Paylaş
Ahirete Hazırlık
Question
ÂHİRETE HAZIRLIK

Ahiret inancının bu büyük İslâm tasavvurunu temsil eden nesiller, tarih boyunca zaman zaman görülmüştür. Bunların en mütekâmilini sahabe nesli teşkil eder. İmparatorlukların, krallıkların beşer topluluklarına hükmettiği günlerde sahabeler miskinlik ve uzleti İslam tasavvurunun potasında eritmiş bulunuyorlardi. Bu nesil hem kendi nefislerindeki şeytana, hem de topluma cahiliyet devrinden intikal eden şeytanlara karşı çıkmıştı. Onlar, dünya hayatının Allah mizanındaki değerini biliyorlardı. İslâm onlara, dünyanın âhiret için kazanç yeri olduğunu, her iki haya tın da burada kazanılacağını binaenaleyh dünyanın miskinlik ve pasiflik yeri olmayıp, hareket ve faaliyet yeri olduğunu öğretmişti.
Onlar, dünya hayatı ile âhiret yurdunun Rabbani değerlerini bildikleri için dünyaya köle olmamışlardır. Dünya onları değil, onlar dünyayı binek yapmışlar, dünya onları kendine kul ede memiş, onlar dünyayı kendilerine kul yaparak, onu Allah’ın hâ kimiyetine râm etmişlerdir. Allah’ın yeryüzündeki hilafetini en iyi şekilde, yerli yerinde kullanarak Allah’ın hâkimiyetini korumuş lar, bununla da yalnız Allah’ın rızasını aramış ve âhiret yurdunu dilemişlerdir… Böylece dünya hayatında, dünya ehlini geride bıraktıkları gibi, âhiret hayatı için de onların kazandıklarından daha çok kazanmışlardır. Buna göre:
İslâm düşüncesinde dünya, âhiretin bir çiftliğidir. Dünya hayatını islah etmek, ondan bütün kötülük ve ifsadı kaldırmak, Allah’ın hâkimiyetine yapılan saldırıları püskürtmek, azgınları defetmek ve bütün insanlar için hayır ve adaleti tahakkuk ettir mek… Evet, bu hususlarda sarfedilen emek ve uğraşıların hepsi de; âhiretin sermayelerini teşkil etmektedir. Mücahidlerin, bâtila karşı çektikleri ezâ ile cefayı ve kaybettikleri varlıklarını karşılamak üzere kendilerine cennetin kapılarını açacak olan da işte bu sermayelerdir.
Böyle düşünceye ve akideye sahip olarak âhireti dileyen ve Allah’ın orada lütfedeceği mükâfata gönül veren kimselerin; dünya hayatının felce uğrayıp bozulmasına, yeryüzünde zulüm ve tuğyanın yayılmasına göz yummaları veya onu islah etmekten kaçınmaları beklenebilir mi?
İnsanlar bazen pasif olarak yaşıyorlar, müslümanlık iddia etmekle beraber dünya hayatlarını cahilliğin, geri zihniyetin, zulüm, tuğyan, kötülük ve şerrin akıntısına kaptırmışlar ve bu kötülükleri bilfiil yapıyorlarsa; bu dinin hakikatına inandıkları ve âhirette Allah’la karşılaşacaklarına gönül bağladıkları için değil; ancak İslâmiyet hakkındaki düşüncelerinin bozuk ve sapık olma sındandır. Onlar bu davranışları, âhirete olan inançlarının sarsılmış ve zayıflamış bulunduğundan yapmaktadırlar. Hiç şüphe edilmemelidir ki, bu dinin hakikatına kalpten inanmış, ahirette de Allah’ın huzuruna çıkacağına yakinen iman etmiş bir kimse; şerri, fesad ve tuğyanı hoş karşılayarak, bu dünyada münzevi veya pasif bir hayat yaşayamaz.
Müslüman olan kişi, dünya hayatıyla uğraştığı zaman, on dan daha büyük ve âlâsı da olduğunu yakinen bilir… Dünya nimetlerinden istifade ederken veya fedakârlık yaparken, onların kendine dünyada ve ahirette helâl olduğu inancı tamdır. O şahis dünyanın, ahiretin bir çiftliği olduğunu, fakat oradan, Allah’ın lütfü ile O’nun büyük nimetine geçildiğini Islâm dini vasıtasıyla öğrenmiş bulunmaktadır.
İşlâm nizamındaki en cüz’i şey dahi, ahiret hayatının ger çeklerine bakan bir penceredir. İnsan, düşüncedeki genişlik, güzellik ve yücelik, ahlåktaki incelik, müsamaha ve nezâket, hak üzerindeki titizlik, onu koruma ve onu himayede güçlü olma in sanoğlunun faaliyetlerindeki azimet, itimad ve samimiyet… Evet, bunlar ve İslâm nizamını gerektirdiği herşey åhiret hayatının gerçekleriyle yakından alakalıdır.
İşte bunun içindir ki; âhiret inancı olmaksızın İslám hayatı sürdürülemez. Ve bunun içindir ki; Kur’an-ı Kerim te’kid ve israrla âhiret hakikatini ispat yoluna gitmiştir.
Bu hakikatten yoksun olan bir toplum “denge”yi “vasat ümmet” olma halini yitirir. Yine bu durum kendini; inançta, kal bin uyanıklığında ve davranışlarda gösterir. Aşağıdaki ayetler bu durumu yansıtır;
“Ey iman edenler! Size ne oldu ki; ‘Allah yolunda topluca savaşa çıkın!’ denildiği zaman yere çakılıp kal dınız? Ähirettense dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi, âhiretin yanında pek azdır. ” (Tevbe: 38)
“Allah’ın Rasûlü’nün arkasından oturmakla sevin diler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlan madılar: ‘Sıcakta sefere çıkmayın’ dediler. De ki: ‘Ce- hennemin ateşi daha sıcaktır!’ Keşke anlasalardı! Artık kazandıkları işlere karşılık az gülsünler, çok ağlasınlar!” (Tevbe: 81-82)
“Kendilerine: ‘Ellerinizi (savaştan) çekin, namaz kı alın, zekât verin’ denilenleri görmedin mi? Kendilerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi hattâ daha fazla korkmaya başla dılar: ‘Rabbimiz, niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (bir süre bize savaşı emretmesen) olmaz mıydı?’ dediler. De ki: ‘Dünya geçimi azdır, mut. takiler için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar hak sızlık edilmez. Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine ölüm sizi bulur…” (Nisa: 77-78)
“Nefislerine yazık eden (zulüm eden) kimselere canlarını alırken melekler: ‘Ne iste idiniz’ dediklerinde (Bunlar): ‘Biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük (zavallı ve güçsüz kimselerdik).’ diye cevap verdiler. Melekler dedi. ler ki: ‘Peki, Allah’ın arzı geniş değil miydi ki, onda hie ret edip gideydiniz? İşte onların durağı cehennemdir, ne kötü bir gidiş yeridir orası!” (Nisa: 97)
Dünya hayatını Allah’ın emrettiği şekilde tanzim edip áhiret saadetini isteyenlerin ise, bu saadeti kazanabilmek için gayret göstermeleri ve ahirete dair emirleri yerine getirmeleri gerekir. Iman temelleri üzerinde gösterecekleri bu gayretler, onları ma nen kalkındıracaktır. Iman ise sadece “ben mü’minim” demekle olmaz. Kalbe yerleşen imanın tatbikat ve amelle tamamlanmasi gerekir. Mü’minin ahirete dair ibadet ve emirleri yerine getirme si, onu dünyanın temiz lezzetlerinden alıkoymaz. Aradaki fark, dünyadan normal nasibini alırken başını kaldırıp yüce ufuklan da görebilmesidir. Şu fani dünyanın geçici meta’ları mü’min için asil gaye ve hedef olmamalıdır. İnsanoğlu kendine hâkim olup dünya hayatını İslâm’a göre tanzim ettiği takdirde hem dünya onun için zararlı olmaktan çıkar, hem de geçici metaya köle ol- maktan kurtulur.
Ahireti bir tarafa itip sadece dünya hayatını seçenler kinanmış ve kovulmuş olarak cehennemi boylayacaklardır.
Ahiret hayatıyla mukayese edilirse, yeryüzündeki hayatın kurtlara, kuşlara, haşarâta, sürüngenlere ve diger hayvan türlerine daha layık olduğu görülür. Aynı zamanda bu durum, imanın koyduğu mükellefiyetlere zit düger. Allah’ın koydugu dosdoğru yolda yürümeyle çatışır.
Ama ahiret hayat dünya hayatına tercih edildiği zaman me sele böyle değildir. Çünkü ahiret hayatı dünyaya tercih edildigi za man, dünya hayatı da düzelir ve dünyanın normal nimetlerinden istifade etmek ve bu hususlarda Allah’ın emirlerine uygun hareket etmek mümkün olur. Binaenaleyh o takdirde dünya nimetlerinden istifade etmek ile ahireti dünyaya tercih etmek arasında bir çatışma söz konusu olmaz.
Şurası iyice kavranmalıdır ki, Islâm’da ahireti imar etmek için dünyayı harap etmek yoktur. Bilakis Ahirete hazırlanmak ve Allah’ın rızasına nail olmak için dünya hayatını adalet ve hakka niyet esaslara göre imar edip geliştirmek gerekir..
Dünya hayatını ahirete tercih edenlere gelince, onlar yeryü zünün nimetlerinden istifade etselerde asil gayelerine ulaşamaz. lar. Haram yoldan elde ettikleri kazançlarla, insanları aldatarak ve sömürerek yaptıkları karlarla, kurdukları müstemlekelerle asil gayelerine ulaşamazlar. Evet, Allah’a imanın aydınlığında ve bu aydınlığın sağladığı dosdoğru yolda asıl gayelerine ulaşamazlar ve bunun için de insanlar Allah’ın yolundan döndürmeye çalı- şırlar. Once kendilerini çevirirler bu dosdoğru yoldan, sonra da peşlerine taktıkları insanları. Bu yolu eğri göstermeye çalışırlar. Düzgün bir yol olmadığını yaymak için çırpınırlar. “İnkâr eden ler Allah yolundan (insanları) men etmek için mallarını harcarlar ve harcayacaklar da…” (Enfal: 36)
İşte ancak bu propagandalarında başarı kazandıkları, önce kendilerini sonra da peşlerine taktıkları kimseleri bu dosdoğru yoldan çevirerek, hak yolundan uzaklaştıkları zaman… Evet, işte o zaman ancak gayelerine ulaşabilirler, zulümlerini hakim kıla bilirler. Dikta rejimlerini kurabilirler, hile yapabilirler, insanları aldatabilirler yeryüzünde. Hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın insanları köleleştirebilirler. Hiç kimse tarafından engellenmeksi zin insanları kendilerine kul ederler…
Şüphesiz ki hayatın yegâne garantisi ve dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden insanların yegâne teminat unsuru, iman nizamıdır. Bu dünya hayatının hayırlarını bırakıp kötülüklerine dalmak isteyenlerin, bu tercihlerine karşı diğer canlıların tek sigortası iman nizamıdır.
“Onlara ne olurdu, Allah’a ve ahiret gününe inansa. lardı ve Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan Allah yolun da harcasalardı…” (Nisa: 39)
Şüphesiz ki iman yolu, her hal ve her ihtimale karşı çok da ha teminatlı ve kârlıdır. Hatta maddi kazanç veya maddi iflas noktayı nazarından bile bu böyledir. Iman, en büyük garantidir ve en büyük kârın kaynağıdır.
Hayatımızın tüm alanlarını getirdiği ilkelere göre şekillen direceğimiz Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve mü”minlerin tasavvurlarında dünyanın yeri, değeri neydi ve ne kadardı aca. ba? Evet, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bizim örneğimizdir. Çünkü Allahu Teâlâ onun için: “And olsun Allah’ın Rasû- lü’nde sizin için Allah’ı ve âhireti arzu eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için en güzel bir örnek vardır.” (Azhab: 21) buyurmaktadır. Peygamberler, insanları şaşkınlığa düşürecek kadar söylediklerini pratikte uygulayarak hep yük seklere doğru tırmanmışlardır. İşte bu bile onların doğruluğuna delildir. Gerçekten bir insanın böylesi bir dereceye gelebilmesi zor birşeydir. Böyle bir şeye tahammül göstermek, ancak iman ve Peygamberlik işidir. Allah’ın emrine tam bağlılığın bir eseridir. İnsan kesin olarak O’nun emrini bilip tanıdıktan ve iman ettikten sonra o güce boyun eğer. Kendisini bu yolda eğitir. Diyelim ki bir kâfir, müslüman gözükerek, kendisini iman etmiş göstererek namaz kılmakta, bir müslümanı taklit etmektedir. Eğer bu kişi gözetlenecek olursa görülür ki, pratikte aynı durumda kalmaz. Eğer bu adam insanların kendisini göremeyecekleri bir yerde bulunsa, aslında bir şey yapmayacaktır.
Peygamberlere dikkat edilecek olursa, insanı hayrette bırakacak şekilde Allah’a ibadete sarıldıklarını görürüz. Allah’ın kendilerine emrettiklerini tüm zorluk ve sıkıntılara katlanarak yerine getirirler. Hatta öyle bir teslimiyet ve hoşnutlukla yeri ne getirirler ki, bununla mutludurlar.
Allah’ın Rasûlü ve ona tabi olan ilk mü’minler, kitapta ifade edilen şu bilgilerle donanmışlardı. Yakîni kuvvetli olanlar, âhireti kazanmak için sadece mallarını değil, canlarını dahi feda ediyor lardı. Allahu Teâlâ, onlar gibi mü’minler için:
“Şüphesiz Allah, mü’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldı.” (Tevbe: 111) buyurduktan sonra, onların alışverişlerinin kârlı olduğunu beyan etmek üzere:
“Yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin.” (Tevbe: 111) buyurmuştur. Dünyanın âdiliğine (değersizliğine) işâret et mek üzere Allahu Teâlâ:
“De ki: ‘Dünyanın metası (faydası) pek azdır.’ ” (Nisa: 77) buyurmuştur.
Bir hadisi şerifte ise: “Zengin olsun, fakir olsun, herkes kıyâ- met gününde “Keşke dünyada ölmeyecek kadar nafakam olsaydı (fazlası bulunmasaydi) diye temenni edecektir. ” buyurmuştur.
Yine bu meyanda Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’dan nakle dilen bir hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah’ım! Muhammed’in ev halkının rızkını geçinecek kadar kıl.” bu- yurmuştur. Gerçekten de Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hayatında bu çizgi hakimdi.
Ebu Zer (radıyallahu anh)’dan rivayet edilen bir hadiste demiştir ki: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Medi ne’nin Harra denilen mevkiinde yürüyorduk. Uhud’un karşısına geldiğimizde Rasûlullah: ‘Ey Ebu Zer’ dedi. Ben de hemen: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Buyur’ dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdular: “Yanımda şu Uhud Dağı kadar altın bulunsa da, borcu kapatmak için alıkoyacağım dışında ondan bir tek altının bile yanımda üç gün kalması beni mutlu kılamaz. Ancak onları Allah’ın kullarına, (sağına, soluna ve arkasına işâretle) şöyle dağıtacağım.
Anlattığına göre Hz. Ömer b. Hattab (radiyallahu anh) bir gün, insanların dünyalığa olan düşkünlüklerini ve zenginliklerini an latırken şöyle buyurmuştur: “Ben, Rasûlullah’ı gün boyunca aç liktan kıvrandığına, açlığını giderecek hurmanın çürüğünü bile bulamadığına tanık oldum.”
Mü’minlerin annesi Hz. Cüveyriye binti Haris (radıyallahu an ha)’nın kardeşi Ömer b. Haris’ten rivayet ediliyor. O demiştir ki: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) öldüğünde ne altın, ne gümüş, ne bir köle, ne bir cariye ve nede bir başka şey bıraktı. Sadece bıraktığı şey bindiği beyaz katırı, silahı ve yolda kalmış olanlara sadaka olarak ayırdığı bir tarla parçasından başkası değildi.”
Hz. Aişe (radıyallahu anha) validemizden nakledilen bir hadiste demiştir ki: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hasta iken, ya nimizda bulunan bir miktar altını sadaka olarak dağıtmam için bana emretti. (Bu arada baygınlık geçirdi.) Kendisine geldiğinde: “Ne yaptın?’ diye sordu. Ben de: (Durumun beni meşgul etti) Sende gördüğüm hal sebebiyle halen yapamadım’ dedim. Bu nun üzerine dedi ki: ‘Altını getir.’ Hz. Aişe onlar getirdi, sayıları yedi veya dokuz idi. Hz. Aişe onları getirdiğinde Rasûlullah (sallal- lahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: ‘Eğer bunlar Muhammed’in yanında bulunduğu halde Allah’ına kavuşursa, vereceği hesap hakkında ne düşünülür ve bunlar Muhammed’in yanında ne bi rakır?”
İbni Abbas (radıyallahu anh)’dan rivâyet edilen bir hadiste de miştir ki, bana hz. Ömer bin Hattab (radiyallahu anh) anlattı, dedi ki: “Rasùlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hasırda otururlarken huzuruna gittim. Hemen oturdum. Bir de ne göreyim, üzerinde sadece bir izar (göbekten aşağısını kapatan bir giysi) vardı. Uze rinde başka birşey yoktu. Bir de gördüm ki hasır yanlarında iz bı- rakmış. Evinde yiyecek olarak sadece bir sap arpa bulunuyordu. Odasının bir tarafında selem ağacının yaprakları ve duvarda ise asılı bir deri bulunuyordu. Bu hal karşısında gözlerimden yaş lar akmaya başladı. Bunun üzerine Allah Rasûlü şöyle sordular: ‘Ey Hattaboğlu, seni ağlatan şey nedir? Dedim ki: ‘Ey Allah’ın Peygamberi, neden ağlamayayım ki? İşte hasır, senin yanlarında iz bırakmış. Mahzeninde bulunanlar ise burada gördüklerimden ibarettir. Hâlbuki Kisra ve Kayser, meyveler ve nehirler içerisinde yüzerlerken, sen, Allah’ın Peygamberi ve O’nun en seçkin kulu bulunduğun halde işte senin bütün varlığın!’ Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: ‘Ey Hattaboğlu! Sen âhiretin bizim olmasına ve dünyanın da onların olmasına razı olmaz mi sın?’ ”
Çünkü o (sallallahu aleyhi ve sellem), âhiret-dünya mukayesesini yaparken şöyle buyurmuştur. “Ahiret nimetleri karşısında dünya (nimetleri)nın durumu (ve değeri) ancak birinizin (el) parmağını denizin içine koyması durumu (gibi) dir. Artık parmağın (o su dan) ne ile döneceğine bir bakıversin.”
Abdullah İbni Mesud (radiyallahu anh)’dan rivayet edilen bir hadiste ise; şöyle demiştir: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hasır üzerinde yattı, hasır onun (mübarek) derisinde iz yaptı. Bunun üzerine ben: “Babam anam sana feda olsun Ya Rasûlal- lah! Keşke bize haber vereydin de senin için hasir üstüne, seni ondan (iz yapmasını) koruyacak birşey sereydik’ dedim. Sonra
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): Dünyadan bana ne! Benim dünya ile beraberliğim, ancak bir ağacın altında biraz gölgele, nip (dinlenip), sonra giden ve ağacı bırakan (yolcu) bir binicinin ağaçla beraberliği gibidir. buyurdu.”
Abdullah İbni Ömer’den de şöyle bir hadis rivayet ediliyor: ” Ibni Ömer (radıyallahu anh) der ki: ‘Bir kere Rasûl-i Ekrem (sallal. lahu aleyhi ve seller) omuzumu tutup bana: ‘Ey Abdullah, dünyada sen garip kimse gibi, yahut yolcu gibi (halktan, ihtirastan, ázáde) yaşa’ buyurdu. (İbni Ömer’in hadisinin ravilerinden olan Müca hid der ki:) İbni Ömer (radıyallahu anh) ‘da şöyle vasiyet ederdi: ‘Ey mü’min! Akşama eriştiğinde (dünya, ahiret işlerini gör) sabahı gözetleme; sabaha eriştiğinde de akşamı gözetleme, (işlerimi ak şam görürüm, deme). Sıhhatinden bir kısmını hastalık zamanına ayır, hayatından bir kısmını da ölümün için faydalı kıl.’ ”
Eğer bu şekilde değerlendirilmezse dünya “Allahu Teálá alt- mış yaşına kadar (yaşatıp) ölümünü geri bıraktığı (halde yaratanı ve yaşatanı tanımayan) kimsenin özrünü izle ve reddeder.” Çünkü “…Öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar bir süre yaşatmadık mı sizi? Size (uyarıcı) da geldi…” (Fatir: 37) buyurulmuştur.
Ahiret hayatını konu alan bir ayet araştırarak defterinize yazınız.
Answer ( 1 )
bütün insan oğlu çantası boş şekilde ahirete gidemez para çantası değil salih amel çantası Allaha iman çantası Allah c.c bizleri yarattı bizi eksiksiz bir şekilde yarattı etrafımızı çeşitli nimetlerle donattı bizi allaha karşı bizi secde etmekten alıkoyan nedir hiçbirşey bir müslüman yangın olduğunu bile görse namzını bozmamalı bunu için ölünceye kadar allaha ibadet bize farzdır ahirete böyle hazırlık yapabiliriz.
ÖLÜM HAKTIR