Kadınların özel hallerinin ibadet hayatına etkisi var mıdır?

Question

Kadınların Özel Hallerinde Yapamayacakları İbadetler

Kadinlarin ozel hallerinin ibadet hayatina etkisi

ÖZEL GÜNLERiNDEKi KADlNLARlN iBADETi 

Kız çocukları için ergenliğe geçişin ilk adımı olan âdet görme, dinî ve hukukî sorumlulukların başlama noktasını oluşturmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, âdet döneminde cinsel ilişki yasaklanırken, Sünnet’te de kadınların bu dönemlerinde ibâdet hayatını düzenleyen bazı hükümler getirilmiştir. Doğum sonrası başlayan nifâsın/lohusalığın da âdet kanamasıyla aynı hükümlere tabi tutulduğu görülmektedir. Âdet ve lohusalık dönemleri dışında gelen ve “istihâze” olarak adlandırılan rahim kanamaları ise özür niteliğinde olup ibâdete engel teşkil etmemektedir.

Kadının özel hallerinde namaz kılmasının ve oruç tutmasının caiz olmadığı hususunda İslâm âlimleri arasında içtihat birliği oluşmuşken, tavaf etmenin, Mushaf’ı tutmanın, Kur’ân okumanın ve camiye girmenin hükmüyle ilgili farklı görüşler ortaya konulmuştur.

Geçmişte, kadının ibâdet hayatına dair sorun olarak görülmeyen fıkhî hükümler, son dönemlerde tartışma konusu haline gelmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de âdet halinde cinsel ilişki yasağı dışında bir hüküm getirilmediği, âdet halinin hastalık gibi olduğu, kadının bu günlerde yaşadığı rahatsızlık sebebiyle namaz, oruç gibi ibâdetleri ifa edip etmeme hususunda kendisine ruhsat tanındığı, o dönemlerde ibâdetlerin yapılmayacağıyla ilgili hadislerin sıhhatinde problem olduğu gibi birtakım gerekçelerle özel hallerde ibâdete engel bir hükmün bulunmadığı ileri sürülmüştür.

Kadınların özel hallerinde ibâdet meselesini başlıklar halinde şöyle ele alabiliriz:

 

1. Özel Hallerde Namaz

 

Âdet ve lohusalık kanamasının hükmî kirlilik olduğu, bu haldeyken namaz kılınmasının caiz olmadığı ve bu namazların daha sonra kaza edilmeyeceği hususunda İslâm âlimleri görüş birliği içindedir.

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin, ayaklarınızı da topuk kemiklerine kadar (yıkayın). Eğer cünüp olursanız temizlenin…”89 ayeti namaz kılmak için hadesten temizlenmenin gerekli olduğunu, abdestsiz namaz kılınamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber de abdestsiz kılınan namazın geçerli olmayacağını bildirmiştir.

“Sana kadınların aybaşı hallerini soruyorlar. De ki: O bir rahatsızlıktır.

Bu sebeple âdet günlerinde kadınlardan (cinsî münasebet anlamında) uzak durun, temizlenmedikçe onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. İyice temizlendiklerinde onlara Allah’ın emrettiği şekilde yaklaşın. Allah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever.”91 ayeti de hayız halinin bitiminde (guslederek) temizlenmek gerektiğini, dolayısıyla hayızın hükmî kirlilik olduğunu beyan etmektedir.

Âdet halinin, hükmî kirlilik ve namaza engel olduğu hususu hadislerde de bildirilmiştir. Örneğin, Hz. Peygamber, sürekli kanaması olan, bu yüzden namazı bırakmasının gerekip gerekmediğini soran bir hanıma, “Asıl âdet dönemin başladığında namazı bırak, bittiğinde ise guslederek tekrar namaz kıl.”92 buyurmuştur.

Hadisten, istihâze durumunun namaza engel olmadığı, âdet halinde ise namaz kılınmaması gerektiği, bunun bir ruhsat değil emir olduğu anlaşılmaktadır.

Öte yandan âdet hali sona eren kimsenin namazlarını kaza edip etmeyeceğini soran bir hanıma Hz. Âişe, “Resûlullah zamanında hayız hâlinden çıktığımızda bize oruçları kaza etmemiz emredilir, namazları kaza etmemiz ise emredilmezdi.” cevabını vermiştir. Söz konusu soru ve cevap, Asr-ı saâdette kadınların âdet dönemlerinde namaz kılmadıklarını, daha sonra bu namazları kaza etmediklerini, bunun kendi tercihlerine bırakılmış bir husus olmadığını ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak sahâbenin üzerinde icmâ ettiği, İslâm âlimlerinin ihtilafının bulunmadığı, İslâm tarihi boyunca aksine bir uygulamanın görülmediği bir meselede, Kur’ân’da âdet halinde namaz kılınmasını yasaklayan bir hüküm olmadığı gerekçesiyle kadının bu günlerde de namaz kılabileceğini söylemenin, dinin temel kaynakları ve prensipleri bakımından bir geçerliliği bulunmamaktadır.

Âdet halinde karşılaşılan sıkıntıyı oruç tutmamayı mubah kılan hastalığa veya soğuktan dolayı gusül alırsa hastalanma endişesi taşıyan dolayısıyla bunun yerine teyemmüm yapması gereken cünüp kimseye benzetmek de geçerli bir kıyas değildir. Çünkü bunlar arasında ortak nitelik (illet) bulunmadığından böyle bir kıyas, iki farklı şeyin birbirine benzetilmesi (kıyas maa’l-fârık) kabilindendir.

 

2. Özel Hallerde Oruç

 

Âdet ve lohusalık dönemlerinde oruç tutmanın caiz olmadığı, bu oruçların daha sonra kaza edilmesi gerektiği hususunda İslâm âlimleri görüş birliği içindedirler.95 Söz konusu görüş Sünnet’e ve sahâbe uygulamasına dayanmakta olup, Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminden itibaren bunu nakzedecek bir bilgi veya uygulama bulunmamaktadır.

Hükme medar olan rivâyetlerden birine göre, kanamasının kesilmeksizin devam etmesi nedeniyle namaz kılıp oruç tutamadığından şikâyetçi olan sahabi hanıma Hz. Peygamber (s.a.s.), âdet dönemi dışındaki günlerde, kanaması olsa da namazlarına devam etmesi gerektiğini söylemiştir.96 Hadisin ifadesinden, Hz. Peygamber döneminde kadınların, âdet hallerinde namaz kılmadıkları gibi oruç da tutmadıkları, bunun tercihe bırakılmış bir durum olmadığı anlaşılmaktadır.

Âdet döneminde tutulmayan orucun kaza edilip de kılınmayan namazın kaza edilmiyor olmasının gerekçesine dair soru yönelten bir hanımı Hz. Âişe’nin “Sen Harûrî (Hâricî) misin?” diyerek uyarması ve “Bize âdet gördüğümüz zaman (tutmadığımız) oruçları kaza etmemiz emrolunduğu hâlde namazları kaza etmemiz emrolunmadı.”97 cevabını vermiş olması da bu uygulamanın Hz. Peygamber’in emrine dayandığını göstermektedir.

Yine Hz. Âişe’nin “Resulullah vefat edene kadar Ramazan’dan üzerimde kalan oruçları ancak Şaban ayında kaza ederdim.” ifadesinden, âdet sebebiyle Ramazan orucuna ara verdikleri anlaşılmaktadır.

Konuyla ilgili hadis rivâyetleri ve ilk dönem uygulamaları dikkate alındığında, oruç tutmamayı mubah kılan hastalığa

benzetilerek âdet halindeki kadınlara oruç hususunda ruhsat tanındığı ve tutmalarının daha uygun olacağı görüşünün fıkhi bir dayanağı bulunmamaktadır. Zira oruç tutmamadaki ruhsat sebeplerini zikreden ayet-i kerimede “maraz”99 kavramı “hastalık” anlamına gelirken, hayız ayetindeki “eza ( أذًى )” kelimesi kerih görülen şey, hoşlanılmayan kötü koku ve somut/hakiki necaset manasındadır. Nitekim başka âyetlerde de bu manada kullanılmıştır. Dolayısıyla bu iki ayetten hareketle hayzın hastalık olarak değerlendirilmesi ve bu durumdaki kadının oruç tutabileceği sonucunun çıkarılması isabetli değildir.

Ayrıca Sünnet göz ardı edilerek meseleye sadece Kur’ân açısından yaklaşılması durumunda, kadının bu dönemde oruç tutmasıyla ilgili farziyetten/gereklilikten değil de ruhsattan söz edilmesi bir çelişkidir. Zira bu durumdaki kadınların oruç tutup tutmamalarının kendi tercihlerine bırakıldığına dair Kur’ân’ın bir beyanı bulunmamaktadır.

 

Diğer taraftan Hz. Âişe’nin “Bize âdet gördüğümüz zaman (tutmadığımız) oruçları kaza etmemiz ( قضَاَءِ ) emrolunduğu hâlde namazları kaza etmemiz emrolunmadı.” sözündeki “kaza” kelimesini “eda” gibi anlayıp hayız döneminde oruç tutulabileceği sonucunu çıkarmak da hem rivâyetin diğer tarikleri hem de Arap dil kuralları bakımından doğru değildir. Zira Hz. Âişe’den, Ramazan’da tutamadıkları oruçları daha sonra kaza ettiklerine dair nakledilen hadisin diğer tariklerinde yer alan “âdetten temizlenince”  ve “sonra temizlenirdik” ifadelerinden, “kadâ/قضاء ” kelimesinin eda anlamına gelmesinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

Öte yandan âdet halindeki kadın oruç tutma konusunda muhayyer olsaydı Hz. Peygamber’in, ibâdete düşkünlükleriyle tanınan eşleri ve hanım sahabilerden hiç olmazsa bir kısmı bu durumda oruç tutmaya devam ederlerdi.105 Oysa Hz. Âişe’nin beyanı, kadına bu konuda ruhsat tanındığına dair yorumları dayanaksız bırakmaktadır. Nitekim âlimler de bu dönemde oruç tutulmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir.

 

3. Özel Hallerde Tavaf

 

Âdet halindeyken ihrama giren veya ihrama girdikten sonra âdet görmeye başlayan kadınların hac ve umrede nasıl davranacakları hususu Hz. Peygamber tarafından bildirilmiştir:

Nifâs ve hayız halinde olan kadınlar mîkâta geldiklerinde guslederler, ihrama girerler ve Kâbe’yi tavaf etmek dışında bütün hac menâsikini yerine getirirler.” buyuran Hz. Peygamber, âdet ve lohusalık halinin hac ve umre ibâdetinin ifasında sadece tavafa engel olduğunu haber vermiştir.

Buna göre kadınlar özel hallerinde, tavafın dışında haccın bütün menâsikini/uygulamalarını yerine getirebilirler. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), âdetinin başlaması sebebi ile hac yapamayacağından endişe ederek ağlayan Hz. Âişe’yi, “Bu, Allah Teala’nın, Âdem’in kızlarına yazdığı bir durumdur. Hacıların, hacla ilgili yaptıklarını sen de yap. Ancak âdet gördüğün sürece Kâbe’yi tavaf etme.” buyurarak teskin etmiştir.

Âdet gördükleri için farz olan ziyaret tavafını bayram günlerinde ifa edemeyen kadınlar, âdet halleri sona erince guslederek tavaflarını yaparlar. Ziyaret tavafını yerine getirdikten sonra âdet görmeye başlayan ve Mekke’den ayrılmak zorunda olan kadından vacip olan veda tavafı sorumluluğu düşer. Hz.Peygamber’in (s.a.s.) “İnsanların son ahdinin Kâbe olması emredildi. Ancak âdet halindeki kadınlar bundan muaf tutulmuştur.” hadisi bu hususu ortaya koymaktadır. Kadının, mazereti sebebiyle ziyaret tavafını bayramın ilk üç gününden sonra yapmasından veya veda tavafını terk etmesinden dolayı herhangi bir cezai sorumluluğu bulunmamaktadır.

Âdeti bitinceye kadar Mekke’de kalma imkânı olmayan kadınların umre ya da ziyaret tavafını yapıp yapamayacağı hususunda fakihler farklı görüş serdetmişlerdir. Hanefî mezhebine göre tavafta taharet farz olmayıp vacip kabul edildiği için bu durumdaki bir kadın ziyaret tavafını yapar. Ancak abdestli olma şartını ihlal ettiği için -gücü yetiyorsa- bir bedene (büyükbaş hayvan) keser. Umre tavafının abdestsiz yapılması durumunda ise bir dem (küçükbaş hayvan) kesilmesi gerekir. Temizlendikten sonra imkân bulup tavafı iade ederse ceza kurbanı kesme sorumluluğu ortadan kalkar.

Şâfiî mezhebine göre abdestli olma tavafın şartlarından kabul edildiği için âdet halinde yapılan tavaf geçerli değildir.

Temizlendikten sonra yapılması gerekir. Hanbelî ve Mâlikî mezhebine ait bazı kaynaklarda belirtildiğine göre, âdet döneminde kesinti olur ve kadın bunun temizlik olduğu kanaatine varırsa, guslederek tavafını yapar. Daha sonra âdet süresi içinde yeniden kanama görürse ara temizlik döneminden sonra âdeti devam etmiş olur. Bu durumda tavaf etmiş olmasından dolayı da herhangi bir ceza gerekmez.

 

Hz. Peygamber’in eşini hijyen gerekçesiyle tavaftan men ettiği, günümüzde ise yeterince korunma imkânının bulunması nedeniyle böyle bir yasaktan söz edilemeyeceği görüşünün de tutarlı bir dayanağı bulunmamaktadır. Tavaf yasağı hijyen gerekçesiyle getirilmiş olsaydı, aynı husus haccın diğer menâsiki için de geçerli olurdu.

 

4. Özel Hallerde Mushaf’a Dokunma ve Kur’ân Okuma

 

Hanefî, Şafiî, Hanbelî ve Caferî mezhepleri ile Malikî mezhebindeki ağırlıklı görüşe göre, cünüp veya hayız hâlindeki kimselerin Mushaf’a dokunmaları caiz değildir. Bu görüşün delilini “Kuşkusuz o, değeri çok yüce Kur’ân’dır. (Aslı) korunmuş bir kitaptadır. Ona ancak tertemiz olanlar (melekler) dokunabilir. O, âlemlerin rabbinden indirilmiştir.” âyetleri ile Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Amr b. Hazm’a yazdığı mektupta geçen “Kur’ân’a temiz olandan başkası dokunmaz.” rivâyeti yanında bazı kabilelere gönderdiği mektuplarda cünüp ve hayız halindeki kimselerin Mushaf’a dokunmalarını yasaklayan ifadeleri oluşturmaktadır.

Hanefîlere göre özel halinde olan kadın, gerektiğinde taşımak için bir kılıfla Mushaf’ı tutabilir ve öğretici durumundaysa kelime kelime okumak suretiyle Kur’ân öğretebilir. Mâlikîler, bu durumda Kur’ân öğreticileri ve öğrencileri için güçlük olduğundan, onların dokunmasını ve okumasını caiz görmüşlerdir.

Âdet ve lohusalık hallerini cünüplüğe benzeten Hanefî, Şâfiî ve Hanbelîler bu durumdaki kadınların Kur’ân okuyamayacağı görüşündedirler. Çünkü Hz. Peygamber “Âdet halindeki kadın ve cünüp olan kimse Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.” buyurmuştur.

Hz. Ali de “Resûlullah’ı Kur’ân okumaktan cünüplük hâli dışında hiçbir şey alıkoymazdı.” demiştir. Farklı bir lafızla gelen rivâyete göre ise, Hz. Ali’nin “Resûlullah cünüp olmadıkça bize Kur’ân okurdu.” dediği de rivâyet edilmiştir.

Bu genel yaklaşımın yanında söz konusu üç mezhep içinde bazı ayrıntılı içtihadlar da bulunmaktadır. Hanefî ve Şâfiîler, dua ve zikir kastıyla dua anlamı içeren âyetlerin okunabileceğini; Şâfiîler dili oynatmadan ve telaffuz etmeden Mushaf’ın yüzüne bakarak kalben veya zihnen süzülebileceğini; Hanbelîler ise Kur’ân okuma kastı olmadan besmele, hamdele vb. zikirlerin okunabileceğini söylemişlerdir. Mâlikî mezhebinde ise iki farklı görüş bulunmaktadır. Sonraki bazı Mâlikîler, bu iki görüşten âdet halindeki kadının eğitim öğretim amacıyla Mushaf’a dokunabileceği ve Kur’ân-ı Kerîm’i okuyabileceği içtihadını tercih etmişlerdir.

Günümüzde Kur’ân eğitim ve öğretiminin aksamadan devam edebilmesi için Mâlikî mezhebinin bu görüşüyle amel edilebilir.

Bununla birlikte Kur’ân eğitim ve öğretiminin çok değişik yol ve yöntemleri olduğu için bu dönemlerindeki kadınların, okuyan kimselere kulak vererek ya da CD, DVD gibi materyallerden dinleyerek kulak eğitimi almaları ve âyetleri kelime kelime bölerek tashîh-i hurûfa ağırlık vermeleri de uygulanabilecek bir başka yöntemdir. Mümkün olması halinde bu yöntem, ihtilaftan kaçınmak açısından daha ihtiyatlı olur.

5. Özel Hallerde Camiye Girme

İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre; özel hallerinde kadınların camiye girmeleri caiz değildir. Hayız ve nifâs

hâlleri, hükmen kirlilik sayılmakta ve ibâdetlere engel kabul edilmektedir. Camiler de ibâdet mekânlarıdır. Hz. Peygamber, “Ben hayız halinde ve cünüp olan kimsenin mescide girmesini/ mescidde bulunmasını helal görmüyorum.”  ve “Mescid, hayızlı ve cünübe helal değildir.” buyurmuştur.

Bazı âlimler ise ihtiyaç durumunda örneğin, camideki bir eşyayı almak için, âdet halinde olan kadının camiye girmesini veya camiden geçen yolun daha yakın olması gibi bir sebeple caminin içinden geçmesini caiz görmüşlerdir.

Hanefîler de ihtiyaç olması hâlinde cünüp kimsenin teyemmüm yapmak şartıyla mescitten geçebileceğini ve orada ihtiyaç oranında kalabileceğini belirtmişlerdir. Yine Hanbelîlerden bir görüşe göre cünüp, âdet halinde ve lohusa kimseler namaz abdesti almaları şartıyla mescitte bulunabilirler. Bu görüşlerin dayanaklarından birisi, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bir defasında, âdet gününde olan Hz. Âişe’den mescide bir örtü uzatmasını istemesidir. Zâhirîlere göre ise âdet halindeki kadın camiye girebilir ve orada durabilir.

İhtiyaç hâlinde bu görüşlerle de amel edilebilir

Diyanet Gündemdeki Sorular

Dini Soru Cevap

Her soru cevap verilmeye değerdir, yeter ki aynı konu bize sorulmuş olmasın ve kurallara uygun sorulsun. Lütfen soru yollamadan önce aynı konu var mı diye \\\\"ARAMA\" yapınız. Konu altına yazılan sorulara öncelik tanıyoruz.. Bilginize

Takip Et

Answers ( 2 )

    0
    2021-01-29T16:59:47+03:00
    • Selamun aleyküm Hocam öncelike ALLAH sizden razı olsun böyle bir site yaparak biz insanların kafasındaki soru işaretlerini kaldırdığımız için malesef öyle bir zamandayizki Her şeyi 4 4lük yaptik sadece kadınların  hayız hallerinde namaz kılıp kilamayacagin kuranda varmı yokmu diye onu tartışıyoruz konuyu çok güzel özetlemişsiniz ALLAH sizden razı olsun hocam
    En iyi cevap
  1. Evet, İslam’da kadınların özel halleri—özellikle adet dönemi (hayız) ve lohusalık (nifas)—ibadet hayatını etkiler. Bu durum hem Kur’an hem de hadislerde açıkça belirtilmiştir. İşte detaylı açıklama:

    1. Adet (Hayız) ve İbadet

    Kadınlar adetliyken namaz ve oruç gibi bazı ibadetleri yerine getiremezler.

    Kur’an’da bu durum şöyle ifade edilir:

    “Adet gören kadınlardan uzak durun; temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikten sonra Allah’ın emrettiği şekilde onlara yaklaşın.” (Bakara 2:222)

    Namaz ve oruç: Adetli kadın namaz kılamaz, oruç tutamaz; ancak kaza namaz ve kaza orucu, temizlendikten sonra yerine getirilir.

    Kur’an tilaveti: Adetliyken Kur’an okumakta sakınca yoktur, ama bazı alimler dokunmamayı veya belli şekilde okuma yapılmasını önerir.

    2. Lohusalık (Nifas) ve İbadet

    Doğum sonrası kadın, lohusalık süresince namaz kılamaz ve oruç tutamaz.

    Bu süre genellikle 40 gün civarındadır, fakat her kadının durumu farklı olabilir.

    Lohusalıkta kaza namaz ve kaza orucu yine temizlenme sonrası yapılır.

    3. Diğer İbadetler

    Adet veya lohusalık döneminde kadınlar:

    Zekât, sadaka, dua ve Allah’ı anma gibi ibadetleri yapabilir.

    Hac veya umre gibi bazı ibadetler, özel temizlik ve durumlara göre sınırlı olabilir (ör. ihramda bazı kısıtlar).

    4. Felsefi ve Ruhani Boyut

    İslam’da kadınların özel halleri ibadetten men edilme değil, sadece ibadet şeklinin değişmesi anlamına gelir.

    Bu dönemler, kadın için dinlenme, bedenini ve ruhunu yenileme fırsatıdır; manevi değer kaybolmaz.

    Özetle:
    Kadınların adet ve lohusalık gibi özel halleri namaz ve oruç gibi belirli ibadetleri geçici olarak etkiler, ama dua, Allah’ı anma ve diğer ibadetler devam edebilir. Bu, kadınların ibadet hayatını durdurmaz; sadece ibadet şekli ve zamanı değişir.

Cevapla