Share
Allahım Bizi Sırat-I Müstakim’e (Doğru Yola) Hidayet Et
Question
Allahım Bizi Sırat-I Müstakim’e (Doğru Yola) Hidayet Et

SORU: Kur’an’da (Fatiha suresinde) “Bizi sırat-ı müstakime hidayet et” buyuruluyor. Denildiğine göre bu sırat-ı müstakim İslâm’dır veya Kur’an’dır veya cennet yoludur. Müslümanlar hidâyette oldukları halde (her gün namaz kılarken) tekrarlayıp duruyorlar. Bu durum elde olan bir şeyi elde etmek için çalışmak olmaz mı? Bu ayetin anlamı nedir?
CEVAP: İbn Cerir Taberî diyor ki:
Bana göre bu ayetin en uygun yorumu şudur: “Bizi sırat-ı musta-kim’e hidayet et” demek, söz veya davranış olarak senin hoşnut olacağın hal üzere ve kullarından kendilerine nimet verip muvaffak kıldığın kimselerin hâli üzerine bizi devamlı kıl, demektir. İşte sırât-ı mustakîm budur.
Çünkü Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerin, sıddîk-larin, salihlerin ve şehitlerin muvaffak oldukları yola hidayet edilmek ve bunda muvaffak olmak; İslâm’da, peygamberleri tasdikde, kitaba sarılmada Allah’ın emrettiğini yerine getirip, yasakladığından kaçınmakta muvaffak olmak demektir. Bu ise Hz. Peygam-ber’in, dört büyük halifenin ve Allah’ın salih kullarının yolunda gitmek hususunda muvaffak olmaktır. Bunların hepsi sırat-ı müstakimdir.
“Müslüman, hidayette olduğu halde namazda veya başka zamanlarda (her Fatiha okuduğunda) nasıl hidayet ister durur? Bu, elde olan bir şeyi yeniden elde etmek değil midir?” sorusuna şöyle cevap verilir:
İnsanın gece gündüz hidayet istemeye ihtiyacı olmasaydı Allah (c.c) böyle dua etmeye yönlendirmezdi.
Kul, her saatte ve her durumda hidayet üzere sağlam ve devamlı olmak hususunda, basiret üzere ve hidayetinin daha ziyade olmasını istemek hususunda Allah’a muhtaçtır. Çünkü kul Allah’ın dilemesi olmadıkça ne bir zarar, ne de bir fayda meydana getiremez. Bu itibarla Cenab-ı Hak kulunu her vakit kendisinden yardım, muvaffakiyet ve hidayet istemeye yönlendirmiştir. Gerçek mesut kişi, bunu istemekte muvaffak kılınan kişidir. Cenab-ı Hak kendisine dua edildiği zaman, dua edenin duasına icabet edeceğini vaadetmiştir. Özellikle gece gündüz ona muhtaç olup sıkıntıya düşenlerin duasını kabul edeceğini bildirmiştir.
Hidayet üzere iken hidayet istemek, elde olan bir şeyi elde etmek için çalışmak demek değildir. Bakınız, Kur’an’da şöyle buyuruluyor:
Ey iman edenler! Allah’a, Peygamber’ine, Peygamber’i ne indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz. (Nisa/136)
Görülüyor ki iman edenlere, “İman edin” emri veriliyor. Aslında bu, imanın gerektirdiği hal ve davranışlarınızda devamlı olup sebat edin, demektir.
Fahreddin Râzi bu ayetin tefsirinde geniş açıklamalar yapıp bundan çıkan faydaları sıralamıştır: Şimdi Râzi’nin ne dediğini görelim:
Birinci fayda: Bir kimse çıkıp şöyle diyebilir: “Namaz kılan kimse mutlaka iman eden biridir. Her iman eden, hidâyettedir. Namaz kılarken ‘bize hidayet ver’ anlamındaki ‘İhdinâ’ ayetini okuyunca hidayette olduğu halde hidayet istemiş olmaz’ mı? Bu ise olmayacak bir şeydir.”
Alimler bu itiraza bir çok cihetle cevap vermişlerdir:
1.Burada istenen hidayetten maksat, eskilerin, Allah’ın rızasını kazanmak için göğüs gerdikleri büyük zorlukların (sevabını isteme ve elde etme) yoludur.
Hikaye olunur ki Hz. Nuh (Allah’ın dinini yaymak uğrunda her gün defalarca dövülür bazen baygın düşermiş. Her defasında: “Alla-hım kavmime hidayet ver. Çünkü onlar (ne yaptıklarını) bilmiyorlar” dermiş. Burada da akla bir soru geliyor: “Bizim Peygamberimiz Hz. Nuh’un defalarca söylediği bu sözü ancak bir kere söylemiştir. Buna göre Nuh peygamberin bizim Peygamberimiz’den daha üstün olması gerekmez mi?”
Bunun cevabı şudur: Fatiha süresindeki açıklamakta olduğumuz ayetten maksadın Allah’tan güzel ahlâkı, güzellikleri istemek olduğu dikkate alındığında ortaya şöyle bir durum çıkar. Hz. Peygamber her gün (namazda) şu kadar Fatiha okuyor. Demek ki Hz. Peygamber’in Allah’tan hidayet istemesi Nuh peygamber’den daha fazladır.
2. İlim adamları her huyun, bir tefrit, bir de ifrat yönü vardır. Bunların her ikisinin de kötü olduğunu, hak olanın bu ikisinin ortasında bulunmak olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyuruluyor:
İşte böylece Allah sizi orta (dengeli) bir ümmet kıldı. (Bakara/143)
Bu ortada olup mutedil olmak hem yolun en doğrusu, hem de adâ-letlisidir.
Müslüman bir delil üe Allah’ı bilince mü’min olur, hidayette olur. Bu sonucun meydana gelmesinden sonra adaletli olmanın ne olduğunu bilmek gerekmektedir.
O adalet ki ifrat ile tefritin ortasındaki çizgidir. İşte müslüman Fa-tiha’daki bu ayeti okumakla tüm huylarında, davranışlarında ve yaptıklarında uzak olup mutedil olmayı istemektedir. Buna göre itiraz olarak ileri sürülen soru ortadan kalkmıştır.
3. Müslüman bir tek delil ile de olsa Allah’ı bilir ve tanır. Sonuçta anlar ki var olan her şeyde deliller vardır. Belki insan bir tek delil ile dini sahih olacak şekilde iman etmiştir. Diğer delillerden habersizdir. İşte Fatiha’daki “Bizi sırât-ı mutakim’e hidayet et” demek bu durumda şu anlama gelir: Allahım! Senin zâtına, sıfatına, ilmine ve kudretine delil olan şeyleri bize öğret. Buna göre de soru ortadan kalkmıştır.
4. Cenab-ı Hak Hz. Peygamber’e seslenerek şöyle buyuruyor:
Şüphesiz ki sen doğru bir yola hidayet etmektesin. (O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah’a döner. (Şûra/52-53)
Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Bana uyun… (En’am/153)
Bu dosdoğru yola insanın Allah’tan başka her şeyden yüz çevirip, tüm kalbi, fikri ve zikri ile Allah’a yönelmekle ulaşılır. İşte Fatiha okurken ‘İhdina’s-sırata’l-mustakîm’ cümlesi söylendiğinde Hz. Allah’tan bu özellikleri taşıyan bir hidayet istemiş oluruz. Öyle ki böyle bir insan, eğer oğlunu kurban etmekle emrolunmuş olsa hemen bunu Hz. İbrahim gibi yerine getirir. Eğer kendisini kurban etmekle emrolunsa, Hz. İsmail gibi buna itaat eder. Denize atılması emredilse, Yunus peygamber gibi bunu da yerine getirir. Kendisi peygamberlik gibi yüksek bir mertebeye ulaşsa bile daha bilgili birinin talebesi olması emredildi-ğinde Hz. Musa gibi bunu yerine getirir. İyiliği emredip kötülüğe engel olma hususunda bedeni iki parçaya ayrılacak olsa bile hemen bu emri Yahya ve Zekeriyya (a.s) gibi yerine getirir.
Demek ki dosdoğru yola hidayet edilmekten maksat, zorluklara sabretmek ve bir bela ile karşılaştığında onu göğüslemek hususunda Allah’ın peygamberlerine uymaktır. Şüphe yok ki bu makam dayanılması zor bir makamdır. İnsanların pek çoğu buna güç yetiremezler. Ancak şunu söyleyebiliriz: Ey insanlar! Korkmayın, üzülmeyin! Çünkü Allah’ın dininde bir şey sıkıntı sebebiyle daralırsa, Allah’ın verdiği kolaylıklarla genişlik meydana gelir. Bu ayette de kolaylığı ve genişliği gösteren işaretler var. Zira Allah: “Bizi dövülen ve öldürülenlerin yoluna hidayet et” buyurmadı da; “kendilerine nimet verdiğin kullarının yoluna hidayet et” buyurdu.
O halde Fatiha’daki bu ayeti okurken niyetin şöyle demek olsun: “Ey Allahım! Benim bir takım günahlar işlediğim gibi babamın da günah işlediğini gördüm, benim bir takım günahları işlemeye yöneldiğim gibi o da yönelmişti. Sonra gördüm ki babam vefatı yaklaştığında Allah’a dönüp günahlarından tevbe etti. Allahım sen onun tevbesini kabul ederek cehennemden kurtulup cennete nail olmasına hükmettin. Onu tevbeye muvaffak etmekle kendisini nimetlendirdiklerinden kıldın. Şimdi ben diyorum ki: Tevbesi kabul edilenlerin mertebesine ermeyi diliyorum; beni de böyle dosdoğru yola hidayet eyle.
İşte ‘İhdinâ…’ ayetinin tefsiri budur.
5. Sanki yolların çokluğu karşısında insan şöyle diyor: Dostlarımın pek çoğu beni bir yola çekiyor. Düşmanlarım bir başka yola girmemi istiyor. Şeytan üçüncü bir yola çağırıyor. Öfkem ve şehevi arzularım bir başkasına, haset ve kin duygularım bir başkasına, işlerimi bırakıp, ona buna benzemek hususundaki isteklerim bir başkasına, kader ve hayret ölçülerinde bir başkasına, umut ve çarptırılacağım ceza karşısında bir başkasına, ne varsa reddedip çıkıp gitmek durumunda bir başkasına girmek üzere hayatımda bir sürü yol ile karşı karşıyayım.
Akıl zayıf, ömür kısa, yapılacak işler uzun, tecrübe tehlikeli ve karar vermek zordur.
Allahım tüm bunlar karşısında şaşırıp kalmışım. Beni öyle bir yola ilet ki bu yol ile cennete çıkayım, hiç eğrisi büğrüsü olmayan dosdoğru bir yola ulaştır.
Hikâye edildiğine göre İbrahim b. Edhem Kabe’ye gitmek üzere yola koyulmuş. Bu arada devesine binmiş bir A’râbi belirmiş. A’rabi ‘Şeyh efendi! Nereye gidiyorsun?’ diye seslenmiş. İbrahim b. Edhem: ‘Beytullah’a!’ cevabını vermiş. A’rabi: ‘Sen deli misin? Ne bineğin var, ne de azığın! Oysa yol uzundur’ deyince İbrahim Edhem şu cevabı vermiş: “Benim pek çok bineğim var. Ama sen onları görmüyorsun.” A’rabi’nin ‘Onlar nedir?’ sorusuna şu cevabı vermiş:
“Başıma bir belâ gelirse sabır binitine binerim. Bir nimetle karşılaşırsam, şükür binitim var. Rabbim hakkında bir hüküm verirse rıza binitime binerim. Nefsim beni bir şeye çağırırsa bilirim ki ömrümün kalanı, geçeninden daha azdır.”
Bunun üzerine A’rabî şöyle demiş: “Allah’ın izni ile yürü. Gerçekte ben yayayım, sen binitlisin.”
6. Bazıları bu ayetteki sırât-ı müstakimim İslâm olduğunu, bazıları ise Kur’an olduğunu söylemiştir. Bu yorum doğru değildir. Çünkü “kendilerine nimet verdiğin…” ifadesi “Sırat-ı mustakim”den bedeldir. Buna göre mana “Bizi geçen ümmetlerden kendilerine nimet verdiklerinin yoluna hidayet eyle” şeklinde olur. Geçmiş ümmetlerde Kur’an olmadığı gibi (bugünkü anladığımız kavram halinde) İslâm da yok idi. Bu itibarla mana: “Bizi cennete hak kazanmış kullarının yoluna hidayet eyle” demektir. Ayette yol anlamına gelen “sırat” kelimesi kullanılmıştır. Oysa “sebil” ve “tarik” kelimeleri de yol anlamına geliyor. Fakat bunlar kullanılmamıştır. Bunun sebebi “sırat” kelimesinin, cehennem üzerine kurulacak “sırat köprüsü”nü hatırlatmasıdır. Böylece Fatiha’yı her okuyuşta bu ayete gelince insan daha çok Allah korkusunu elde etmiş olur.
Benzer Konular:
Answer ( 1 )
“Bizi sırat-ı mustakim’e hidayet et” demek, söz veya davranış olarak senin hoşnut olacağın hal üzere ve kullarından kendilerine nimet verip muvaffak kıldığın kimselerin hâli üzerine bizi devamlı kıl, demektir. İşte sırât-ı mustakîm budur. Çünkü Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerin, sıddîk-larin, salihlerin ve şehitlerin muvaffak oldukları yola hidayet edilmek ve bunda muvaffak olmak; İslâm’da, peygamberleri tasdikde, kitaba sarılmada Allah’ın emrettiğini yerine getirip, yasakladığından kaçınmakta muvaffak olmak demektir.