Share
Ashab-ı Hıcr Nedir? Kısaca
Question
Ashab-ı hicr ne demek? Kısa bilgi
Ashab-ul hicr ne demektir
Hıcr halkı demektir.
Hıcr, Şam ile Hicaz arasındaki bölgenin adıdır.
Hıcr bölgesinde Semûd kavmi yaşamıştır.
Semûd kavmi, Âd kavminden geriye kalan insanlardır.
Bu nedenle Semûd, ikinci Âd diye de anılır.
Semûd kavmi, birçok nimet ve imkâna sahipti.
Dağları delmiş, taşları oymuş, sağlam ve muhkem yazlık ve kışlık evler, konaklar yapmışlardı (Şu’arâ, 26/149).
Ucuzluk, bolluk ve refah içinde idiler.
Bu nimetlerle azdılar, hak yoldan saptılar.
Ashâb-ı Hıcr; bozguncu (A’râf, 7/74), zorba ve inatçı (İbrâhim, 14/15), kâfir (A’râf, 7/76), zâlim (Hûd, 11/67) ve azgın idi (Şems, 91/11).
Kendilerine Peygamber olarak gönderilen Sâlih (a.s.)’ı yalanladılar (Hac, 22/42). O’na büyülenmiş (Şu’arâ, 26/153), çok yalancı ve şımarık dediler (Kamer, 54/25). Mucize olarak verilen dişi deveyi öldürdüler (Şems, 91/14), şeytana uydular ve doğru yoldan saptılar (Ankebût, 29/38).
Allah’a şirk koştular, putlara taptılar (A’râf, 7/73).
Âhireti inkâr ettiler (Hâkka, 69/4-5).
İnsanlara kötülük yapıyorlardı (Fecr, 89/12).
Peygamberin öğütlerine kulak vermeyen Ashâb-ı Hıcr, dehşetli bir sayha (gürültülü ses) ile helâk oldular.
Ağılcının topladığı kuru ot gibi kırılıp gittiler (Kamer, 54/31).
Diyanet dini kavramlar sözlüğü
Answers ( 2 )
Ashabı Hicr, Hicr halkı demektir. Hicr, Şam ile Hicaz arasındaki bölgenin adıdır. Bu bölgede Semud Kavmi yaşamıştır. Kur’an’da adı sık sık geçen kavimlerden biridir.
Ashab-ı hicr ne demek? hicr bölgesi nerededir?
Semud kavmi kıssası – Hz. Salih (a.s.) Kıssası:
Semud b. Âsir b. İrem b. Nuh, Cedîs b. Aiz’in kardeşidir. Tasrn kabilesi de böyledir. Bütün bunlar İbrahim el-Halil (a.s.)’den önce helak olmuş (Bâide) Arab-ı Aribedendirler. Hz. Salih’in kavmi olan Semud, Ad kavminden sonra gelmiş ve onların ülkelerine, diyarlarına mirasçı olmuşlardı. Yerleştikleri yer Hicaz ile Şam arası Hicr bölgesinde olup, Vadi’1-kurâ ve çevresine kadar uzanırdı. Medâin-i Salih (Hz. Salih kavminin şehirleri) bu güne kadar görünmekte ve Feccunnâka diye bilinmektedir. Semud kavminin Hicri, Medyen topraklarının güneydoğusunda olup Akabe körfezine karşıdır. Ad kavmine, helak oldukları vakte kadar İrem Âd’ı deniliyordu. Ondan sonra da İrem Semud’u denilir oldu.
Resulullah (s.a.) onların yurtlarının ve meskenlerinin yanından geçmiştir. Bu hicrî 9. yılda Tebuk’e gittiği sırada olmuştu. İmam Ahmed, İbni Ömer’den şöyle dediğini nakleder: Resulullah (s.a.) beraberindekilerle birlikte Tebuk’te konaklayınca, Semud kavminin evlerine yakın Hicr’de onlarla konakladı. Beraberindekiler Semud kavminin su içtikleri kuyulardan su çektiler ve onlardan hamur yoğurdular. Bu sulardan yemek pişirmek için de tencereleri yerleştirdiler. Resulullah (s.a.)’m emir vermesi üzerine tencereleri döktüler ve yoğurduk-ları hamuru develere verdiler. Sonra Hz. Peygamber beraberindekilerle birlikte oradan ayrıldı. Devenin içtiği kuyuya kadar gidip orada konakladı. Azaba uğratılan kavmin bulundukları yere girmeyi onlara yasaklayıp şöyle dedi: “Onların başına gelen musibet gibi size de isabet etmesinden korkarım; o bakımdan onların bulundukları yerlere girmeyin.”
Yine Ahmed, İbni Ömer’den şöyle dediğini rivayet eder: Resulullah (s.a.) Hicr’de bulunuyorken şöyle buyurdu: “Sizler bu azap olunanların olduğu yere ancak ağlar halde giriniz. Eğer ağlamaz iseniz onların oldukları yerlere girmeyiniz. Çünkü onlara isabet edenin benzeri size de isabet edebilir.” Bu hadisin aslı Buharı ile Müslim’de başka yoldan da rivayet edilmiştir.
Semud kabilesi de Âd kavmi gibi putlara ibadeti din bellemişler, putları ibadette Allah’a ortak kılıyorlardı. Allah onlara pek çok nimetler vermişti. Onlara öğüt vermek, Allah’ın nimetlerini, vahdaniyetine delâlet eden ve O’nun ortağı olmadığını ortaya koyan nimetlerini hatırlatmak, yalnızca O’na ibadet edip başkasına ibadetten uzak durmayı hatırlatmak üzere Hz. Salih’i peygamber olarak göndermişti.
Kavminden mustaz’af olanlar Hz. Salih’e iman ederken mele’ (efendiler, eşraf ve önderler) ise iman etmediler, isyan ettiler, büyüklük tasladılar, küfre saptılar, peygamberliğini inkâr ettiler: “Zikir (vahiy, peygamberlik) aramızdan ona mı verildi? Hayır, o şımarık bir yalancıdır.” (Kamer, 54/25). Mustaz’aflara da şöyle dediler: “Siz Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş olduğunu biliyor musunuz? Onlar da “Doğrusu biz onunla gönderilene inanıyoruz “dediler.” Bu sefer müstekbirler onlara “Biz doğrusu sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz” diye cevap verdiler.”
Müstekbirler Hz. Salih’ten doğruluğuna alâmet olan bir mucize istediler. Allah da onu dişi deve mucizesiyle destekleyip onlara şöyle dedi: “Su bir gün o dişi devenin ve belirli bir gün de sizin olacaktır.” (Şuara, 26/155); “Muhakkak biz onlara bir imtihan olmak üzere o dişi deveyi göndereceğiz. Şimdi onları gözetle ve sabret. Suyun aralarında nöbetle pay edildiğini onlara bildir. Her biri su içme sırasında hazır bulunsun.” (Kamer, 54/27-28). Deve bir günde kuyunun yahut küçük ırmağın suyunu içiyor, onlar da bir sonraki gün içiyorlardı. Diğer taraftan diledikleri kadar süt sağıyorlardı ve devenin sütü asla kesilmiyor, ek-silmiyordu.
Hz. Salih onlara deveye kötü bir maksatla el uzatmamalarını ve Allah’ın arzında otlamasına karışmamalarını emretti. Hz. Salih, Allah’ın üzerlerindeki nimetini kavmine hatırlatmakta bütün gücünü harcadı ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmalarını yasakladı. Onlarsa, iman etmeyi büyüklüklerine yediremediler. Onu hafife aldılar, ona karşı inatlaştılar, Rablerinin emrine baş kaldırdılar; dişi deveyi kestiler. Onu bizzat kesen, kavminin emri üzere Ku-dâr b. Sâlif idi: “Ve dişi deveyi kesip devirdiler de Rablerinin emrine baş kaldırdılar ve dediler ki: Ey Salih, eğer sen peygamberlerdensen, tehdit edip durduğun azabı getir bize.” (A’râf, 7/77); “Bunun üzerine arkadaşlarını çağırdılar da o da alacağını aldı ve dişi devenin önce ayaklarını biçip devirdi” (Kamer, 54/29).
Hz. Salih onlara şöyle dedi: “Haydi yurdunuzda üç gün süreyle faydalanın.” (Hud, 11/65); “O da: Ey kavmim, andolsun ki ben size Rabbimin vahyettiğini bildirdim ve öğüt verdim. Ne var ki siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.” (A’râf, 7/79). Daha sonra üzerlerine sarsıntı azabı (bu azap ulaştığı her şeyi yakan bir parça ateş ile birlikte gök gürültüsünden dolayı meydana gelen şiddetli bir sarsıntıdır) veya sayha azabı üzerlerine indi: “Bu yüzden onları şiddetli bir sarsıntı tu-tuverdi de yurtlarında diz üstü çöken kimseler oldular.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Fakat benim azabım ve uyarmalarım nasılmış? Muhakkak biz onlara bir tek sayha gönderdik de hayvan ağılına konulan ufak ot gibi oldular.” (Kamer, 54/30-31). Yüce Allah kimi yerde bunu saika (yıldırım) kimi yerde de tağiye (her şeyi kaplayan azap) diye adlandırmıştır. Bunların hepsi de doğru ve yerinde ifadelerdir. Çünkü saika şiddetli ses ile birlikte, ba-zan de zelzeleyi andıran bir sarsıntı ile beraber olur. Diğer taraftan onun etkisi meydana geldiği yerden uzaklara kadar uzanıp orayı da kaplayabilir.
Yüce Allah, Hz. Salih’i ve onunla birlikte iman edenleri azaptan kurtardı. Onlar da Filistin civarında Remle denilen yere gittiler. Çünkü oralar verimli ve münbit yerlerdir. Sayıları ise Alusî’nin söz konusu ettiği gibi 120 kişi idi. Helak olanlar ise, beş bin hane halkıydılar: “Haberin olsun ki gerçekten Semud kavmi Rablerini inkâr ettiler. Yine haberiniz olsun ki Semud kavmi (Allah’ın rahmetinden) uzak düştüler.” (Hud, 11/68).
Hz. Salih’in adı, Kur’an-ı Kerim’de A’râf suresinde 73, 75 ve 77. ayetlerde, Hud suresinde 61, 62, 66 ve 89. ayetlerde, Şuara suresinde ise 42. ayet-i kerimede olmak üzere dokuz defa anılmaktadır. Hz. Salih, el-Bağavî’nin belirttiğine göre Salih b. Ubeyd b. Asef b. Mâşih b. Ubeyd b. Hâzer b. Semud’dur
Ashab-ı Hıcr, İslam tarihinde Hz. Muhammed’e (sav) iman eden fakat Mekke’de Hıcr bölgesinde (genellikle Mekke yakınlarındaki bir taşlık, ıssız yer anlamında) saklanan veya gizlenen Müslümanlara verilen isimdir.
Kısaca, Ashab-ı Hıcr, İslam’ın ilk dönemlerinde inançları nedeniyle Mekke’de zor durumda kalan ve gizlenerek imanlarını koruyan Müslümanlardır.
Başka bir ifadeyle, Ashab-ı Hıcr “Hıcr halkı” veya “Hıcr’in sahipleri” anlamında, Müslümanların gizlendiği bölgeye atfen kullanılan bir tabirdir.
Daha çok İslami kaynaklarda, Mekke’deki zorluklardan kaçan erken Müslüman topluluklar için geçer.