir de bulunmaktadır dedikten sonra onun hadisi yazılmaz demiştir (İbn Hacer, Tehzību’t-Tehzib, X, 420, 421). Buradan ortaya çıkıyor ki Ebú Ma’şer ihtilaflıdır. İhtilafın ise herhangi bir sakıncası yoktur. Onun bu hadîsi Dârekutnî’de Muhammed b. Ka’b’dan nakledilmiştir. Muhammed, İbnü’l-Medini ve Amr b. el-Fellas’ın nazarında hadîsi delil olarak kullanılabilir bir râvidir. Bu inceliği anlamakta fayda vardır. Böylece Ramazan günü orucu bozan her türlü fiilin bile bile yapılması neticesinde naklen ve aklen keffa ret vâcib olmaktadır. Bunun bile bile yapıldığını, soruyu soran kimsenin “mahvoldum” ifâdesi göstermektedir. Zîrâ bu söz fiil yanılma durumunda işlendiğinde söylenmez. Ancak azim ve kararlılık hâlinde yapılmışsa söylenir.

Öte yandan ed-Dirâye’de şöyle denilmektedir: “Müteammiden, kasden, bile, bile” kelimesine gelince, bunu Dârekutnî el-ilel’inde Sa’îd b. el-Müseyyeb’den mürsel olarak şöyle nakletmiştir: Adamın biri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek “Ya Resulallah (s.a.v.)! Ramazân’da kasden orucu bozdum” demiştir (İbn Hacer, ed-Dirâye, s. 175).

Metinde geçen birinci hadiste keffaret olarak verilecek şeyler arasında bir sıralamadan söz edilmektedir. Zirâ Hz. Peygamber (s.a.v.) soruyu soran kişiyi, vermekten âciz olduğu şeyden bir başkasına geçirmiştir. Çoğunluk, hadiste geçen şeyler arasında sıralama olduğu kanaatindedir. Rivâyetlerde keffâret için geçerli olan şeyler arasında sıralama ve muhayyerlik olduğu nu gösteren ifadeler vardır. Sıralamayı rivayet eden râvîler, daha çoktur ve onların rivayetlerinde fazladan bir hüküm sözkonusudur.

Bizim kanaatimiz ise şudur: Zeylaî’de ifâde edildiği üzere Buhârî ve Müslim’in rivâyetinden bu konuda bir muhayyerlik sözkonusu olduğu an laşılmaktadır. Ebû Hüreyre (r.a.)’in nakline göre Resûlullah (s.a.v.). Rama zân’da orucunu bozan kimseye bir köle âzâd etmesini veya ardarda iki ay oruç tutmasını ya da altmış fakiri yedirmesini emretti (Zeylai, Nasbu’r-râye, 1, 443; Müslim, “Sıyâm”, 84). Çoğunluk, bu ifâdeyi (keffâret seçenekleri arasın da bir) muhayyerlik değil, bunları çeşitlendirme olarak yorumlamıştır. İfade, sıralama veya muhayyerlik açısından herhangi bir şey getirmemektedir. Metinde yer alan birinci hadisi (2487 nolu hadis) keffaret fiilleri konusunda sıralamaya delil gösterirken “Orucunu bozan kişinin birinci seçeneğe gücü yetmeyince. Hz. Peygamber (s.a.v.), ona ikinci seçeneği teklif etmiştir” şeklindeki ifâdemize bazı kimseler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu soruyu sormasından keffarette sıralama hükmünün ortaya çıktığı şeklinde itiraz et mişlerdir. Beydâvi’den şöyle bir görüş nakledilmiştir: Keffâret fiillerinden ikincinin birinciye, üçüncünün ikinciye “fa” harfi ile bağlanması, -ifâde, açıklama ve sorulan soruya cevâb verme sadedinde olduğu haldemuhayyerlik olmamasını göstermektedir. Dolayısıyla bu ifade şart mesabesinde kabul edilir.

Metinde geçen dördüncü hadise gelince (2490 nolu hadis) sanki keffâret fiilleri arasında sıralamanın vâcib olduğu noktasında açık gibidir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.), o kişiye zıhâr keffâretini emretmiştir. Zahar keffaretin de keffâret fiilleri arasında sıralama nâssin (âyet) hükmüdür. Bu bölümde geçen hadislerin birincisinde “arak” kelimesi yer almaktadır. Es-Sihah’ın bu kelimeyi şu şekilde açıkladığı nakledilmektedir: Arak, bir hacim ölçü birimi olup, zembile benzemektedir. İçine on beş sa’ hurma almaktadır. Ta berânî’nin el-Mu’cemü’l-Evsât’ında (II, 218) Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yir mi sa hurma dolu bir zembilin getirildiğinden ve Efendimiz (s.a.v.) in o kişiye “Bu hurmaları al, yoksullara sadaka ver” buyurduğundan söz edil mektedir. Bu hadîsin isnâdında Leys b. Ebû Süleym bulunmaktadır. Bunun bir benzeri İbn Huzeyme’de (Sahih, III, 221) Hz. Âişe (r.anha) dan nakledil mektedir. Müslim’de Hz. Âişe (r.anhâ)’dan rivayet edilen hadîse göre ise Hz. Peygamber (s.a.v.)’e içinde taâm bulunan iki arak getirilmiştir (Müslim, “Sıyam”, 85).

Müellif der ki: Esas alınması gereken, Müslim’in Sahih indeki haberdir. Çünkü onda sahîh olan bir ziyâdelik vardır. Onun için bunu kabül etmek şarttır. Yukarıdaki rivâyette geçen “yirmi” tahmin üzere söylenmiştir veya Müslim’in hadisiyle çeliştiği için delil olarak alınamaz deriz. Bu lâfizlardan hiçbiri sadakanın miktarına delil olmaya yeterli değildir. Ebû Dâvůd’un Sünen’inde karısına zıhâr yapan kimseden söz edilirken Hz. Peygamber (s.a.v.)’in o kimseye “Bir vesk hurmayı altmış fakire yedir” emri yer almaktadır (Ebû Dâvûd, “Talak”, 16). Bu, Imam Ebu Hanife (r.a.)’in her fakire bir fitre miktarı yani mes’elâ bir sa hurma yedirileceği yolundaki görüşünün açık bir ifadesidir. Hiçbir müctehid oruç keffareti ile zıhâr keffåreti arasında fark olduğunu söylememiştir. Ebû Hüreyre (r.a.) hadisinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “köle âzâd et” emri, Hanefi mezhebinin bu kef färet için “Kölenin mü’min olması şart değildir” şeklindeki görüşlerine açık bir delildir.

HADİS: Osman b. Ahmed ed-Dekkak’ın Ubeyd b. Muhammed b. Halef > Ebû Sevr > Mualla b. Mansûr > Süfyan b. Uyeyne > Zührî > Humeyd b. Abdurrahmân isnâdıyla nakline göre Ebü Hüreyre (r.a.) şöyle anlatmıştır: Adamın biri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek “Mahvoldum ve mahvettim” dedi. Resulullah (s.a.v.), “Seni mahveden nedir?” diye sordu. Adam “Ramazân günü zevcemle ilişkiye girdim” dedi. Resûlullâh (s.a.v.), “Azâd edecek bir köle bulabilir misin?” diye sordu. Adam “Hayır” dedi. Resûlul láh (s.a.v.), “O halde iki ay pespese oruç tut” buyurdu. Adam “Bunu yapamam” dedi. Resûlullah (s.a.v.), “Öyle ise altmış fakiri doyur” buyurdu. Adam “buna gücüm yetmez” dedi. O sırada Resûlullâh (s.a.v.)’e bir arak dolusu hurma getirildi. Resûlullâh (s.a.v.), “Bu hurmaları al, yoksullara sadaka ver” buyurdu. Adam “Bizden daha muhtaç olan birine mi?” dedi. Resûlullah (s.a.v.), “O zaman bunları âilene yedir” buyurdu.

Hadîsi Dârekutnî Sünen’inde (1,251) rivayet etmiş ve şu değerlendirme yi yapmıştır: Ebû Sevr hadîsi Ali b. Mansûr vâsıtasıyla İbn Uyeyne’den “ve ehlektu, ve mahvettim” cümlesi ile rivâyetinde tek kalmıştır. Râvilerinin tamamı güvenilirdir. Zeylaî’de şu değerlendirme yer almaktadır: Hadisi Beyhakî, Sünen’inde bir grup vâsıtasıyla Evzâî > Zührî isnadıyla rivayet etmiştir. Bu haberde de “mahvoldum ve mahvettim” cümlesi yer almaktadır.

el-Cevherü’n-Naki’de şöyle denilmektedir: Öte yandan Beyhakî, Evzâi hadîsini Zühri > Humeyd isnådıyla Ebû Hüreyre (r.a.)’den şu şekilde nakletmiştir: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzurunda bulunduğumuz bir sırada kendisine birisi geldi ve “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Mahvoldum ve mahvettim” dedi. (Beyhaki, Sünen, IV, 227). Beyhakî hadîsi naklettikten sonra hocamız Ebû Abdullah el-Hafiz “ve ehlektu, mahvettim” sözünün zayıf olduğunu belirtti. Ardından bunun delilini zikretti ve sonra sözü şuraya getirdi: Bu cümleyi Zührî’nin ashâbından hiçbiri Zührî’ye isnâd ederek zikretmemişlerdir. Ancak Ebû Sevr > el-Muallâ b. Mansûr > Süfyan b. Uyey ne sened zinciriyle Zührî’den rivâyet edilen rivayet müstesnâdır. Hocamız cümlenin bu rivayette de yanlışlıkla yer aldığını Kitâbu’s-Savm’da el-Mu allâ b. Mansur’un meşhûr hat ile tasnifine baktığı ve orada bu hadisi söz konusu cümle olmaksızın bulduğu gerekçesine dayandırmıştır (Ibnü’t-Türk)
Biz de şunu belirtelim: Dârekutnî Sünen inde bu hadisi Ebû Sevr riva yetine dayandırmıştır. Ebû Sevr fakih, değeri üstün bir âlimdir. Hâkim, Ebû Abdullâh ve İbn Asâkir, Müslim’in Sahîh’inde ondan hadis rivâyet ettiğini belirtmişlerdir. Netîce olarak onun bu rivâyeti, meçhul bir kimse nin yazısında sözkonusu cümle düştü diye terk edilemez. Bu cümlenin hattatin yanılgısı neticesinde düşmüş olma ihtimali vardır. Bir hattatın her hangi bir cümleyi düşürmüş olması, onu ekleyen kimseye karşı delil ola maz. Tam tersine daha önceden bilindiği üzereziyâdelik makbuldür. Nasıl makbûl olmasın ki! Onun rivâyeti öncelikle Beyhaki’nin zikrettiği rivâyet yoluyla ve İbnü’l-Cevzî’nin Kitâbu’t-Tahkik’te yaptığı rivayetle güç kazanmıştır. İbnü’l-Cevzî’nin rivâyeti Dârekutnî > Nisâbûrî b. Mu hammed b. Aziz > Selâme b. Ravh > Akil > Zührî > Humeyd isnadıyla Ebû Hüreyre (r.a.)’den yapılmıştır. Ebû Hüreyre (r.a.)’in zikrettiği bu riva yette “helektu ve ehlektu, mahvoldum ve mahvettim” cümlesi yer almak tadır. Bu isnad zincirinde adı geçen Selâme’den, Sahîh’inde İbn Huzey me, el-Müstedrek’inde Hâkim hadîs rivâyet etmişlerdir. İbn Hibbân onun için “müstakim (hadisi sahîh veya hasen olan râví)” değerlendirmesini kullanmaktadır. Beyhakî, el-Hilafiyyat isimli eserde İbn Huzeyme’nin bu hadisi Muhammed b. Yahyâ > Abdürrezzâk > Ma’mer > Zührî > Humeyd isnadıyla Ebû Hüreyre (r.a.)’den şu şekilde nakleder: Adamın biri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve “Yâ Resûlallâh (s.a.v.) ehlektu, mahvettim” cümlesini kullandı.

Hattâbi’nin Meálimü’s-sünen’inde özetle şöyle denilmektedir: Sözkonusu kişiye keffâret emrinin verilmiş olması, kadına da aynı şekilde keffaret gerektiğine delildir. Zirâ dinimiz, -tahsîs delilinin mevcûd olduğu yerler hâriçkadınla erkeği bir tutmuştur. Zira kadının bile bile cinsel ilişkide bulunması dolayısıyla kendisine orucunu kaza etmesi gerekli olduğu gibi, aynı sebebden tıpkı erkek gibi keffâret vermesi de gerekli olur. Alimlerin çoğunluğunun yaklaşımı bu doğrultudadır. İmâm-ı Şafii (r.a.) şöyle demiştir: Erkek bir adet keffâret verir ve bu kadının keffâretinin yerine de geçer. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) sözkonusu erkeğe bir adet keffaret verme yükümlülüğü getirmiş ve cinsel ilişki kadın açısından da gerçekleştiği halde kadından söz etmemiştir. Ancak bu bağlayıcı değildir. Zira bu durum genellik ifade etmeyen özel bir olayın hikâyesidir. Kadının hastalık veya yolculuk sebebiyle oruç tutmuyor olması muhtemel olduğu gibi, istemediği halde ilişkiye zorlanmış olması veya oruçlu olduğunu unutmuş bulunması da mümkündür. İbn bnt. Nu’aym’ın Nevâdirü’l-fukahâ isimli eserinde şöyle denilmektedir: Ulema bir kadın Ramazan günü cinsel ilişkiye isteyerek girdiği takdirde mazereti de yoksa erkekten başka kendisinin de bir keffaret vermesi gerektiği noktasında fikir birliği etmişlerdir. Ancak Evzâi ve İmäm-ı Şâfii (r.a.) bu görüşe katılmamışlardır. Onların görüşüne göre bir adet keffaret hem erkeğin, hem de kadının keffâreti yerine geçer (Ibn bnt. Nu’aym, Nevadir Ül-fukaha, 1. 305, 306).

el-Kifâye’de şöyle denilmektedir: Öte yandan mezhebimize göre cinsel ilişki nedeniyle erkeğe keffâret gerektiği gibi, kadına da gerekir sözü ka din ilişkiye isteyerek girdiği takdirde geçerlidir. Kadın istemeden ilişkiye girmişse keffâret vermekle yükümlü olmaz (el-Kürläni, el-Kifaye. II, 262).

BENZER KONULAR:

Dini Soru Cevap

Her soru cevap verilmeye değerdir, yeter ki aynı konu bize sorulmuş olmasın ve kurallara uygun sorulsun. Lütfen soru yollamadan önce aynı konu var mı diye \\\\"ARAMA\" yapınız. Konu altına yazılan sorulara öncelik tanıyoruz.. Bilginize

Takip Et

Answers ( 2 )

  1. Dini soru sor
    1
    2024-05-01T18:41:32+03:00

    Bu hadis, bir kişinin oruçlu iken eş ile cinsel ilişkiye girmesi durumunda alması gereken keffaret ve kazayı açıklamaktadır. Hadiste geçen ceza seçenekleri sırasıyla şunlardır:

    Azad edilecek bir köle bulmak,
    İki ay peş peşe oruç tutmak,
    Altmış fakiri doyuracak mali gücün olması.
    Eğer bu seçeneklerden biri gerçekleştirilemiyorsa, Hz. Peygamber (s.a.v.) bu hadiste bahsedildiği gibi bir miktar sadaka verilmesini önermiştir. Sadaka verme, kişinin elindeki en uygun seçenek olabilir. Bu durumda, kişi ve ailesi için bir gün oruç tutması da önerilmiştir.

    Hadiste geçen bu cezaların ayrıntıları ve nasıl uygulanacağı konusunda farklı yorumlar olabilir. Fakat genel olarak, bir kişinin bu tür bir hata yapması durumunda, cezai bir uygulamanın gerektiği kabul edilir. Bu da orucun ciddiyetini vurgular ve oruç ibadetinin saygı ve ciddiyetle yerine getirilmesi gerektiğini hatırlatır.

    En iyi cevap
  2. Muhammed Samir
    0
    2025-02-03T14:13:40+03:00

    Ramazan orucunu tutmaya başlayan bir kimse mazeretsiz olarak orucunu bozarsa, bu durumda oruç geçersiz olur ve kişi büyük bir günah işlemiş olur. İslam’a göre, orucu kasıtlı olarak bozmak ciddi bir sorumluluk gerektirir ve bunun bir kefareti vardır.

    Kefaret olarak, orucu bozduktan sonra, o günün orucunun kazasını tutmak ve ayrıca 60 fakire bir öğün yemek vermek gerekmektedir. Eğer bu mümkün değilse, 60 gün arka arkaya oruç tutarak kefaret yerine getirilmelidir.

    Bu tür bir durumu yaşamamak için oruca saygı göstermek ve gereksiz yere orucu bozacak davranışlardan kaçınmak en doğrusudur.

Cevapla