Kur’an Kıssaları

Question

SORU: Bazı kimseler, Kur’an kıssalarının hayali olduğunu, tarihi gerçeklerle uyuşmadığını, Tevrat ve İncil’deki rivayetlerden farklı olduğunu söylüyorlar. Sizin bu konudaki fikriniz nedir?

CEVAP: Bu habis düşünce Arab toplumunda ortaya çıkmadı ve İslâm ülkelerinde kökleşmedi. Bu konudaki kötülüklerin başlangıcı Fı-ransız yazarlara dayanır. Onlar, Kur’an’m Hz. Peygamber tarafından telif edildiğini ve tarihi gerçeklere uymayan bir takım haberleri topladığını iddia ettiler. Fıransız yazarlar bunları söyerken biz onların İslâm’a ve Kur’an’a inanmadıklarını bildiğimiz için bu iddiaları pek ciddiye almadık. Halbuki onlar bir sömürgeci ve uzun bir süre İslâm toraklarını işgal altında tutmaya çalışmış bir millet olarak kendi çıkartırı açısından bu Kitabın ne kadar tehlikeli olduğunu çok iyi hissediyor ve hatta şöyle diyorlardı: “Bu kitap mevcut olduğu sürece ve müslü-manlar her gün defalarca yüzlerini hep birlikte Kabe’ye çevirdikleri sürece biz müslümanlara tam olarak hâkim olamayız,” Konunun temel gerçeği budur. Sonra bizim içimizden çıkıp edebiyata dinden ve fıkıhtan daha fazla önem veren bir grubun bu Fransız yazarların peşinden gitmeyi tercih ettiklerini ve onların etkisi altında kaldıklarını da göz önünde bulundurmamız gerekir. Bunlar şu düşünceyi yaymaya çahşla-maktadırlar: Kur’an kıssaları tarihi hakikatleri değil tasvir sanatını na-zar-ı itibara alır. Bu sebeble zaman zaman, hatta genellikle hayallere meyleder, rumuzlara ve işaretlere başvurur. Çünkü onların iddiasına göre Kur’an kıs s alarmdaki esas gaye, bol miktarda edebi unsuru bir araya getirmektir.

Bu düşüncenin -ülkemizde daha çıkar çıkmaz aksini isbat eden-ilim adamlan tarafından çürütülmesi Allah’ın İslâm âlemine bir lütfu-dur. Bu iddiayı çürütmek ve asılsızlığını ortaya koymak için mücadele eden ilim adamlarının başında üniversite mensupları ve üniversite profesörlerinin olması ise Allah’ın bize başka bir lütfudur. Kur’an-ı Kerim kıssalarının savunulması sadece Ezher uleması tarafından yapılmış olsaydı, konuyla ilgili zan ve şüpheye kapılanların bu şüpheleri ve kötü zanları tamamen ortadan kalkmış olmazdı. Fakat bu iddialar üniversitenin çeşitli edebiyat ve bilim dallarının başkanları ve hocaları tarafından da reddedilince bu durum, Kur’an kıssalarının tarihen sabit ve gerçek olaylar olduğu şeklindeki İslâmî bakış açısının kesin ve şüphe götürmez bir isbatı olmuştur.

Bu grubun sarıldığı şüphe, yukarda da zikrettiğimiz gibi Fransız yazarlarının meylettiği bozuk bir görüştür. Bunlar ayrıca Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’nın el-Menar isimli tefsirinde geçen bazı ibarelere de yapışırlar. Muhammed Abduh’un bu meseleden söz ederken kendisine ulaşan herhangi bir görüşü onaylamadığını ortaya koyabilmemiz için Menafin çeşitli yerlerinde bu konunun tefsiri hakkında yazılan şeyleri gözden geçirmemiz gerekir. Muhammed Abduh örnek olarak ele aldığı bazı Kur’an kıssalarını tefsir ederken hem öncekilerin, hem de sonradakilerin yöntemini arzetmiş ve tarihi olaylardan hiç söz etmemiştir. Sonra öncekilerin görüşünü ve bu kıssalar konusundaki yöntemi ortaya koyduğunu görüyoruz ki bu görüş bilginlerin ve müs-lümanların üzerinde birleştikleri bir görüştür. Ardından da sonrakilerin görüşünü zikreder. İginçtir, Muhammed Abduh Menar Tefsirinin ikinci cildinde gözümüze çarpan şu ifadeleri kullanır:

Tarih kitaplarında geçen bilgiler bu kıssalardan bazılarına aykırı olduğu zaman bizim, Allah’ın Peygamberine vahyettiği şeylerin ve mütevatir olarak bize nakledilen bilgilerin kesin olarak doğru olduğundan emin olmamız gerekir. Allah’ın verdiği haberler doğrudur ve bu haberlere aykırı olanlar ise batıldır ve bunları nakledenler ya yanılmışlar veya yalan söylemişlerdir. Bunlar sebebiyle Kur’an’dan şüphe edemeyiz ve bunlara cevap vermekle de mükellef değiliz. Çünkü İslâm’dan önceki tarihe ait izler çok siliktir ve bu dönem çok karanlıktır. O döneme ait tarihi şahsiyetler hakkında tam bir bir bilgi edinebilmek için güvenilir hiç bir rivayet yoktur. Bu bilgilerin hiç birisi de mütevatir değildir. Kur’an’ın nüzu-lündan sonra âlem bir halden başka bir hale intikal etmiştir. İnsanlık için yeni bir tarih başlamıştır. Eğer bir tarih yazılacaksa bunun Kur’an’ın ışığında yeniden yazılması gerekir.

Menar Tefsirinde üstadın (Muhammed Abduh’un) söyledikleri bu şekildedir. Sonra onun öğrencisi ve fikirlerinin yayıcısı Reşid Rıza gelmiş, aynı cüzde ve üstadın sözünden bir sayfa sonra bu fikrin peşine takılmış ve şöyle demiştir:

Kısacası, Kur’an-ı Kerim’deki geçmiş ümmetlere ait kıssalar son derece hikmetlidir. Cahil ve kültürsüz bir toplum içinde yetişmiş,

okuması yazması olmayan Muhammed’in ne kendi asrındaki ne de daha önceki asırlardaki filozofların ulaşamadıkları bir hikmet seviyesine kendi düşüncesiyle ulaşması mümkün değildir. Fakat bu, Allah’ın kullarına bir hidayetidir ve bu hikmeti de kullarının en temizi olan Hz. Muhammed’e (s.a) vahiy yoluyla ulaştırmıştır. Allah bizi hidayete eriştirmiş olmasaydı biz hidayete ulaşamazdık. Âyet-i kerime gayet açık olduğuna ve gidilecek yol belli olduğuna göre, bu kıssalar hakkında geçmiş rivayetlere iltifat etmememiz ve merhum üstadın da dediği gibi bu rivayetlerin Kur’an’a aykırı olmalarını da, ortadan kaldırmak mecburiyetinde olduğumuz bir şüphe olarak görmemiz gerekir.

Menar Tefsiri daha sonra şüphecilerin dayanakları olan bir kıssanın Kur’an’daki anlatılan şekliyle Tevrat veya İncil’de anlatılan şekli arasındaki farklılığa temas eder. Gerçekten de kıssanın bazı bölümlerinde ya da ayrıntılarında her üç kitapta da farklı bilgiler vardır. Ancak biz bu şüpheyi Kur’an-ı Kerim açısından şöyle reddederiz: Kur’an-ı Kerim, bir ibret ve irşat, inanç ve şeriat kitabı olduğu için kıssanın ayrıntılarını anlatmayı gerekli görmemiştir. O, bir kıssayı anlatırken Allah’ın hikmet ve ilmi gereği o kıssanın sadece ibret, öğüt ve duyguların hareketine sebeb olacak yönünü ve geçmiş ümmetlerin başına gelen musibetlerin benzerlerine sebeb olacak şeylerden sakındırmayı tercih etmiştir.

Daha sonra Menar Tefsiri çok güzel bir noktaya temas eder ve şöyle der:

Allah tarafından indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim, Tevrat ve İncil’in asıllarının bozulduğunu bize haber vermektedir. O halde biz, Tevrat ve İncil’in tahrif edildiklerini bizzat Kur’an’dan öğrendikten sonra nasıl olur da Kur’an’da geçen bir haber hakkında onların hakemliğine baş vurabiliriz. Artık biz, bir şeyin Kur’an hakkında hüküm vermesini istediğimiz zaman bunun Kur’an’nın kabul ettiği ve onayladığı bir şey olmasını istememiz adalet ve insafın bir gereğidir, demek hakkına sahibiz.

Kur’an-ı Kerim, Tevrat ve İncil’in tahrif edildiğine hükmetmiştir. O halde bir araştırma yaparken Kur’an’daki kıssa ile Tevrat ve İncil’deki kıssa arasında farklılık var dememiz (ve bunu Kur’an için bir tenkit sebebi yapmamız) insafla bağdaşmaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim zaten baştan Tevrat ve İncil’in tahrif edildiğini, bu iki kitabın içinden bazı şeylerin çıkartıldığını, değiştirildiğini, ilave ve eksiltmeler yapıdığını söylemiştir.

Menar Tefsiri daha sonra da şu açıklamayı yapar:

Tamamı Kitab-ı Mukaddes diye isimlendirilen Ahd-i Atik ve And-i Cedit, kıssalarının bazıları birbiriyle çelişkili olduğu halde Kur’an (yine de) bunların Allah tarafından vahyedildiğine şahitlik ediyor, denillirse biz de deriz ki; evvela bu kitapların mütevatir ve kesintisiz senetleri yoktur. İkincisi, Kur’an-ı Kerim Allah Teâlâ’nın Tevrat’ı Musa’ya (a.s) bir şeriat kitabı olarak verdiğini ve Musa’nın peşinden gidenlerin bu şeriatın bir kısmını muhafaza ederken bir kısmını unuttuklarını ve kendilerinin nasibi olan kitabı tahrif ettiklerini kesin bir şekilde belirtmiştir. Aynı şekilde Kur’an Allah Teâlâ’nın İncil’i de bir müjde ve Öğüt kitabı olarak Hz. İsa’ya (a.s) verdiğini belirtmiş ve onun peşinden gidenler hakkında -Yahudiler hakkında söylediği gibi- “kendilerine hatırlatanların Önemli bir bölümünü unttular” demiştir. O halde bunların şüphe ve iftiralarında dayandıkları esas, araştırma mantığına da terstir, adelet ve insaf ölçülerine de aykırıdır. Çünkü bu esas iki şüphenin üzerine kuruludur: Birincisi: Fransız yazarlarının iftiralarıdır ki bunların zaten Kur’an’a karşı bir kin ve düşmanlıkları vardır. İkinci şüphe ise üstad Muhammed Abduh’un sözlerinin satır aralarında geçen ifadeleridir ki Üstad Abduh’un son söz olarak Kur’an kıssalarının seksiz şüphesiz hakikatler olduğunu söylediğini biliyoruz.

Bütün bunlardan sonra şimdi gelelim Kur’an-ı Kerim’de ve Kur’an-ı Kerim kıssalarıda geçen tarihi şahsiyetlere… Bunların içinde Adem, Nuh, Musa, İsa ve Muhammed’i görüyoruz. Kur’an’a iftira edenler ister İsevilerden olsun isterse Musevilerden olsun, İsa’ya ve Musa’ya bağlılıkta sadakat göstermeseler bile, mesela İseviler Kur’an hakkında böyle bir iftirada bulundukları zaman Hz. İsa’nın şahsiyeti hakkında acaba ne diyecekler?.. Bu bir hayali şahsiyet mi diyecekler?.. Eğer böyle bir şey söylerlerse o zaman kendi inanç ve akidelerinin de hayal ve uydurmadan ibaret olduğunu söylemiş olacaklar. Museviler veya Musa’ya münte-sip olanlar da Musa’nın şahsiyeti ve Kur’an’daki onunla ilgili haberlerin hayali olduğuna hükmederlerse o zaman Musa da -onların iddiasına göre- hikaye sanatının uydurduğu hayali bir şahsiyet olacak. Böyle bir durumda bu tarihi mirasın tamamı ve Kur’an’m tasvir ettiği bu dini şahsiyetlerin hepsi töhmet altında kalmış olacaktır. Sonra gelelim Hz. Muhammed’in şahsiyetine: Onun tarihî bir şahsiyet olduğu mütevatir rivayetlerle sabittir. Tarihin kahramanları arasında, sözleri, fiilleri, davranışları, hareketleri, duruşu, uyuyuşu ve uyanıklığı, öfkesi ve hoşnutluğu, yolculuğu ve ikameti, kendisiyle ilgili herşey hatta şekli, şemali, boyu poşu, yemesi, içmesi ve gülümsemesi bile tesbit edilmiş olup onun kadar bilinen başka bir şahsiyet bulmamız mümkün değildir. Kur’an’a dönelim; onun da Hz. Muhammed’le ilgili anlattığı kıssalar vardır. Bunlar da mı hayal mahsûlüdür? Mesela Tevbe sûresinde Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

 

Dini Soru Cevap

Her soru cevap verilmeye değerdir, yeter ki aynı konu bize sorulmuş olmasın ve kurallara uygun sorulsun. Lütfen soru yollamadan önce aynı konu var mı diye \\\\"ARAMA\" yapınız. Konu altına yazılan sorulara öncelik tanıyoruz.. Bilginize

Takip Et

Answer ( 1 )

  1. Muhammed Samir
    0
    2025-02-20T18:15:32+03:00

    Kur’an’daki kıssalar, birçok kişi tarafından tarihî gerçeklikten bağımsız, hayal ürünü veya efsane olarak değerlendirilebiliyor. Ancak İslami bakış açısına göre, Kur’an’daki kıssalar, sadece birer tarihî anlatı değil, derin bir ahlaki ve dini mesaj taşır. Kur’an, geçmişteki bazı peygamberlerin ve kavimlerin hikayelerini anlatırken, bu kıssaların belirli bir amacı olduğunu vurgular. Bu amaç, insanlara doğruyu ve yanlışı öğretmek, ibret almak, Allah’ın kudretini ve hikmetini anlamalarını sağlamak gibi bir dizi manevi dersler vermektir.

    Kur’an’daki kıssalar, sadece tarihsel gerçekleri aktarmaktan çok, ahlaki dersler ve dini öğretiler için birer araçtır. Bu kıssaların Tevrat ve İncil’deki versiyonlarından farklılık göstermesi de mümkündür. Çünkü her kutsal kitap, aynı olayları veya kişileri anlatırken farklı vurgular yapabilir ve bu farklar, her dinin kendine özgü öğretilerine ve amaçlarına dayanır.

    Örneğin, Kur’an’daki Nuh Tufanı, Tevrat ve İncil’dekine benzer şekillerde anlatılır, ancak her kitap olayın detaylarına ve verdiği mesajlara farklı bir ışık tutabilir. Kur’an, bazı kıssalarda yeni bilgiler verir veya mevcut olanları yeniden değerlendirir. Ancak bu farklar, Kur’an’ın doğruluğunu ya da güvenilirliğini etkilemez. Aksine, kıssaların farklı şekillerde sunulması, insanlara hikmetli dersler verme amacına hizmet eder.

    Sonuç olarak, Kur’an kıssalarının tarihi doğruluğu, dini ve ahlaki mesajlarının doğru anlaşılmasıyla daha anlamlıdır. Kıssaların, hayal ürünü olmaktan çok, ilahi bir hikmet taşıdığına inanılır. Bu nedenle, kıssaların farklı kitaplarda yer alması ve farklı biçimlerde anlatılması, o kıssaların geçerliliğini ve değerini sorgulamak yerine, her dinin kendi perspektifinden bakıldığında, evrensel bir öğretiye ulaşmaya çalıştığını gösterebilir.

Cevapla