Paylaş
Ahiret hayatına iman
Question
Ayet ve Hadislerle “Ahiret hayatına iman”

AHİRET HAYATINA İNANMAK
Ahiret hayatına iman insanın davranışlarını nasıl şekillendirir?
Vahiy nizamının zaruri neticelerinden birisi de Ahiret hayatıdır. Bu fani Aleme ayak basan her canlı, süresini doldurunca ebediyet diyarına doğru yol alır. Bu yolun başlangıcı sayılan ölüm, insan hayatının kesin sonu değildir. İnsan öldükten sonra tekrar dirilecek ve bu dünyada yaptıklarının karşılığını görecektir. Materyalistlerin zannettiği gibi hayat, bu dünyada yaşanandan ibaret değildir.
Adına “ahiret, öbür dünya, ebedi Alem, beka alemi, hakiki hayat ve mead” denilen bir başka hayat vardır. Bu dünyada el de edilmemiş olan kesin sonuçlar, görülmemiş hesaplar, gerçek şekliyle o dünyada görülecek ve hak yerini bulacaktır.
Allah’a inanan müslüman, bu inancının zorunlu sonucu olarak ahirete de inanır. Çünkü onun kabul ettigi Allah, aynı zamanda “din gününün (ahiret)” sahibidir. Ve o mü’minlerden söz ederken onların hem Allah’a, hem de ahirete inandıklarını belirtmektedir.
“Onlar ki sana indirilene ve senden öncekilere in- dirilmiş olanlara inanırlar. Ve áhirete de yakinen iman ederler.” (Bakara: 4)
“Inte sizden Allah’a ve ahiret gününe inanmış olanlara bununla öğüt veriliyor.”(Bakara: 232)
“Bu topluluk, Allah’a ve ahiret gününe inanır, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirir.” (Al Imran: 114) “Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayanlarla savaşin.” (Tevbe: 29)
“.. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse; o, uzak bir sa pikliga düşmüştür.” (Nisa 136) Boylece ahiret gününe iman, dogrudan doğruya Allah’a iman ile bağlantılıdır ve onun tamam layicisi olarak yer alır. Ahiret tevhid, risalet ve Kur’an Kerim gibi Islam akidesinin önemli ve aynlmaz bir parçasıdir. Ahiret düşüncesini kavramamış bir insanın tevhide, risalete ve Kur’an Kerim’e iman etmesi beklenemez. Çünkü bu dünyadan sonra başka bir dünyanın bulunmadığına inanan bir kişi, Allah’a kul luk, Rasúle itaat ve Kur’an-ı Kerim’in talimatlarına uymak konu sunda hiçbir zaman ciddi ve samimi olmaz.
Mü’minler: “…Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz.” (Bakara: 156) “Dönüş Sana’dır.” (Bakara:285) diyerek, ahiret akidesine imanlarını izhar eden insanlardır. İslam düşüncesine göre, åhiret günü ve orada mükafat yahut da mücazat (ceza) hususu kesinlik ifade eden ve inkárı imkânsız olan iman esaslarından bir tanesidir. Müslümanın her yaptığını tanzim eden ve bu geçici âlemde netice ve değerleri gerçek ağırlığı ile ölçen vasıta, böyle bir günün varlığı ve insanın orada mutlaka hesaba çekileceği kanaatidir.
Bazıları “Hayat bu yaşadığımız hayattan ibarettir.” derler. Ölümü; yok olmak, fani olmak, nihayete ermek, hissiz ve şuursuz bir âleme gitmek şeklinde değerlendirirler.
Bunlar derler ki: “O (ölüm) ilk ölümümüzden başka bir şey değildir. Biz yeniden diriltilecek değiliz.” (Duhan: 34-35)
Muhakkak ki hayat, bizim tasavvur ettiğimiz gibi “sabah ve akşamdan ibaret” değildir veya “hayat dolup boşalmaktan baş ka hedefi olmayan bir kum saati gibi” de değildir.
Bu kainat tesadüf ve tevafukun bir neticesi olarak kendi kendine hikmetsiz ve tedbirsiz olarak mı yaratılmıştır? Yoksa onu idare eden ve düzenleyen bir yaratıcısı ve yöneticisi mi vardır?
Tecrübi ilimleri kendisine din olarak seçen materyalist insan şöyle der: “Bu kâinat kendi kendine tesadüf yoluyla meydana gelmiştir. Onu tedbir edip düzenleyeni yoktur. Bütün cüzleriyle, içinde bulunan insanlarla beraber kendi kendine hareket eden bir makine gibidir. Madde ve enerji arasında mevcut bulunan yardımlaşma ve işbirliği sona erdiği gün bu kainatın düzen ve intizamı da bozulacaktır. Bu nizam gibi bir nizam, bilgi, akıl ve şuur olmaksızın ve hiçbir gaye bulunmadan kör tabiat tarafından hareket ettiğine göre onda gaye ve hedef aramak manasızdır.” Tecrübi ilimler, kâinatın başlangıcı meselesini, bu kâinatın çerçevesi dışına taşımamış ve bu konuyla uğraşan ve görüş ileri süren lere de hayat hakkı tanımamıştır. Ona göre; bu kainat ve iç içe bulunan her şey ve hareket, hedefsiz ve gayesizdir. Göz görmek için yaratılmış değil, aksine görme gözde bulunan görme özelliğinin bir neticesidir. Beyin düşünme, duygulanma ve şuur için değil, idrarın böbreklerden süzülüp geçtiği gibi bunlar da beynin bir salgısıdır. Bu ilimlere göre, eşyadan çıkan tabiat olayları için gaye ve hedef aramak ve bunların varlığının bir hikmet, tedbir ve düzenleme olduğunu söylemek hatadır. Kainat bütün nizamıyla, onların nazarında gayesiz ve hedefsiz kör bir tesadüfün elinde tıpkı çocukların oyunlarına benzer bir oyun durumundadır. On lara göre kâinatta bulunan bütün mevcudat gayesizdir. Bir daha dönmemek üzere yok olacaktır.
Halbuki eşya ve âlem, kör bir tabiat sonucu olmaktan uzak. tır. Eğer kör bir tesadüf eseri ise ondan adâlet ve hesap istemek ne dereceye kadar doğrudur. Kâinatın kendiliğinden hareket et mediği bir gerçektir. Zira bazı şeyleri insanoğlu kendi dilediği şek le sokuyor. Onu istediği istikamete sevkediyor. Ona iyi veya kötü ameller yaptırabiliyor. Demek ki bu hareketler kör bir tabiatin eseriyle olmuyor. Nasıl ki bir otobüs kendi başına istediği tarafa gidemezse, kâinat ve eşya da kendi kendilerine hayatta devam hakkını kazanamazlar. Eğer öyle değil de, kendi kendilerine ha reket etme selåhiyetine sahip olsaydı, o zaman adalet, ceza ve mükafat anlamsız kalırdı.
Farz edin ki bir çocuk bir matbaa aleti görüyor. Çocuk bu aletin hangi gayenin tahakkuku için harekete geçirildiğini bilmiyor. Zannediyor ki o mücerred bir oyundan başka bir şey değil. Bir de bakıyor ki bu alet ses çıkarmaya başlıyor, her tarafı birden harekete geçiyor. Yerleri sallıyor. Biraz sonra bu aletin harekete geçmesi neticesinde kalıplar çıkmaya başlıyor. Çocuk bu işlerden bir tekine akıl erdiremiyor. Acaba kağıtların matbaadan çıkışı bu aletin ve onun hareketlerinin neticesi midir? Çocuğun dikkatli bakışı, ona bu aletin parçalarının bir tertip dâhilinde olduğunu telkin edecek ve muayyen bir tarzda parçaların konması, böyle bir münasip işin yapılması kanaatini oluşturacaktır.
Bütün bunlarla beraber çocuk idrak edecek ki demirler top luluğundan meydana gelen bu alet, bir gaye ve hedef dâhilinde düzenlenmiştir. Böylece çocuk aletin fiillerini iyice gördükten ve onu iyice düşündükten sonra, onu bir yapanın ve onun parçalarinin bir gaye ile konulduğunun, onun içindeki hiçbir şeyin abes olmadığının idrakine ulaşacaktır.
Henüz bu bülüğa ermemiş çocuk, aleti tetkikinden (kont rol etmesinden) ve dikkatlice bakmasından sonra “Bu alet kendi kendine olmaz. Onu mutlaka bir yapan var ki, her şey yerli yerin ce oluyor.” diyebiliyor da, niçin aklı başında kocaman adam, bu çocuk gibi, bu kâinat makinesinin bir sahibi ve gayesi olduğunu idrak edemiyor?
İşte yukarıdaki misal, insanın âhiret hayatına inanmak zo runda olduğunu gösterir. 10 Bu konuda aleyhissalåtü ves selåm Efen- dimiz şöyle buyurmuştur: “Allah’ın halkını (yaratmasını) görüp dururken Allah’tan şüphe edene ve neş’eti ulâyı (ilk hayat, dün yaya gelmeyi) tanıyıp da neş’eti uhrayı (ölümden sonra mahşer de yeniden dirilmek) inkâr edene de şaşılır. Her gün, her gece ölüp dirilip dururken ba’sü nüşuru (öldükten sonra yeniden diri lişi inkâr edene şaşılır. Cennete (cennetin nimetlerine) ve Naimi Cennete iman eder de yine Dâr’ul Gurur (aldanma diyarı) için çalışana şaşılır. Evvelinin bulaşık bir nutfe, ahirinin mülevves bir ciyfe (pis, kokmuş şey) olduğunu bilir de, yine tekebbür ve tefa hür (kendini iyi görüp kusurundan gaflet) edene şaşılır.”
Ayetlerde ise Allahu Teâlâ, öldükten sonra dirilmenin ger çekleşeceğini şöyle beyan ediyor: “Ey insanlar, eğer öldük. ten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfeden, sonra alaka (embrio) dan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parça sından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tu tuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güç (ve kabiliyetler)inize ermeniz için (sizi büyütüyo ruz). İçinizden kimi (henüz çocukken) öldürülüyor, kimi de ömrün en kötü çağına (ihtiyarlığa) itiliyor ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin. Yeri de kurumuş, ölmüş gö rürsün. Fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten bitirir.” (Hacc: 5)
“İnsan, bizim kendisinin kemiklerini bir araya top layamayacağımızı mı sanıyor? Evet, toplarız, onun par mak uçlarını bile (yapıp) düzeltmeye gücümüz yeter.” (Kıyamet: 3-4)
“Şimdi sor onlara: ‘Yaratılış bakımından kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı?’ Biz ken dilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.” (Saffat: 11)
“Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? Ki onu Allah bina etmiştir.” (Naziat: 27) “Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyük bir şey) dir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Mü’min: 57)
“Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratıldı? Göğe, na sıl yükseltildi? Dağlara, nasıl dikildi? Yere, nasıl yayılıp döşendi?” (Gâşiye: 17-20)
“Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır. Ve kendi nefislerinizde de. Yine de gör müyor musunuz?” (Zariyat: 20-21)
“Onlar kendi içlerinde hiç düşünmediler mi? Allah gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan her şeyi hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır. Fakat insanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr ederler.” (Rum: 8)
Evet, işâretler, deliller vardır bizzat kendimizde ve yeryüzün de. Yeryüzünün kendi varlığı ve yapılışı, onun güneşten belirli bir mesafe ve uzaklıkta belli bir eğiklikte konuluşu, ışık ve sıcağın düzenli bulunuşu, çeşitli mevsimlerin o dünyaya geliş ve gidişi, üzerinde hava ve su ayarlanması bakımından çeşit çeşit sayısız hâzinelerin konuluşu, üzerine münbit bir örtünün geçirilmesi, onun da üzerinde cins cins sayısız, hesapsız bitkilerin bitirilmesi… Yine kendi içimize baktığımızda bu hakikate şehadet eden sayı sız işâretler bulacağız. Nasıl mikroskopla görülebilen bir tohumu ve yine kendisi gibi mikroskopla görülebilen bir başka tohumla birleştirerek anne vücudunun bir köşesinde sizi yaratmış? Na sıl sizi bu karanlık köşede besleyerek derece derece geliştirmiş, nasıl size emsalsiz bir güzellikle vücut ve hayrete düşüren kabili yetlerle dolu bir nefis vermiş, nasıl sizin yaratılışınız kemale erip tamamlanır tamamlanmaz anne karnının dar ve karanlık dünya sından çıkararak sizi bu geniş dünyaya ihtişamla getirmiştir? Çok kuvvetli ve kendi kendine çalışan bir makinayı içinize koymuş, bu makina doğduğunuz günden gençlik ve ihtiyarlığınıza kadar nefes alma, hazmetme, kan yapma, bütün damarlarda onu do laştırma, artıkları dışarı çıkartma, vücudun eskimiş parçaları ye rine yenilerini hazırlama, içerden meydana gelen veya dışardan gelen yıkımlara karşı koyup verdikleri zararları tamir etme, hatta yorulduktan sonra sizi dinlendirmek için uyutma işini yaratici sinin emriyle kendi kendine yapmayı sağlamıştır. Enteresan bir beyin, kafatası içine konmuş, kıvrım kıvrım derinliklerine de akil, fikir, düşünce, şuur, mantik, irade, hafiza, istek, arzu, duygular, eğilimler, benimsemeler ve diğer zihni güçlerin paha biçilmez servetleri doldurulmuştur. Pek çok bilgi edinme vasıtaları size verilmiş, göz, kulak, burun ve bütün vücudu kaplayan deri, her çeşit bilgiyi size ulaştırmaktadır. Dil ve konuşma kabiliyeti size verilmiş; bununla siz, içinizdekileri açıklayabiliyorsunuz ve daha vücudunuzun bu mükemmel saltanatı üzerine bütün bu kabili. yetlerden istifade ederek görüşler edinesiniz diye şahsiyetiniz bir başkan olarak oturtulmuştur.
Artik manevi güçlerinin gözleri tamamen kör olmamış bir şahıs “böyle bir varlığın (insanın) yeryüzüne tesadüfen geldiğini” söyleyebilir mi? “Bunun arkasında idare eden, ona hükmeden hiçbir hikmet, hiçbir maksat yoktur” diyebilir mi? “Herhangi bir iyiliğin semeresi veya hiçbir kötülüğün meyvesi yoktur. Hiçbir zulmün, herhangi bir adâleti ve hiçbir zalimin sorguya çekilmesi olmayacaktır.” diye iddia edebilir mi? Bu tür sözleri ancak aklı kör olan biri söyleyebilir veya insanın yaratılmasının arkasında herhangi bir hikmet sahibinin hikmeti bulunmadığına inana cağına daha önceden yemin etmiş biri söyleyebilir. Ama inat çı olmayan aklıselim bir insan, beşerin nasıl, hangi kuvvet ve kabiliyetlerle yaratılıp bu dünyaya gönderildiğine, bu dünyada ona verilen değerin şüphesiz büyük bir hikmetin eseri olduğuna inanmadan edemez ve bu insan, eseri olan Allah’ın hikmetinin, mutlaka insanın da amellerinden sorumlu olması gerektiğine de inanır. Bununla beraber insanı dünyadaki diğer yaratıklardan ayıran üç özelliği vardır. Arz ve onun çevresindeki sayısız varliklar insana boyun eğmiş ve insana onlardan yararlanmasını sağlayacak büyük güçler verilmiştir.
İnsan, kendisi için dilediği hayat tarzını seçmekte serbest bırakılmıştır. Dilediği gibi imanı veya küfrü, itaati veya isyanı, fazileti veya sapıklığı seçebilir. Doğru olsun, yanlış olsun insana seçtiği her yolda, o yolu takip etmesi için yardım edilir. Seçilen yol Allah’a itaat veya O’na isyan olsun, insanın Allah’ın verdiği tüm kaynak ve araçları kullanıp tüketmesine izin verilmiştir.
İnsana, istek dışı veya istek dâhili hareketleri birbirinden ayırt edebilmesine yarayan ilhama dayalı bir ahlâki duyum bah şedilmiştir. O, istek dâhili hareketleri iyi veya kötü diye belirler ve aklıselim olan iyi bir hareketin mükafatlandırılıp kötü bir hareke tin cezalandırılması gerektiği kararma vanır.
İnsanın kendi nefsinde bulunan bu üç özellik; insanın yaptıklarından hesaba çekileceği, kendisine verilen güçleri emrine sunulan dünya üzerinde nasil tasarruf ettiğinin sorulacağı, ken disine verilen seçme hürriyeti sonucunda doğru yolu mu, yoksa yanlış yolu mu seçtiğinin ortaya çıkanlacağı, irade dahili yaptığı hareketleri hakkında hüküm verilip iyi davranışlarının mükafatlandırılacağı ve kötü davranışların cezalandırılacağı bir zamanın var olmasının gerektiğine işaret eden özelliklerdir. Bu zaman, insanın hayat faaliyetleri sona erdiğinde ve amel defteri kapan dığında gelecektir, daha önce değil ve bu an, sadece bir kişinin veya bir milletin değil, bütün insanlığın amel defterlerinin kapan dığı bir zamanda olmalıdır. Çünkü bir insanın veya bir milletin geçip gitmesiyle, o insanın veya o milletin davranışlarının etkisi hemen sona ermemiştir. O kişinin bıraktığı etki de onun amel defterine yazılmalıdır. Bu etkilerin geçerli olduğu dönem göz önüne alınmaksızın nasıl hesap kapatılıp ceza veya mükafatlar adaletle sahiplerine verilebilir? O halde insanın kendi nefsi de şehadet etmektedir ki, dünyada insanın işgal ettiği konumu bu dünya hayatından başka bir mahkemenin kurulmasını ve insa nin yaptıklarının adilce yargılanıp her insanın amellerine göre ceza veya mükafat göreceği başka bir hayatın daha olmasını ge rekli kılar. 1131
Buna göra Allah’a ve ahiret gününe iman konusu, beşer hayatının en esaslı mevzuu ve en büyük meselesidir. Yeme, içme ve giyinme ihtiyaçlarından çok daha mühim bir ihtiyaçtır.
Kur’an’a göre ahirete inanmak şu anlama gelir:
Insan tüm yaptıklarından ve tüm davranışlarından Allah’a karşı sorumludur.
Bu dünya sonsuz değildir, bir gün mutlaka sona erecektir.
Başka bir dünyanın başlayacağı, istisnasız bütün insanların yaptıklarından dolayı hesap vereceği ve herkesin yaptığı amelle. rin karşılığını göreceği bu zamanın, ne zaman geleceğini sadece Allah bilir.
Allah’ın iyi olarak hüküm verdikleri cennete, kötü olarak hüküm verdikleri de cehenneme gidecektir.
Başarı ve başarısızlık, bu dünyadaki gibi zenginlik ve fakir likle ölçülmeyecektir. Kıyâmet günü bu hususta Allah hüküm verecektir. Allah’ın verdiği hüküm sonucunda başarılı olan ancak, gerçek başarıyı (felàh) elde etmiş olur. Bu dünyada durum tam tersine olsa bile Allah’ın mahkemesinde mahkûm olan, gerçek başarısızlık ve zillete uğramış demektir. (14) Ahiret, mutlaka gerçekleşecek ve yaratıklar hesap vereceklerdir. Zira gökler, yer, ikisi arasındakiler ve insan oyun ve eğlence olsun diye yaratılmamışlardır. Bu hususta Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratma dık. (Bunlar bir tesadüf eseri değildir). Bu, inkâr edenle rin zannettiniz.” (Sad:27)
“Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak ya rattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Müminun: 115)
“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları eğ lenmek için yaratmadık. Onları sadece haklı bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.” (Duhan: 38-39)
“Insan, başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyâmet: 36) “Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki Allah, gökler de, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi hak ile ve belirtilmiş bir süre ile yaratmıştır…” (Rum:8)
Oyun ve eğlence olmayıp başı boş bırakılmayan insan öyle ise ne için yaratıldı?… Elbette ki onu başka varlıklara tanıtmak için.
“Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şey lerde, sizi denemek için…”(En’am: 165)
“O hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı…” (Mülk: 2)
“Biz yeryüzündeki şeyleri, kendisine süs olsun diye yarattık ki, hangisinin daha güzel amel yaptığını dene yelim.” (Kehf: 7)
“Fakat insan böyledir; Rabbi ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunursa… ….. ama Rabbi onu imtihan edip rızkını daraltırsa…” (Fecr: 15-16)
İslâm düşüncesine göre insanoğlu yeryüzünde Allah’ın hali feliği vazifesini yerine getirmek için yaratılmıştır. Yeryüzünde in sanın küçük büyük bütün çalışma sahasını bu hilafet vazifesinin yerine getirilmesi hususu kapsar. Insan, dünya hayatında imti han edilmek, vazifesini doğru yapıp yapmadığı kontrol edilmek ve buna göre mükafata veya cezaya çarptırılmak için dünyaya gönderilmiştir. Şu halde mesele, düşünülmeden meydana gelmiş tesadüflerin eseri değildir. Bilakis yeryüzündeki insanların hare ketlerinin ve yaptıklarının karşılığı olarak hak ettikleri neticelerin, Allah’ın ilmine uygun olarak tezahürü için bir denemeden ibaret tir. Fakat münkirler nazarında hayat; sebepsiz, hedefsiz, gayesiz bir hareketten ibarettir.
Aslında dünya ve ahiret arasında olup bitenler ise oyun ve eğlence diye değerlendirilmekle birlikte süslenme, gösteriş yap ma ve hayvani yaşayışa yakın bir hayat sürmektir. Fakat aslinda perde arkasında bir esrar ve o esrarın gerisinde de bir hikmet mevcuttur. İnsan bir ölçü dahilinde bu dünyaya gönderilir ve yi ne mukadder akıbete ulaştırılıp nihayet hesap ve ceza gününe götürülür. Bu dünya hayatındaki seyahat ise kendisi için bir im tihandır. Hesap ve ceza ile son bulur.
Hiç şüphesiz insanı hayvandan ayıran fark, onun zamana. hadiselere ve gayelere bağlı oluşunu idrak etmesi ve insani var lığından ve etrafındaki bütün varlıklardan doğan hedef ve gaye. nin insanda var oluşudur. Onun insanlık derecelerinde yükselişi. bunu takiben bu şuurunun ve kabiliyetlerinin gelişmesi; bu kai nattaki kanunların varlığını, hadiseler ve eşyanın bu kanunlarla olan irtibatını dikkatle idrak etmesiyle gerçekleşir. Keza bu insa. nin zaman ve hadiseler içinde geçen ömrünün zaman, mekan, geçmiş, gelecek ve şimdiki hal ile sıkı sıkıya alâkalı oluşunu an lamasıyla ve daha sonra da bütün bu alâkaların Allah’a ve onun kanunlarına bağlı oluşunu ve nihayet hepsinin yaratıcı, insanları boş yere yaratmayan ve onları da başıboş bırakmayan yüce ilahi irade ile bağlanışını insanın anlamış olmasıyla mümkün olur.
Evet, insan, insanlığın doğuşundaki hedefi anlamalıydı. Al lah’ın emirlerine itaat edenlerin, hareketlerine layık şerefli neti celere varmaları, O’nun emirlerini dinlemeyenlerin de fena ha reketlerine yaraşır aşağılık bir neticeye ulaşmalarının hayattaki hareketlerine göre söz konusu olacağını idrak etmeliydi. Onun idrak etmesi gereken bu hakikat, yeryüzündeki hayatın merha lesi sona erince yeniden dirilip burada yapılanların hesabını ver meyi gerektirir. Bu hususta Allah (celle celâluhu) şöyle buyuruyor:
“O gün insanlar ayrı ayrı gruplar halinde (ilahi diva na) çıkarlar, ki yaptıkları kendilerine gösterilsin. Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.” (Zilzal: 6-7-8)
“Peki, ya kendilerini, hiç şüphe olmayan bir gün için topladığımız ve herkesin kazandığı, kendisine tas tamam verilip hiç kimseye haksızlık edilmediği zaman (durumları) nasıl (olacak)?” (Al-1 İmran: 25)
“İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyâmet: 36) Yani insan kendini başıboş bir hayvan mı sanıyor? Allah insanı hiçbir sorumluluk duygusu olmaksızın mı yaratmıştır? İnsanın bir vazifesi ve sorumluluğu yok mudur? Ona bazı şeyler yasaklanmamış mıdır? Yaptığı kötülüklerin ve günahların cezasını çekmevecek midir?…
“Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak ya rattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi zannettiniz?” (Mü’minun: 115)
İnsan, hayvan değil ki. Yani siz kendiniz ile hayvan arasın daki farkı görmüyor musunuz? Çünkü hayvan çaresizdir ve ma sumdur. Oysa siz hem kuvvetli ve kudretlisiniz, hem de günah işleyebilecek durumdasınız. Bir hayvan iyi ile kötü arasındaki farkı bilmez, ama siz bilirsiniz. O halde siz kendinizi niçin bir hay van gibi sorumsuz sayıyorsunuz? Bir hayvanın, kendi içgüdü- süne göre hareket ettiği ve aklını kullanacak durumda olmadig için tekrar canlanıp eski haline döndürülmeyeceği akla yatkındır. Bir hayvan kendi aklını kullanarak bir felsefe geliştiremez. Bir din icat etmez, ne kendisini mabud ilan eder, ne de başkalanna mabud diye tapar, nesilden nesile intikal edecek gelenek ve go renek oluşturamaz. Bunun içindir ki, bir hayvanın ölūp toprak olması ve bir daha diritilmemesinin hikmeti anlaşılabilir. Fakat insanlar, kendilerini iyi veya kötü amellerinin veballerinden na sal kurtarabilirler? Sizce bir kişi masum bir kişiyi öldürüp idama mahkum olunmamış ya da mahkum olunmasından sonra bir kazaya uğrayarak öbür dünyayı boylamışsa, cezadan kurtulacak mıdır? Yaptığı haksızlığın cezasını çekmeyecek midir? Ettiği zul mün bedelini ödemeyecek midir? Bir insan dünyada büyük fitne ve fesadın çoğalmasına sebep olmuş ve ölümünden sonra da Allah’ın kulları onun yüzünden yıllarca hatta yüzyıllarca birbirini kırmışsa, böyle bir insana da bir çekirge veya böceğe yapılması gereken muamele mi yapılsın? Yüzbinlerce insanların kanı onun boynunda değil midir? Buna karşılık, bir insan hayatı boyunca hakettigini alamamış. çektiği eziyetler bitmemiş ve hiçbir zaman hakkı olan huzur, sükün ve mevkiye erememişse ona da haşara ta yapılan muamele mi yapılsın?
Yani gerçek şu ki, bu kâinat gayesiz bir eğlence değildir. Ter sine bu hikmetli nizam, belirli bir maksada binaen kurulmuştur. Muhakkak iyi ile kötünün, zalim ile mazlumun bütün amelleri en sonunda görülecektir. Bu käinat daimi ve ebedi değildir. Belirli bir müddeti vardır. En sonunda muhakkak bu nizam altüst ola caktır. Allah’ın adaleti için de belirli bir zaman kararlaştırılmıştır. O zaman geldiğinde muhakkak vuku bulacaktır.
Allah’a, Rasûlü’ne ve ona gönderilen Kitab’a inanmayı inkâr edenler, bu hakikatlerden yüz çevirmektedirler. Bu yaptık larının hesabını bir gün vereceklerini düşünmüyorlar. Zannedi yorlar ki Allah Rasûlü, bu gerçekleri haber vererek onlara kötülük yapmaktadır. Halbuki Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) in onlara geleceği bildirmesi, hesap sorulacağını ve buna karşı ha zırlık olmalarni bildirmesi, onlar için bir iyiliktir. (16)
Nitekim her Rasûl gibi o da (sallallahu aleyhi ve sellem), önce de desinin oğullarına ve kızlarına hitap ederek bu görevi yerine ge tirmiştir. Şöyle ki o, Safa Tepesi’ne çıkarak buyurdu ki: “Ey Ku- reyş topluluğu! Kendinizi kurtarın. Ben Allah’a karşı sizlere hiç bir fayda sağlayamam. Ey Abdulmenafoğulları! Ben Allah’a karşı si ze bir fayda sağlayamam. Ey Abdulmuttalib’in oğlu Abbas! Ben Allah’a karşı sana bir fayda sağlayamam. Ey Rasûlullah’ın halası Safiyye! Ben Allah’a karşı sana bir fayda sağlayamam. Ey Mu hammed kızı Fatıma! Malımdan dilediğini iste. Fakat ben Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamam.” (17) Tirmizi’nin rivâyetinde bu hadis şöyledir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kureyş’i bir araya topladı. Onlara hem genel bir şekilde, hem de özel olarak hitap etti ve şöyle buyurdu: “Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi ce hennem ateşinden kurtarın. Çünkü ben, Allah’a karşı sizlere ne bir zarar, ne de bir menfaat sağlayabilirim. Ey Abdulmenafoğul lan topluluğu! Kendinizi cehennem ateşinden kurtarın. Zira ben, Allah’a karşı sizlere ne bir zarar, ne de bir fayda sağlayabilirim.
Ey Kusayoğulları topluluğu! Kendinizi cehennem ateşinden kur tarın. Çünkü ben size ne bir zarar vermeye muktedirim, ne de bir fayda vermeye. Ey Abdulmuttalipoğulları! Kendizi cehennem ateşinden kurtarın. Zira ben, size ne bir zarar vermeye muktedi rim, ne de bir fayda sağlamaya. Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Kendini cehennem ateşinden koru. Çünkü ben sana ne bir zarar vermeye kadirim, ne de bir fayda sağlamaya, Senin bana akra balık bağın var, onu en güzeliyle koruyacağım. (18)
Hadisin Müslim’deki rivâyeti ise şöyledir: “Ey Ka’b b. Lü eyoğulları! Kendinizi cehennem ateşinden koruyun. Ey Mürre bin Ka’boğulları! Kendinizi cehennem ateşinden koruyun. Ey Abdulmenafoğulları! Kendinizi cehennem ateşinden koruyun. Ey Haşimoğulları! Kendinizi cehennem ateşinden koruyun. Ey Abdulmuttalib oğulları! Kendinizi
cehennem ateşinden koru yun. Ey Fatıma! Kendini cehennem ateşinden koru. Şüphesiz ki ben, Allah’a karşı sizin için hiç bir şeye malik değilim. Fakat benim sizinle bir akrabalığım var. Onu en güzel şekliyle muhafa za edeceğim.”(19) Sonra gelen bir felaketten halkı uyarmak için Arabistan’da adet olduğu üzere Safa Tepesi’ne çıkarak bağırdı: “Ey Kureyş, ey Kaab bin Lüeyoğulları, ey Haşimoğulları, Ey Kusayoğulları, ey Abd-i Menaf oğulları, ey Abd-i Şemsoğulları, ey Haşimoğulları, ey Abdulmuttalib oğulları” ve bu şekilde tüm Kureyş kabilelerini isimleriyle çağırdı. Herkes toplanınca şöyle dedi: “Ey insanlar, eğer size bu tepenin şu tarafında büyük bir ordu size hücum etmek için bekliyor desem, sözüme inanır misi nız?” Geçmişte kendisinden hiç yalan duymadıklarını belirterek bir ağızdan “Evet” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sal- lallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: “Öyleyse, Allah’ın gelen azabından sizi uyarıyorum.”201″Şüphesiz burada, dünyada size kan bağıyla bağlıyım ve iyi bir yakınlığın gerektirdiği şekilde size mümkün olan en uygun davranışta bulunacağım. ” (21) diye. rek “En yakın insanlarını “kalk ve uyar” (Müddessir, 2), “En yakın akrabanı uyarıp korkut.” (Şuara, 214) davetiyle inzar etmiştir. “Allahtan geri çevrilmesi (mümkün olmayan bir gün gelmezden önce Rabbinizin çağrısına uyun. Çünkü o gün, ne sığınacak bir yeriniz var, ne de (yaptıklarınızı) inkâra çare.” (Şûra, 47)
“Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o gün) yürek ler, (korkudan adeta yerinden sökülüp) gırtlaklara da yanmıştır; yutkunur dururlar. Zalimlerin ne bir dostu, ne de sözü tutulur bir aracıları yoktur.” (Mü’min, 18)
“Size azap gelip çatmadan Rabbinize dönün, O’na teslim olun, sonra size yardım edilmez. Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada, size azap gelmezden ön ce Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun.” (Zü mer, 54,55)
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: “.. Bir sa’ olsun veya yarım sa’ olsun, bir avuç olsun veya avucun bir kısmıyla olsun, sizden biriniz cehennem sıcağına veya ateşe karşı yüzünü koruyabilir. Hatta bir hurma ile olsun veya yarım hurma ile olsun. Zira sizden herbiriniz Allah ile karşılaşacak ve Allah ona, şimdi size söyleyeceklerimi söyleyecektir: ‘Sana kulak ve göz vermedim mi?’ O da: ‘Evet, verdin’ diyecek. Allah: ‘Sa- na mal ve evlat vermedim mi?’ buyuracak, o da “Evet, verdin” diyecek. Allah: Kendin için takdim ettiklerin (âhirete hazırladık ların) nerede?’ buyuracaktır. Bunun üzerine önüne, arkasına, sağına, soluna bakınacak ve sonra cehennem sıcağına karşı yüzünü koruyacak birşey bulamayacaktır. Her biriniz, yarım hurma ile bile olsa ateşe karşı yüzünü korusun Şayet bulamazsa tatlı sözle…
Kur’an’da: “Ey iman edenler! Alışverişin, dostluğun ve de şefaatin olmadığı gün gelmezden önce, size verdi gimiz rızıktan (Allah için) harcayın…” (Bakara, 254)
“Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve kişi, yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr, 18)
Bu öylesine çetin bir uyarı ki, düşünen bir kalbin dahi uyu mast mümkün değil… O hep yaptıklarını ölçüp biçmek, şahsi dosyasını incelemekle meşgul olur. İşte bedevi bir Arap, Rasûlul- lah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına geliyor:
Ya Rasulallah kıyâmet ne zaman kopacak? diye sorar. Al lah’m Rasulü
Ahiret için ne hazırladın? der. Bedevi:
Ya Rasulallah, benim Allah’a ve O’nun peygamberine mu habbetten başka âhiret için bir hazırlığım yoktur, diye cevap ve rir. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)
Sen sevdiğin kimse ile berabersin, buyurur.
Answer ( 1 )
Ahiret hayatına iman, İslam inancının temel unsurlarından biridir ve insanların ölümden sonra dirileceği, yaptıkları amellere göre hesap verecekleri bir hayatın varlığına inanmalarını gerektirir. Ahiret, Allah’ın takdirine göre, herkesin birer mükâfat ya da ceza alacağı, ebedî hayatın başlangıcıdır. Bu konu Kur’an-ı Kerim ve hadislerde genişçe ele alınmıştır.
Kur’an’da Ahiret Hayatına İman:
Bakara Suresi, 28. Ayet: “Nasıl olur da Allah’a inanmazsınız? Oysaki siz ölüydünüz, O sizi diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra da tekrar diriltecek ve nihayet O’na döndürüleceksiniz.”
Bu ayet, ölümden sonra dirilişi ve ahiretteki hayatı vurgular. Allah’ın kudretinin her türlü yaşam ve ölüm üzerinde olduğunu belirtir.
Al-Imran Suresi, 185. Ayet: “Her nefis ölümü tadacaktır. Ama kıyamet günü mükâfatınız eksiksiz olarak verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete konulursa, gerçekten o, kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.”
Burada, ölümün kaçınılmaz olduğu, ancak ahiretteki gerçek ödüllerin dünyada elde edilen geçici zevklerden çok daha değerli olduğu anlatılmaktadır.
Yasin Suresi, 52. Ayet: “Ve onlar: ‘Vay başımıza! Kim bizi diriltip, kabirlerimizden çıkaracak?’ dediler. Bu, Rahman’ın vadettiği bir şeydi, peygamberler doğru söylemişlerdi.”
Ahirete iman, insanlara dirilişin gerçek olduğunu hatırlatır ve bu ayet, dirilişi ve ahiret hayatının hakikatini müjdelemektedir.
Enbiya Suresi, 47. Ayet: “O gün, yaptıklarınızın karşılığını size tam olarak veririz. Artık kimseye en küçük bir haksızlık yapılmaz.”
Ahiret günü her insanın, yaptığı amellerine göre ödüllendirileceği veya cezalandırılacağı belirtiliyor.
Hadislerde Ahiret Hayatına İman:
Buhari ve Müslim’de geçen hadis: “Amellerin en hayırlısı, ahirete olan inançtır.”
Peygamber Efendimiz (sav), ahirete olan iman ve ona uygun yaşamanın, insanın hayatını doğru yönlendiren en temel inançlardan biri olduğunu ifade etmiştir.
Sahih Müslim: “Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa, ya hayır söylesin ya da sussun.”
Bu hadis, ahirete inanan bir müslümanın dünya hayatında ahlaki sorumluluk taşıması gerektiğini vurgular. İnsanlar, ahiretteki hesaplarını düşünerek doğru ve güzel sözler söylemelidirler.
Tirmizi’de geçen hadis: “Bir kimse sabah akşam, ‘Ya Rabbi! Bizi, ahirette en yüksek mertebeye, cennetin en yüksek yerine ulaştır.’ diye dua ederse, Allah ona ahirette en yüksek derekeyi verir.”
Ahiretteki en yüksek derecelerin, Allah’a yakınlık ve cennetin en güzel yerinde olmak olduğu anlatılmaktadır.
Ahiret Hayatına İman Etmenin Önemi: Ahirete iman, insanın dünya hayatını değerlendirirken doğru ve ahlaki bir yol izlemesine yardımcı olur. İman, kişinin sorumluluk duygusunu artırır ve dünyada yapılan her şeyin bir sonucu olduğunu hatırlatır. Ahiret, müminlerin sabır ve gayretlerini ödüllendirecek, inkâr edenlerin ise yaptıkları kötülüklerin karşılığını verecek bir yerdir.
Ahirete iman, aynı zamanda Allah’ın adaletine güvenmeyi, O’na teslimiyet göstermeyi gerektirir. Kişinin kendi amellerini, niyetlerini ve kalbini sürekli olarak kontrol etmesi, Allah’ın rızasını kazanmayı hedeflemesi gerekmektedir.