Share
İslamda Hilafet Nedir Kısaca
Question
Hilafet ne demek? Dini kavram olarak HİLAFET

islamda hilafet var mıdır
“Hilâfet” sözlükte bir kimseden sonra onun yerine geçme, temsil etme anlamına gelir.
Halife de, bir kimsenin yerine geçen, onu temsil eden kimse demektir. İslâmî literatürde ise “hilâfet” Hz. Peygamber döneminden sonraki devlet başkanlığı makamını, “halife” de devlet başkanını ifade eden bir terim olarak kullanılır.
İmamet veya İmamet-i uzmâ tabirleri de hilâfetle eşanlamlı olarak kullanılır. Kur’ân’da insanın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratıldığı sıklıkla tekrar edilir (el-Bakara 2/30; el-En’âm 6/165; Yunus 10/14). İlgili âyetlerin üslubundan, insanın yeryüzünde hak ve adaleti gerçekleştirmek, yararlı ve iyi İşler yapmak üzere ağır bir sorumluluk yüklenerek yeryüzüne gönderildiği, -bir bakıma- ilâhî adalet ve hakikati gerçekleştirebileceği yönünde Allah’ın güvenine mazhar olduğu anlaşılmaktadır.
İnsanın yeryüzünde en şerefli varlık oluşu da buradan gelmektedir. Müslüman toplumlarda devlet başkanlığına hilafet denmesi; halifenin, risalet görevi hariç Hz. Peygamberin yerine geçerek onun dünyevî otoritesini temsil etmesi, yeryüzünde dinin hükümlerini tatbik etmek, dünya işlerini düzene sokmak üzere Allah’ın yeryüzündeki hakimiyetini temsil etmesi veya bütün müminlere ait olan hilafet ve yetkiyi temsil etmesi gibi sebeplerle açıklanır. Bu açıklamalar, hilafet tanımlarına yön vermede önemli bir role sahiptir.
Hz. Peygamber sağlığında iken hem peygamber olarak Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ etmiş, bunları açıklamış, hem de müslümanların dünyevî İşlerini düzene koymuş, hukukî ihtilâflarını çözümlemiş, ahlaken onları eğitmiş, siyasi birliğin tamamlanmasını müteakip de devlet başkanlığı, ordu komutanlığı görevlerini üstlenmiştir.
İslâm bilginleri, Hz. Peygarnber’in vefatıyla peygamberlik görevinin sona erdiği, buna karşılık diğer görevleri bir kişinin üstlenip bunları tek başına veya bazı görevlen ikinci derecede yetkili şahıs ve mercilere devrederek yürütmesi ve böylece müslümanların dirlik ve düzen içinde yaşamasını temin etmesi gerektiği üzerinde görüş birliği içindedirler. Ancak bazı bilginler, devlet başkanının İslâm’ın dünyevî ve toplumsal ilke ve hükümlerini uygulama görevini göz Önünde bulundurarak bu işe dinî bir karakter atfederken; bir kısmı da, insanların siyasi birlik ve düzen içinde yaşamasını ve bu amaçla devlet kurmasını aklî ve tabiî bir gereksinim olarak görür, Kur’ân’da ve hadislerde devlet başkanlığı, devlet başkanında bulunması gereken şartlar, bu kişinin görev ve sorumlulukları gibi konular yer almaz. Sadece hak ve adalete bağlı olma, şûra ve meşveretle iş görme, zulmü önleme, İslâm’ın emir ve kurallarına uygun davranma ve onları uygulamada birlik ve bütünlükten ayrılmama gibi genel ilkelerden söz edilir.
Hz. Peygamber’in tatbikatında devlet ve kamu yönetimiyle de ilgili birçok güzel Örnekler vardır. Hz. Peygamber’in vefatından sonra İlk dört halifenin işbaşına geliş usulleri ve yönetim tarzları, bunu izleyen Emevi ve Abbasi iktidarları müslüman bilginler için önemli bir kültür birikimi ve gözlem konusu olmuş, hilafetle ilgili görüş, kaygı ve temenniler de bu bağlamda dile getirilmiştir. Gerek çeşitli eserlerde değişik vesilelerle dile getirilen görüşler, gerekse hicri beşinci asırdan itibaren yazılan “el-ahkâmu’s-5u!taniyye” adlı eserlerde yer alan ifadeler, müslüman bilginlerin kendi şartları, gelenek ve imkânları içinde en İyi yönetim biçimini arama, mevcut sistemi iyileştirme çabalan olarak değerlendirilebilir. Bunun için de krallık, şeflik, mutlakıyet ve saltanat dışında yönetim biçiminin bilinmediği bir devirde halifenin ehlu’l-hal ve’l-akd denilen bir kurul veya kesim tarafından seçilmesi, halkın biatinin alınması, dinî kuralları açıkça çiğneyen halifenin görevden azli, halifenin ümmete ait egemenliği temsil ettiği, halifenin tanrısal bir gücünün olmadığı ve kişisel olarak Allah’a karşı sorumlu olması dışında görevi sebebiyle müslümanlara karşı da sorumluluk taşıdığı gibi hususların ele alınıp tartışılması âmme hukuku tarihi ve doktrini açısından ileri bir adımdır. Kaldı ki İslâm dini müslümanların nasıl bir siyasal organizasyon içinde kimler tarafından yönetileceği konusundan ziyade, ehil olanın işbaşına gelmesi, onun da hak ve adaleti hakim kılması, ferdî ve uhrevî sorumluluk taşıması, Allah’ın huzurunda hesap vereceğinin bilinci içinde olması, kötülük, haksızlık ve zulmü Önlemesi, katı ve baskıcı olmayıp İnsanlarla istişare ederek iş görmesi gibi temel noktalar üzerinde durmuş, kişilerin böyle bir dinî ve ahlâkî kıvamda ve yetişkinlikte olmasına öncelik vermiştir.
Esasen üst bir kurum olan devletin yönetim biçimi ve siyasal yapılanma konuları, toplumların gelenek, kültür ve sos-yal değerleriyle yakından ilişkili olduğundan, evrensel bir iddiası ve mesajı olan İslâm dininin bu konularda ayrıntıya girmemesi onun temel niteliklerinin tabiî gereğidir. Dolayısıyla, İslâm âmme hukukçularının hilâfet ve halife ile ilgili olarak ileri sürdükleri görüş ve Önerileri bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Klasik dönem İslâm âmme hukuk doktrininde, halifede bulunması gerektiği düşünülen şartlar, özellikle halifenin o toplumda en bilgili, erdemli, itibarlı ve liyakatli kimse olması gereği ve bunu sağlayacak tedbirler üzerinde ayrıntı ile durulur. Değişik vesilelerle, halifenin şûra veya ehlu’l-hal ve’l-akd denilen kurulun seçimiyle veya bir nevi genel seçim demek olan halkın biatıyla işbaşına gelmesinin önemi vurgulanır.
Mevcut halifenin, kendi yerine geçecek halifeyi belirlemesinin (“istihfaf”) aday gösterme mi yoksa atama mı olduğu hususu ise tartışmalıdır. İslâm hukukçuları genelde, her durumda halktan veya ehlu’l-hal ve’l-akd denilen (ümmetin bilgili, seçkin ve toplumda ağırlığı olan temsilcilerinden oluşan) heyetten biat alınması gereği üzerinde durarak, halifenin yetkisini veraset ve saltanat usulünden değil ümmetten aldığı fikrini vurgulamaya çalışırlar. Zorla işbaşına gelen ve halkın kendine itaat etmesini sağlayan kimsenin de, Allah’ın hükümlerini açıkça çiğnemediği sürece meşru halife olduğu, mevcut halifeye günahkâr da olsa isyanın caiz olmadığı yönünde kitaplarda yeralan ifadeler fiilî durumu kabullenme veya kuvvet karşısında suskun kalmayı teşvik olarak değil de, ümmeti tekrar fitne ve kargaşaya sürüklemekten çekinme, ümmetin birlik ve dirliğini koruma fikrine ağırlık verme olarak değerlendirilebilir. İslâm bilginleri bu tutumu benimserlerken, adil-zalim, iyi-kötü, dindar-fâsık gibi nitelemelerin özellikle siyasal çekişmenin arttığı dönemlerde oldukça izafî ve bulanık bir karakter taşıyacağı noktasını da göz önünde bulundurmuş oldukları düşünülebilir. Bununla birlikte, bu konuda klasik literatürde yer alan bilgilerin o günün hilafet ve saltanat sisteminin olumsuz yönlerinin tesiri altında kalmadığı da söylenemez. Çünkü tarih boyunca İslâm toplumunda hiçbir zaman eksik olmayan saltanat kavgalarının ve siyasal görüş farklılıklarının haliyle İslâm bilginlerini de etkilemiş, onları mevcut siyasal iktidarın yanında veya karşısında tavır almaya zorlamış olabileceğini gözardı etmemek gerekir.
Nitekim halifede aranan şartlar, biatin şekli, seçici kurulun sayısı ve özellikleri, halifenin meşruiyetini belirleme yolları gibi konularda yer alan bazı değerlendirmeler incelendiğinde bunların, ilk dört halifenin meşruiyetini vurgulama, Hz. Ali’nin veya Emevi halifelerinin hilafetini gayri meşru gösterme gibi gayretlerin ürünü olduğu izlenimi edinilebilmektedir. Öte yandan, İslâm hukukçuları görüşlerini kendi dönemlerinde mevcut siyasal ve sosyal yapıyı ve bir de dört halife dönemini model alarak ve İkisi arasında karşılaştırmalara giderek açıkladıkları için, kaynaklarda bugün için fazlaca amelî değeri bulunmayan bazı yargı ve temayüllerle karşılaşmak da mümkündür. Dolayısıyla, halifenin hak ve yetkileri, görevleri, görev süresi ve azli, şûra meclisiyle ilişkileri, devletin temel organları ve yapısı gibi konularda ileri sürülen görüş ve önerilerin bu bağlamda değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.
Bu konulan İslâm hukukçularının ayrıntılı şekilde ele atmış olması ve mevcut doktriner görüş farklılıkları müslüman toplumlarda en iyi yönetim biçimini bulma, hak ve adaletin gerçekleşmesini sağlama gayretlerinin bir ürünüdür. Halifeye de “Allah’ın halifesi” veya “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” denmesini doğru bulmayıp onu “Peygamberin halifesi”, “İmâm”, “Müminlerin emiri” gibi adlarla anmaları, (fıkıh usulündeki hüküm kaynağı anlamında hakimiyetin Allah’a ait olmasına karşın) İslâm âmme hukukunda yönetse! yetki anlamında egemenliğin kaynağının ümmet olduğunu, halifenin de tanrısal bir güce sahip bulunmadığını gösterir. Bu itibarla İslâm düşüncesinde devlet başkanının mutlak bir yetkisinin bulunmadığı, yetkisinin İslâm’ın genel ilkeleriyle ve ilahî iradeyle sınırlı olduğu, teokrasi, saltanat ve istibdadın İslâm’ın öz ve amacına aykırı düştüğü söylenebilir. Ümmete ait olan egemenliğin kim veya hangi kurum tarafından nasıl kullanılacağı, adının ne olacağı, dünyada müslümanların tek bir devlet, siyasal veya organizasyon altında birleşmeleri, anayasal kurumların oluşum ve görev dağılımı gibi daha çok şekille ve üst yapı ile ilgili konular ise, İslâm’ın genel ilkelerine aykırı düşmediği sürece her toplumun kendi kültürel birikim, şart ve imkânları ışığında belirleyip karar vereceği hususlar olarak görülebilir.
İbadet ve İnanç İslam Ansiklopedisi
BENZER KONULAR:
Answers ( 3 )
İslam’da halife veya hilafet genel ve basit bir tarif ile Rasulullah (sav)’in yerine geçmiş kişi demektir.
Müslüman toplumun idari ve askeri her türlü işlerinden sorumlu olduğu kişidir. Halifelerin hepsi adaletten asla taviz vermemişlerdir. Hatta Hz. Ömer (ra)’ya atfedilen bir olay şöyledir:
Hz. Ömer (r.a.) bir gün hutbede cemaate şöyle seslenir:
“Ben haktan ayrılırsam ne yaparsınız ” Cemaat içinden bir sahabe kalkarak cevap verdi:
“Seni kılıcımla düzeltirim ya Ömer!”
Hilâfet, İslam’da Hz. Peygamber’in vefatından sonra onun yerine geçen ve müslüman toplumu yöneten devlet başkanlığı makamını ifade eder. “Hilâfet” kelimesi, sözlük anlamında bir kimseden sonra onun yerine geçme ve temsil etme anlamına gelir. İslamî literatürde ise, bu terim Hz. Peygamber’in devlet başkanlığı makamını ifade eder.
Hilâfet ile ilgili birkaç ana nokta şunlardır:
İslam’daki Temel Anlamı: Hilâfet, Hz. Peygamber’in ölümünden sonra, İslam toplumunu yönetme ve onun hükümlerini uygulama görevi olan bir makamı temsil eder. Halife, Hz. Peygamber’in dünya işlerini yönetme ve adaleti sağlama görevini devralan kişidir.
Kur’ân ve Hadislerde: Kur’ân’da, insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratıldığı belirtilir (örneğin, Bakara 2/30). Bu, insanın yeryüzünde hak ve adaleti sağlama sorumluluğunu üstlendiğini gösterir. Peygamberimizin zamanında da, hem dini hem de dünyevi yönetim görevleri bulunmaktaydı.
Hilâfet ve Devlet Yönetimi: Hz. Peygamber’in vefatından sonra, ilk dört halife döneminde (Raşid Halifeler dönemi) devlet başkanlığı nasıl yapılması gerektiği üzerine önemli tartışmalar ve uygulamalar olmuştur. Halifelerin seçimi, yetkileri ve görev süreleriyle ilgili çeşitli görüşler mevcuttur.
Hilâfet ve Yönetim: İslam’da devlet yönetimi konusunda belirli bir yönetim biçimi dayatılmamış, ancak halifenin adil ve İslam’ın temel ilkelerine uygun hareket etmesi beklenmiştir. Halife, dinin ve toplumun düzenini sağlamakla yükümlüdür. İslam’da yönetim biçimi toplumsal gelenek ve kültüre göre şekillenebilir.
Sonuç olarak, hilâfet, İslam’da dini ve dünyevi yönetimi temsil eden bir makam olarak tanımlanır ve halifeler bu görevi yerine getirirken İslam’ın temel prensiplerine uygun hareket etmekle yükümlüdür.
İslam’da hilafet, Peygamber Efendimiz’in (sav) vefatından sonra İslam toplumunu yönetme yetkisi ve sorumluluğunu üstlenen liderlik anlamına gelir. Bu liderliğe sahip kişiye halife denir.
Kısaca:
Hilafet, dini ve siyasi otoriteyi temsil eder.
Halife, İslam hukukuna uygun olarak toplumu yönetir ve Müslümanların birliğini korur.
Amaç: Adalet, güvenlik ve dini değerlerin korunmasıdır.
Özetle, hilafet Müslüman toplumu yöneten ve dini değerleri gözeten liderlik sistemidir.