Uydurma rivayetlerle ya da kaynaklarda yer alan her rivayetle amel edilebilir mi?

Question

Uydurma rivayetlerle amel edilebilir mi?

“Hadis” üzerinden yürütülen tartışmaların son yıllarda kamuoyunu fazlasıyla meşgul ettiği görülmektedir. Bu tartışmalar daha çok hadislerin sübûtu yani Hz. Peygamber’e (s.a.s.) nisbeti etrafında cereyan etmektedir. Konunun sosyal medya ortamlarına taşınması da tabiî olarak farklı düşünen kitleler arasında tansiyonu artırmakta, bu da ister istemez toplumda derin ayrılıklara ve bölünmelere yol açmaktadır. Böylece “hadis
konusu”, kimi yapı ve oluşumlarca “ötekileştirme malzemesi” olarak kullanılmaktadır.

Birçok meselede olduğu gibi bu konuda da orta yoldan yani dengeli yaklaşımdan uzak ifrat ve tefrit fikirler maalesef daha fazla rağbet görebilmektedir. Hadisleri toptan reddetmek ilmî bir temelden ne kadar yoksun ise muteber olsun olmasın kaynaklarda yer alan her rivâyeti tartışmasız olarak Resulullah’a (s.a.s.) isnad etmek de bir o kadar yanlış bir yaklaşımdır. Her iki yaklaşım da hadis ilmine dair ortaya konan ilmî mirası ve tarihî tecrübeyi yok sayan ya da küçümseyen tutumlardır. Hadis ilminin kriterleri açısından bakıldığında hiç kuşkusuz her iki görüş de ciddi problemler içermektedir. Burada uç bir eğilimi temsil eden “aşırı zayıf veya mevzu olsa bile bir kaynakta yer alan her hadisin bir aslı olduğu” anlayışı değerlendirilecektir.

Hadislerin kabulü meselesi erken dönemlerden itibaren hadis imamlarının mesailerini meşgul eden önemli bir konu olmuştur. Vefatından yarım asır sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) adına yalan haberlerin, sözlerin tedavüle çıkması, sorumluluk sahibi ilim adamlarını Efendimize (s.a.s.) ait olan sözleri asılsız olanlardan ayırdetmeye yönelik sıkı tedbirler almaya sevketmiştir. Neticede I/VII. asrın sonları ve II/VIII. asrın başlarından itibaren hadisleri rivâyet eden ravilerin kimlikleri ve şahsi riyetlerinin titizlikle incelenmesine yönelik hummalı bir çalışma
başlamıştır. Bu çabalar bir yandan isnad, cerh-tadil gibi rivâyet ilimlerinin teşekkülüne zemin hazırlarken aynı zamanda ricale/hadis ravilerine dair muazzam bir külliyât ortaya çıkmıştır.

Daha hadis metinleri derlenmeden hadisin ravilerine yönelik bir literatürün gelişmesi erken dönem hadis âlimlerinin, konusu “Rasûlullâh’ın (s.a.s.) sözleri” olan bir mevzuda ne kadar hassas olduklarını göstermektedir. Hadisin altın çağı olan III/IX. asırda tedvin edilen hadis eserleri de hiç kuşkusuz bu hassasiyetin neticesidir. Yine hadislerin sübûtu yani Resulullah’tan sadır olup olmadıkları ile alakalı bu dönemde kullanılmaya başlanan sahih, hasen, zayıf, merdud, münker vb. kavramlar da erken dönem âlimlerinin, ravileri kabul veya reddederken tayin
ettikleri kriterlerin daha sonra ilmî bir disiplin içerisinde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. Sonraki dönemlerde “İlmu rivâyeti’l-hadîs” olarak adlandırılacak olan bu ilmin temel konusu sıhhat ve zayıflık itibariyle Resulullah’ın sözleriydi.

Dolayısıyla hadis rivâyeti faaliyeti, ehlinin elinde daima muayyen bir usûl çerçevesinde gerçekleşmiş ilmî bir çaba ve hassasiyet gösterilen bir faaliyet olmuştur. Ancak ehil olmayanların elinde her ne maksatla olursa olsun daima suistimal edilmeye müsait bir araca dönüşmüştür. Hadis tarihi bu suistimallerin örnekleriyle doludur. “Hadis uydurmacılığı” faaliyeti bunun tipik bir misalini teşkil eder.

Bağdat’ta yetişmiş büyük tarihçi, hadisçi, müfessir ve aynı zamanda devrinin etkili vaizlerinden biri olan İbnü’l-Cevzî (ö.597/1201), uydurma hadisleri derlediği eserinin girişinde uydurma rivayetlerde bulunan ravileri beş kategoriye ayırır. Buna göre; zühd ehli, hadis ilmiyle ilgisi olmayanlar, sika olup ömürlerinin sonlarında hafıza kaybı yaşayanlar (ihtilat), gâfil olanlar ve son olarak art niyet taşıyanlar en çok uydurma rivayette bulunan kimselerdir. İbnü’l-Cevzî, kasten hadis uyduranlara ayrı bir yer vermekte ve Allah’tan ecir umarak hayra teşvîk, şerden uzaklaştırma maksadıyla hadis uyduranları bu kısımda mütalâa etmektedir. O, el-Mevzû’ât adlı eserinde kasten hadis uyduranları şu şekilde taksim etmektedir:
a. Dini yıkma düşüncesinde olan zındıklar.
b. Kendi mezheplerini yayma düşüncesinde olanlar.
c. İnsanları hayra teşvik ve şerden uzaklaştırmak için
hadis uyduranlar.
d. Güzel bir söze sened uydurmayı caiz görenler.
e. Dünyevî bir menfaat peşinde olanlar.
f. Hadis ilminde şöhrete kavuşma düşüncesinde olanlar.
g. Kıssacılar.

Güya iyi niyetle ya da Allah rızası uğruna hadis uydurma faaliyetinin hangi dinî sâiklerle ve/veya tarihsel koşullarda ortaya çıktığı önem arz etmektedir. Hadisin altın çağı olan III/IX. asırda bir yandan ilk kez Sahîh-i Buharî ve Sahîh-i Müslim gibi sahih hadis metinleri derlenirken bir yandan da iyi niyetlerle hadis uydurma faaliyetine cevaz veren bir akım ortaya çıkmıştır. Ancak bundan yaklaşık bir asır evvel bu zihniyetin izlerine rastlamak mümkündür. Kaynaklarımız II/VIII. asrın sonlarından itibaren “Allah rızasını kazanmak için hadis uydurmayı” meslek edinenlerin varlığından söz etmektedir. Kazvîn şehrinin faziletlerine dair kırk hadis uyduran ve bundan sevâp umduğunu söyleyen Meysere b. Abdirabbih171 bunlardan biridir. Zühd sahibi biri olarak da bilinen Meysere, aynı zamanda Kur’ân sûrelerinin faziletlerine
dair uydurduğu hadisle de bilinmektedir. O, “Kim Kur’ân’dan şu ayeti/sûreyi okursa ona şu kadar mükâfat vardır…” şeklindeki hadisleri nereden getirdiğini soranlara şu itirâfta bulunmuştur: “Bu hadisleri, insanları Kur’ân’a yöneltmek için uydurdum.”
Bu eğilimi bir mezhep görüşü olarak sistemleştiren kişinin ise Kerrâmiyye174 ekolünün kurucusu Nişaburlu Muhammed b. Kerrâm (ö. 225/869) olduğu söylenmektedir.175 İlginç olan, İbn Kerrâm’ın hayra teşvik maksadıyla hadis uydurmanın caiz olduğunu ispat sadedinde naklî bir delile ihtiyaç duymasıdır. O, bu görüşünü “Her kim benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisine dayandırmaktadır. Buhârî’nin  “Nebî’nin -s.a.s.- adına yalan söyleyenin günahı) başlığı altında yer verdiği hadis176 İbn Kerrâm’a göre tam aksine Hz. Peygamber’e yalan isnad etmek için şer’î bir delil niteliğindedir. Şöyle ki, ona göre bu hadisteki cehennem tehdidi, Hz. Peygamber’in aleyhine yalan söyleyenler içindir. O, Hz. Peygamber’in aleyhine değil lehine yalan söylediklerini ve böylece onun şeriatını güçlendirdiklerini iddia etmektedir.177 Dahası Kerrâmiyye’yi temsil edenler görüşlerini te’yîd edecek şekilde yaptıkları bir ilave ile hadisi yeniden formüle etmişlerdir. Buna göre rivâyetin uydurma versiyonu aynen şöyledir: “Kim, insanları (yanlış yola) saptırmak için, kasten
aleyhime yalan söylerse, cehennemdeki yerini hazırlasın.”178 İddia sahipleri, bu rivâyetteki ilaveden hareketle kendilerinin, insanları yanlış yola saptırmak için değil, bilâkis hayra teşvik için Hz. Peygamber adına yalan söylediklerini ileri sürmektedirler. “لـيـضــل
الـنـــاس بـــه) “insanları yanlış yola saptırmak için) ifadesinin yer aldığı hadislerin sahîh olmadığını söyleyen İbnü’l-Cevzî, bu iddia
173 İbn Hibbân, Kitâbu’l-Mecrûhîn, I, 64. 174 Mürcie’nin bir kolu olup, imanın sadece ikrârdan ve dil ile tasdîkten ibâret olduğunu iddia eden bu ekol aynı zamanda tecsim ve teşbih nazariyelerinin önde gelen temsilcileri olarak gösterilmektedir. Eş’arî, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn, I, 223.

Ayrıca sahiplerinin şeriatı noksan addedip, onu kendi görüşleriyle tamamlamaya çalıştıklarını ifade etmektedir.179 Bu yaklaşımı -maalesef-tasavvufî tefsir kaynaklarından biri olan Rûhu’l-Beyân’da görmek mümkündür. Tergîb ve terhîb konusunda zayıf hadislerle amel edilebileceği düşüncesini tefsirinde yoğun bir şekilde uygulayan180 Celvetî şeyhi İsmâil Hakkı Bursevî (ö. 1137/1725), bir adım daha ileri giderek terğîb-terhîb içerikli uydurma rivâyetlerin bile kullanılmasına meşruiyyet kazandırmaya çalışmaktadır.
Buna gerekçe olarak da isim zikretmeden yukarıda işaret ettiğimiz Meysere rivâyetine atıfla “zahid” bir şahsın insanları Kur’ân okumaya teşvik etmek için Kur’ân sûrelerinin faziletlerine dair hadis uydurduğunu anımsatmaktadır. “Her kim benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerini hazırlasın” rivâyetinin hatırlatılması üzerine bu zahid: “Ben onun aleyhine değil lehine yalan söyledim” karşılığını vermiştir. Bursevî bu gerekçeyi şöyle makul hale getirmeye çalışmaktadır: Peygamber’in (s.a.s.) aleyhine yalan söylemek İslâm’ın temellerini sarsar, dinî hükümleri ve şeriatı ifsad eder. Oysa onun (s.a.s.) lehine yalan söyleyen kişi onun şeriatına uymayı, izinden ve yolundan gitmeyi teşvik etmektedir.
Eğer güzel bir maksada ulaşmak sıdk/doğruluk ile mümkün olmuyorsa bu durumda o maksadı elde etmek için yalan mubah olur. Hatta hedeflenen maksad vacib ise yalan söylemek de vacib olur.” Bursevî, genelde yalan söylemenin caiz olduğu istisnalar bağlamında zikredilen “الـمـقـاصـد الـى وسـيـلـة الـكـالم) “Söz, maksada ulaştıran bir vesileden ibarettir) kaidesini de anımsatarak bu yaklaşımını teyid etmektedir.181 Kur’ân’ın, kendisinin fazileti hakkında yalan haberlere ihtiyaç duymayacak zenginlikte olduğunu ifade eden Abdulfettah Ebû Gudde (ö. 2002), Şeyh İsmail Hakkı’dan bu denli büyük bir hatanın sadır olmasına anlam verememektedir.

Dolayısıyla Allah rızası için hadis uydurma anlayışının yerleşmesinde ahkâm hadislerinin kabulu konusunda katı olan ilk hadis imamlarının, “amellerin faziletleri” ve “terğîb-terhîb” içerikli hadisler konusunda daha müsamahakâr bir tutum sergilemeleri etkili olmuştur. Hadis ilimlerinin olgunluk seviyesine ulaştığı bir dönemde İbn Ebî Hâtim er-Râzî (ö. 327/938), hadislerinin alınması noktasında hadis imamlarının tutumlarını üç kategoride değerlendirmektedir. Bunlardan hadisleri makbul olmayan üçüncü grup, “doğru ve takvâ sahibi olan, çoğunlukla
vehim, gaflet, hata ve unutkanlığa düçar olan kimselerdir. Onların terğîb-terhîb, zühd ve edebe dair hadisleri (sadece) yazılır, helâl ve harama dair hadisleri ise dinde delil olmaz.”

Terğîb-terhîb için hadis uyduranların en zararlılarının sûfî kökenli bazı kimseler olduğunu söyleyen müfessir el-Kurtubî (ö. 671/1273), onların hadislerinden sakınılması gerektiğini şöyle dile getirmektedir: “Hz. Peygamber kendisine yalan isnâd edileceğini bildiği için bu konuda ümmetini uyarmıştır. O halde bize düşen; din düşmanlarının ve Müslümanlar içindeki zındıkların terğîb-terhîb maksadıyla uydurdukları hadislerden uzak durmaktır. Bu uydurmaların en zararlıları tasavvufa mensup bazı kimselerin Allah rızası için uydurdukları hadislerdir. Allah rızâsı diyerek hem kendileri dalâlete düştüler, hem de halkı karanlığa sürüklediler.”

Kerrâmîlerin teorik olarak ifade ettikleri “Allah rızası için hadis uydurmanın mubah olduğu” görüşü, bâzı câhil zâhidlerce tasvîbe mazhar olmuş ve bu sûretle diğer uydurma rivâyetler arasında büyük bir yekûn tutan terğîb (iyiliğe teşvik)-terhîb (kötülükten sakındırma) hadisleri, iyi bir iş yaptıklarını zanneden dindar Müslümanlar tarafından i’mâl edilegelmiştir.185 Bazı âlimler de, bilhassa sûfî menşeli ravilerin, zayıf, münker hatta uydurma hadislere ilgi duymalarının nedenini, helâl, haram, mekrûh, vâcib ve mubâhtan müteşekkil şer’î hükümlerden herhangi biriyle ilgili olmayan amellerin faziletleri, rekâik, zühd, terğîb-terhîb ve kıssalar gibi konularda âlimlerin çoğunluğunun zayıf hadis rivâyetini mutlak olarak câiz görmelerine bağlamaktadır.

Hadislerin henüz yazılmaya başladığı erken dönemlerde büyük hadis imamları, bilhassa sûfî kökenli raviler konusunda dikkatli olunması gerektiğini salık vermişlerdir. Onların bu uyarıları, aslında sûfî ravilerin doğruluklarını sorgulamalarından değil, onların, ciddi bir ihtisas gerektiren hadis rivâyet ilminin ehli olmamalarıyla alakalıydı. Nitekim İmam Mâlik (ö.179/795) de hadis ilminin dinin bir parçası olduğuna dikkat çekerken zühd ehlinden bu ilmin alınmaması gerektiğini şöyle ifade etmektedir:
“Bu ilim, dindir. Öyleyse dininizi kimden aldığınıza dikkat edin. -Mescîd-i Nebevî’yi işâret ederek- şu sütunların çevresinde ‘Allah Resûlu şöyle dedi…’ diyen nice insana rastladım. Ancak onlardan hiçbir şey almadım. Oysa onlardan birine devletin hazinesi emânet edilse, kendilerine güvenilir. Ancak onlar bu işin ehli değildirler.”

İmam Müslim (ö. 261/875) de meşhur rical âlimi Yahyâ b. Sa’îd el-Kattân’ın (ö. 198/813), “hadis konusunda en çok hata yapanlar salihler ve hayır erbabı kimselerdir” dediğini naklettikten sonra kendi kanaatini şöyle özetler: “Onlar kasıtlı olarak yapmasalar da dillerinden hata dökülür.”
İlk hadis imamları, hadislerin kabulü konusunda gösterdikleri bu hassasiyetleri hadis kitaplarına tatbik etmek için olağanüstü bir çaba sarf etmişlerdir. Ne var ki bu hassasiyetin daha çok ahkâm (helal-haram) içerikli hadislere hasredilmesi, terğîb-terhîb maksatlı ve/veya amellerin faziletlerine dair rivâyetlere temkinle yaklaşmamızı zaruri kılmaktadır.

Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere hangi maksatla olursa olsun Hz. Peygamber (s.a.s.) adına hadis uydurmak, ona ve dolayısıyla İslâm’a yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Bu uydurmaların İslâm tarihinde bazı büyük âlimler tarafından nakledilmiş olması ya da meşhur kitaplarda yer almış olması durumu değiştirmez. Müslümanların sahih dinî bilgiye ulaşmak için İslâm âlimlerinin geliştirdiği usul ve anlayışa ısrarla sahip çıkması gerekir.

DİYANET GÜNDEMDEKİ DINÎ SORULAR

Küfre düşmek ne demek nasıl tövbe edilir

Hadislere karşı müslümanın tavrı nasıl olmalı

Dini Soru Cevap

Her soru cevap verilmeye değerdir, yeter ki aynı konu bize sorulmuş olmasın ve kurallara uygun sorulsun. Lütfen soru yollamadan önce aynı konu var mı diye \\\\"ARAMA\" yapınız. Konu altına yazılan sorulara öncelik tanıyoruz.. Bilginize

Takip Et

Answers ( 2 )

    0
    2021-01-09T13:27:56+03:00

    Hadisler meselesi ciddi bir meseledir. Eğer bir hadisin mevzu yani uydurma olduğunu biliyor isek bununla amel etmememiz gerekmektedir. Ama bunu bilebilmemiz için ciddi bir hadis bilgisine ihtiyacımız vardır. Hadislerin tamamını reddetmek ne kadar mantıksız ise, her duyulan veya okunan hadis ile amel etmekte o kadar mantıksızdır. Bizlere düşen görev ve sorumluluk hadisler konusunda ciddi bir birikimimizin olması ve her duyduğumuz hadisle araştırma yapmadan amel etmememizdir.

  1. Hayır, uydurma rivayetlerle veya güvenilirliği kesin olmayan kaynaklarda yer alan rivayetlerle amel edilmez. İslam ilmi açısından rivayetlerin güvenilirliği çok önemlidir ve amel etmek için rivayetin sahih (güvenilir) olması gerekir. İşte temel noktalar:

    Rivayetin kaynağı önemlidir:

    Sahih, hasen ve zayıf gibi farklı derecelerde hadisler vardır. Sahih ve hasen hadisler genellikle amel için kullanılabilir.

    Zayıf hadisler ise bazı durumlarda istisna olarak kabul edilse de genellikle ibadet ve temel inançta amel için kullanılmaz.

    Uydurma hadisler (mevzu’ hadisler) tamamen reddedilir:

    Eğer bir rivayet uydurma (mevzu’) ise, bu tür rivayetlerle amel etmek kesinlikle caiz değildir.

    Uydurma rivayetler genellikle dini yanlış yönlendirmelere sebep olabileceği için tehlikelidir.

    Rivayetin söz konusu olduğu alan önemlidir:

    Fıkhi hükümler, ibadetler veya ahlaki davranışlar konusunda güvenilir kaynak şarttır.

    Günlük kültürel veya tarihî hikayeler için güvenilirlik şartı o kadar katı olmayabilir ama dini hüküm için olmaz.

    Özet: Amel etmek için rivayetin güvenilir bir kaynaktan, sahih veya hasen olarak kabul edilen bir hadis olması gerekir. Uydurma veya doğruluğu şüpheli rivayetlerle amel etmek caiz değildir ve yanlışa sebep olabilir.

Cevapla