
Ehli kitabı dost edinmeyin ayeti ve açıklaması
Hristiyanlar ve Yahudiler size asla dost olmazlar ayeti ve açıklaması

Sen, onların dinine uymadıkça, Hristiyanlarla Yahudiler senden asla razı olmazlar. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın [bildirdiği İslamiyet] yoludur. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.) [Bekara 120]
Bu ayeti ben anlamıyorum. Şöyle diyim; yıllar önce bi kafir, müslümanların zulm görmesini protesto etmişti. O protestoda öldürülmüştü. Şimdi ayete göre, bir kafir müslümanı asla sevemezmi? Hiçbir konuda desteklemezmi ? Yani o protestocu kadın aslında sevmiyomuydu ozaman müslümanları? Yani ayette asla razı olmazlar nedemek? Kafirler müslümanları katiyen sevemezmi demek?
2. bu kafir ile musluman dost olursa, yani herseylerini birlikte yapmak,vs,… bu insanı dinden çıkartırmı?
Yahudi Ve Hristiyanlara Uymaktan Sakındırma
BAKARA SURESİ
119- Şüphe yok ki biz seni hak ile müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu tutulmazsın.
120- Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden hoşnut olmazlar. De ki: «Muhakkak ki Allah’ın hidayeti, işte doğru yol ancak odur.” Andolsun ki sana gelen ilimden sonra onların nevalarına uyacak olursan Allah’tan seni koruyacak hiçbir dostun ve yardımcın yoktur.
121- Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu gereği gibi okurlar. İşte bunlar ona iman ederler. Her kim onu inkâr ederse işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.
Ayetlerin Tefsiri/Açıklaması
11. ayet-i kerime, Peygamber (s.a.)’i göğsü daralmasın, sıkılıp üzülmesin diye teselli etmektedir. Onun Yüce Allah tarafından insanlara müminleri müjdeleyen, kâfirleri uyarıp korkutan, bütün insanları vakıaya uygun akide ile, getirdiği şeriat ve hükümlerle mutlu eden, kendisine itaat edenleri cennetle müjdeleyip isyan edenleri cehennem ile uyarıp korkutan bir peygamber olarak gönderildiğini vurgulamaktadır. Ayrıca onun görevinin tebliğ etmekten ibaret olduğunu açıklamaktadır. O halde kafirlerin küfür ve inatlarında ısrar etmeleri halinde onun için herhangi bir vebal söz konusu değildir: “Onların hesabından sana bir şey düşmez.” (En’âm: 6/52); “O halde sen kendini hasretlerle onlar için helak etme!” (Fâtır: 35/8); “Bu söze iman etmiyorlar diye arkalarından üzülerek kendini belki helak edeceksin.” (Kehf: 18/6).
Cehennemliklerden sen sorumlu olmayacaksın. O bakımdan onların seni yalanlamalarının sana bir zararı olmaz. Onlar için üzülme, kederlenme. Sen zorlayıcı ve baskı yapmak üzere gönderilmiş değilsin ki iman etmedikleri takdirde senin kusurlu davranman söz konusu olsun. Aksine sen öğretici, tebliğ edici, hikmet ve güzel öğütle insanları hidayete iletici bir peygamber olarak gönderildin. “On/arm hidayete ermesi senin sorumluluğun değildir. Fakat Allah dilediği kimseye hidayet verir.” (Bakara: 2/272).
Resulullah (s.a.) Kitap Ehli’nin kendi risaletine iman edeceklerini ümit ediyordu. Çünkü Allah’ın tevhid edilmesi, ve bazı dinin temelini teşkil eden hususlarda ona uygun inanışlara sahip idiler. Onun çağrısını kabul etmekten yüz çevirmeleri ona ağır gelmişti. Lisan-ı halleriyle de şöyle diyorlardı: “Ya Mu-hammed, bize istediğin kadar apaçık bir beyyine (delil) getir. Bizi razı etmek için ne yaparsan yap, sen bizim milletimize (dinimize) uymadıkça biz senden razı olmayız.”
Millet: Kullar için meşru kılınmış yol demektir. Küfür bütünüyle bir millettir. Millete din de denilir. Çünkü kullar onu ortaya koyana itaat edip uyarlar. Şeriat adı da verilir. Çünkü yüce Allah’ın sevap ve rahmetine götüren bir yoldur.
Yüce Allah onlara şöyle cevap vermektedir: Allah’ın hidayeti ve İslâm adını alan peygamberlere indirdiği dini, tek başına uyulması gereken hidayetin, doğru yolun kendisidir. Başka inanışların temelini ise heva ve arzular teşkil etmektedir. İşte Yahudi ve Hıristiyanların Allah’ın dinine ekledikleri de bunlardır. Ya Muhammed! Sen onların nevalarına ve dinlerine eklediklerine tabi olursan ve kalbinde ilâhî vahiy ile yer etmiş bulunan yakîn ve huzurdan sonra bunlara uyarsan, diğer taraftan yanlış tevillerde bulunarak sözleri yerlerinden değiştirip tahrif etmelerine rağmen onların ardından gidersen, şunu bil ki Allah sana yardım etmez, seni desteklemez. Allah sana yardım etmeyecek, seni veli edinmeyecek olursa, ondan başka sana kim yardım edebilir ki!
İşte bu suretle Peygamber (s.a.)’in onların İslâm’a gireceklerine dair umud beslememesi buyurulmaktadır. Çünkü onların Hz. Peygamberden razı ve hoşnut olmaları imkânsız olan bir şeyin gerçekleşmesine bağlıdır. O da onun onların milletlerine (din ve şeriatlarına) tabi olması ve dinlerine girmesidir.
Peygamber (s.a.)’e yapılan bu uyarı ve hitap, gerçekte bütün insanlara yapılan bir uyarı ve hitaptır. Burada müslümanlar Resulullah (s.a.)’ın şahsında temsil edilmektedir. Çünkü imam, önder ve uyulan örnek odur.
Daha sonra Yüce Allah önceden söz konusu ettiği buyruklardan ayrı olarak, Peygamber (s.a.)’in Kitap Ehli’nden ebediyyen ümidini kesmemesi için, bazı Kitap Ehli’nin Tevrat’ı düşünerek üzerinde durarak okuduklarını, hakkı ile o kitabı anlayıp kavradıklarını, kör bir taassuba kapılmadıklarını, o kitapta bulunan Resulullah (s.a.s.)’m niteliklerini değiştirip tahrif etmediklerini, dünya karşılığında ahiretlerini satmadıklarını, Allah’tan cennetini isteyip cehenneminden sığındıklarını haber vermektedir. İşte bunlar senin getirdiğinin hak olduğunu idrak ederler. Herhangi bir bozukluk söz konusu olmaksızın Tevrat’a iman ederler. Bu şekilde Tevrat’a iman eden kimseler, Kur’ân’a da peygambere de iman ederler. Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibi. Tahrifçilerden olup kitabını inkâr eden kimseler ise, katiyyen sana iman etmez. İşte bunlar helak olacak kimselerdir ki pek çoktur. Bunlar hem dünya hem ahiret mutluluğunu kaybedenlerdir. Azap bunlara hak olmuştur. Çünkü bunlar hidayet karşılığında dalâleti almış kimselerdir. Ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdır onlar!
Burada geçen “kitap”tan kasıt Tevrat’tır. Katâde ise, kastın Kur’ân-ı Kerim olduğunu söylemekte ve ayet-i kerimenin genel bir anlam ifade ettiği kanaatindedir. Her iki durumda da Yüce Allah’ın: “Onu gereği gibi okurlar” buyruğu ile anlatılmak istenen, ondaki emir ve yasaklara uyup helâlini helâl, haramını haram kabul ederek, ihtiva ettiği hükümler gereğince amel etmek suretiyle ona hakkı ile tabi olurlar, demektir.
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Allah’ın dini ve teklif ettiği yükümlülükler kolaylıktır, zorluk değildir. Bu dinin iki temel ayırıcı özelliği vardır. Bunlar aklı kullanmak ve mantıklı olmak ile herhangi bir zorlama ve zora koşma söz konusu olmaksızın güç ve imkân oranında görevi yerine getirmektir. Peygamberlerin görevi, imana ve hak inanışa bağlanmaları için insanları zorlamak ve baskı altında tutmak değildir. Peygamberlerin görevi tebliğ ve beyana münhasırdır. Dileyen iman eder, dileyen inkâr eder. Tebliğden sonra peygamber onlardan sorumlu olmaz, müjdeleyip uyardıktan sonra inkâr eden kâfirlerden dolayı hesaba çekilmez.
Hak akidenin ucuz değerler karşılığında satılmasının hiçbir faydası yoktur ve bu hiçbir hedefi gerçekleştirmez. Yahudiler ve Hıristiyanlardan aslî dinine sımsıkı sarılan bir kimseyi değiştirmediği ve tahrife uğratmaksızın bağlandığı dininin kendisini Kur’ân-ı Kerim’e sımsıkı yapışmaya, Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini kabul etmeye götüreceğinde bir şüphe yoktur. Çünkü asıl itibarıyla Allah’ın dininin özü bir ve tektir. Allah’ın dininin öngördüğü ibadetler ve şer”î hükümler tek bir gaye etrafında toplanırlar. Bu ise bir, tek ilâhı tevhid etmek, onun ilâhlığını kabul etmek, iki kişinin dahi anlaşmazlığa düşmeyeceği dosdoğru insanî ahlâk ve erdemlerde bir araya gelmektir. Peygamberden gösterilmelerini istedikleri, mucize ve ayetlerden Yahudi ve Hıristiyanların gayesi iman etmek değildi. Aksine onların bütün istekleri yerine getirilecek olsa dahi, yine Hz. Peygamberden razı olmayacaklardır. Onları razı edecek tek şey, Hz. Peygamberin tuttuğu yol olan İslâm’ı terk etmesi ve onlara tabi olmasıdır.
İşte bütün bunlar sonradan gelecek olan bütün nesillere birer ibrettir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun onların kıssalarında tam akıl sahipleri için bir ibret vardır.” (Yûsuf: 12/115). Allah’ın Kitabı’nın üzerinde dura dura, anlayarak, dikkatle düşünülerek okunması gerekir; sadece kelimelerinin telaffuz edilmesiyle değil. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar Kur’ân’ı tefekkür etmezler mi? Yoksa kalpleri üzerinde kilitleri mi var?” (Muhammed: 47/54); “Ayetlerini düşünsünler ve tam akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz çok mübarek bir kitaptır bu.” (Sâd: 38/29).
Kur*ân-ı Kerim’den beklenen, arzu edilen fayda, gereğince amel etmekle gerçekleşir. Nitekim sahih hadiste de sabit olan budur: “KuTân senin lehine ya da aleyhine bir delildir.” Ayetlerinden ve gereğince amel etmekten yüz çevirerek Kuı^ân-ı Kerim’i okuyan kimse Rabbi ile alay eden bir kimse gibidir. Kur’ân’ı okuyup anlayamayan kimse ise Kur^ân-ı Kerim’in anlamlarını açıklamak ve maksadını anlayabilmek için ilim adamlarına sormalıdır: “Eğer bilmiyor iseniz zikir ehline sorunuz.” (Nahl: 16/43).
Ebu Hanife, Şafiî, Dâvûd ez-Zâhirî ve Ahmed b. Hanbel 120. ayet-i kerimeyi, küfrün tek bir millet olduğuna delil gösterirler. Çünkü Yüce Allah: “Onların dinine” derken “din (millet)” kelimesini teklik olarak kullanmıştır. Ayrıca Yüce Allah: “Sizin dininiz sizin, benim dinim de benim” (Kâfirûn: 109/6) diye de buyurmaktadır. Bu konuya Hz. Peygamberin şu hadisini de delil gösterirler: “İki ayrı millet ehli (din mensubu) birbirine mirasçı olmaz.” Burada “iki ayrı millet” ten kasıt İslâm ve küfürdür. Buna delil de Hz. Peygamberin: “Müslüman kâfire mirasçı olmaz.” hadisidir.
İmam Mâlik ve bir diğer rivayette Ahmed b. Hanbel küfrün değişik milletleri olduğu kanaatindedirler. Buna göre Yahudi Hıristiyana, onlar mecusi olana mirasçı olmazlar. Bunu Hz. Peygamberin: “İki ayrı millet (din) mensubu birbirine mirasçı olmaz” hadisinin zahirini esas alarak söylemiştir. Yüce Allah’ın: “Onların dinine” buyruğu ile kastedilen kelime burada teklik gelmiş olsa dahi çokluktur; Bunun delili ise, çokluk zamirine (milletehüm = onların dinine şeklinde) izafe edilmesidir. Nitekim: Söz gelimi, “Medinelilerin alimlerinden onlara ait ilmi aldım, onlara ait hadisi dinledim” derken onların ilimlerini ve hadislerini aldım ve dinledim, demek olur.
Yüce Allah’ın: “Andolsun ki, onların hevalarına uyacak olursan…” buyruğunda hitap Resulullah (s.a.)’adır. Veya resule yönelik olup kasıt onun ümmetidir. Eğer Allah’ın resulü muhatap olmuş ise onun ümmetinin de aynı buyruklarla muhatap olması öncelikle söz konusu olur. Çünkü ümmetinin konumu onun konumundan daha aşağıdadır.
Bu ayetin nüzul sebebi ise Peygamber ile banş ve antlaşma yapmak isteyip İslâm’a girecekleri vaadinde bulunmalarıdır. Yüce Allah ona dinlerine tabi olmadıkça ondan asla razı olmayacaklarını bildirip cihat etme emrini verdi.
İmam Ahmed, Yüce Allah’ın “bilgiden…” buyruğunu Kur’ân-ı Kerim’in mahlûk olduğuna inanan kimsenin kâfir olduğuna delil göstermiştir. Ona “Kur’ân-ı Kerim mahlûktur”, diyen kimsenin hükmü hakkında soru sorulunca, “kâfirdir” diye cevap verir. Ona: “Neye dayanarak onun kâfir olduğunu söylüyorsun?” deyince şu cevabı verir: “Yüce Allah’tan gelmiş bir takım ayetlere dayanarak” der ve: “Andolsun ki eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların nevalarına uyacak olursan..” (Bakara: 2/120; Ra’d: 13/37) buyruğunu okur. Kur’ân-ı Kerim de Allah’ın ilmi cümlesindendir. İlminin mahlûk olduğunu ileri süren kâfir olur.
Allah’ın Kitabı’nın gereği gibi okunmasından kasıt, önceden de açıkladığımız gibi, gereği gibi ona tabi olmaktır. Ebu Musa el-Eş’arî der ki: Kur’ân-ı Ke-rim’e uyan bir kimseyi Kur’ân cennet bahçelerine ulaştırır. Hasan-ı Basrî de der ki: Onlar (Kitab’ı gereği gibi okuyanlar) muhkemiyle amel eder, müteşabi-hine iman eder, kendileri için müşkil (içinden çıkılamaz) gördüklerini de onu bilene havale ederler

Answers ( 2 )
İslam’da, Müslümanların Ehli Kitap olan Yahudiler ve Hristiyanlarla dostluk kurmasında bazı sınırlamalar ve uyarılar vardır. İlgili ayet, Kur’an’ın Al-i İmran suresinin 28. ayetidir:
“Müminler, kâfirleri dost edinmesinler. Onlar, Allah yolunda sizden bir şeyi bıraktıklarınızı, size karşı kin beslerken sevip saymazlar. Onlar, yapmış olduğunuz her şeyi de inkar ederler.” (Al-i İmran 3:28)
Bu ayet, Müslümanlara kâfirleri (Müslüman olmayanları) dost veya yakın arkadaş olarak edinmemelerini hatırlatır. Ayetin açıklaması şu şekildedir:
Bu ayet, Müslümanların kâfirlerle ilişkilerini sınırlamalarını, Müslüman kimliğini korumalarını ve İslamî değerleri ön planda tutmalarını hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, İslam, diğer dinlere mensup kişilere karşı hoşgörülü olmayı, adil ve dürüst ilişkiler kurmayı teşvik etmektedir. İnsanlar arasında saygı, anlayış ve barışçıl ilişkilerin sürdürülmesi, İslam’ın öğretileri arasında yer alır.
Ehli Kitap’ı dost edinmeyin konusu, özellikle İslam’ın ilk dönemlerinde, Arap toplumunun ve müslümanların sosyal, kültürel ve dini bağlamına dayanır. Bu konu, Kur’an-ı Kerim’de, özellikle Mâide Suresi 51. Ayet’te yer alır. Ayette şöyle buyrulmuştur:
Mâide Suresi, 51. Ayet:
“Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna hidayet vermez.” (Mâide, 5:51)
Ayetin Açıklaması:
Bu ayet, özellikle müslümanların Yahudi ve Hristiyanlar gibi “Ehli Kitap” olarak bilinen topluluklarla dostluk ilişkilerini sınırlandırma noktasında bir uyarıdır. Ancak, ayeti daha geniş bir çerçevede anlamak için birkaç önemli noktayı dikkate almak gerekir:
Dostluk ve Yardımlaşma: Ayette geçen “dost edinmek” terimi, derin bir güven, sadakat ve karşılıklı çıkar ilişkisini ifade eder. Bu tür ilişkilerde, müslümanların kendi dini inançlarını zedeleyecek bir durumdan kaçınması gerektiği vurgulanmıştır. Müslümanların, kendi dinlerine karşı olumsuz bir tutum sergileyen kimselerle yakın dostluk kurmamaları gerektiği ifade edilmiştir.
Kültürel ve Dini Bağlam: İslam’ın ilk yıllarında, Müslümanlar çoğunlukla inançları bakımından farklı topluluklarla karşılaşıyorlardı. Bu, özellikle Medine döneminde, Müslümanların etrafındaki Yahudi ve Hristiyan toplumlarıyla ilişkileri açısından önemliydi. Ayet, bu topluluklarla ilişkilerde dikkatli olunması gerektiğini, dinî bütünlüklerinin tehlikeye girmemesi için dikkat edilmesi gerektiğini belirtiyor.
“Onlar birbirlerinin dostudurlar” ifadesi, özellikle Yahudi ve Hristiyan topluluklarının tarihsel olarak birbirleriyle daha fazla etkileşimde bulundukları bir dönemi yansıtmaktadır. Müslümanlara, bu gruplarla tam anlamıyla ittifak yapmamaları gerektiği söylenmiştir.
Ayetin Tarihî Konteksti: Ayet, bazı Müslümanların özellikle Medine’deki Yahudi kabileleriyle çok yakın ilişkiler kurmasının ardından nazil olmuştur. Ayet, dinî bütünlüğü korumaya yönelik bir uyarı olarak anlaşılmalıdır. Ancak zamanla, İslam’ın barışçıl ve insancıl yönleriyle birlikte, Ehli Kitap’la daha dostane ilişkilerin kurulabilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Farklı Yorumlar ve İhtimaller:
Bu ayetin yorumu konusunda İslam alimleri arasında farklı görüşler bulunmaktadır:
Bazı alimler, bu ayetin yalnızca, müslümanların Ehli Kitap’a karşı duyduğu dinî bağlılığı zedeleyecek yakın ilişkileri ve dostlukları engellediğini söyler.
Bazı alimler ise, özellikle günümüzdeki sosyal ve kültürel bağlamda, Ehli Kitap ile barışçıl, adaletli ve dostane ilişkilerin kurulabileceğini ifade ederler. Bu, özellikle İslam’ın diğer hükümleri ve prensipleriyle çelişmemek şartıyla mümkündür.
Sonuç:
Genel olarak, bu ayet, İslam’ın öğretilerine göre müslümanların, kendi inançlarıyla zıt olan bir dini benimsemiş kişilerle güçlü ve derin dostluklar kurmalarını engellemeyi amaçlamaktadır. Ancak bu, tüm Ehli Kitap topluluklarıyla ilişki kurmanın tamamen yasaklandığı anlamına gelmez; daha çok, dostluk ve ittifak anlamında dikkatli olunması gerektiği vurgulanmaktadır.
Eğer daha fazla detaylı açıklama veya farklı bakış açıları istersen, yardımcı olabilirim!